Reci Vak'ası

Peygamber Efendimiz bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    RECİ' VAK'ASI
    Hicretin 4. senesi, Sefer ayı. Uhud Harbinden sonra Müslümanların harpteki mağlubiyetleriyle zaafa uğradıkları zannına kapılan etraftaki bazı Arap kabilelerinde İslâmın merkezi Medine'ye karşı bazı kıpırdanma ve hareketlenmeler görüldü. Harekete hazırlananlardan biri de Huzeyl Kabilesinden Halid bin Süfyan idi. Medine üzerine yürüyebilmek için hazırlıklarını tamamlamıştı ki, Peygamber Efendimiz durumu haber almıştı. Ashab-ı Suffadan Abdullah bin Üneys'i haberin doğruluğunu tahkik etmek için göndermişti. Yayılan haberin doğru olduğunu bizzat hareketi planlayan Halid bin Süfyan'dan öğrenen Abdullah bin Üneys bir fırsatını kollayıp, kılıcıyla onu öldürmüştü.1
    Bu hâdise, civar kabilelerin bir müddet sessiz sedâsız durmalarını sağlamıştı, ama Müslümanlara karşı intikam ve taarruz hırslarını da bilemiş oluyordu.
    Sinsi düşman, açıktan açığa Müslümanlara karşı çıkamayacağını anlayınca, bu intikam duygusunu tatmin için başka yollar aradı. Ma'sum kılığına girerek Adal ve Kare kabilesine mensup altı kişilik bir heyet Medine'ye çıkageldi. Müslüman olduklarını söyleyerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktılar ve şöyle dediler:
    "Yâ Resûlallah! Kabilemiz arasında İslâmiyet yayılmış durumda. Sahabîlerinden bir kaçını İslâm hükümlerini tebliğ etmek, Kur'ân okuyup öğretmek üzere bizimle beraber gönder!"2
    Resûl-i Ekrem, İslâma hizmet teşkil edecek bu ma'sum ve ma'kul görünen talebi cevapsız bırakmadı. Mersed bin Ebî Mersed başkanlığında 10 Sahabîyi gelenlerle birlikte gönderdi. İrşad vazifesi ile yola çıkan on Sahabîden isimleri bilinen yedisi şunlardı: Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin Ebî Bukeyr, Abdullah bin Târık, Âsım bin Sâbit, Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Desinne ve Muattib bin Ubeyd.3
    İrşad heyeti, Huzeylilere âit Reci' adındaki su başına geldiklerinde âdi ve alçakça bir hıyânetle karşı karşıya bulunduklarını anladılar. Bir anda Benî Lihyan'dan yüz kadar okçunun hücûmuna maruz kaldılar. "Biz Müslüman olduk, bize irşad heyeti gönder" diye yalvaran bu adamlar, şimdi Müslüman mürşidleri Lihyanlıların okçularına teslim ediyorlardı.
    Müslümanlar kılıçlarını sıyırarak bir dağa iltica ettiler. Kendilerini kılıçlarıyla müdâfaa etmeye kalktılarsa da kısa zamanda mukavemetleri kırıldı. Hâinler, Müslümanların sığındıkları dağın etrafını sardılar:
    "Eğer yanımıza inip teslim olursanız sizi öldürmeyiz!" diye seslendiler. Müslüman muallimler, müşriklerin bu sözlerine güvenmeyip teslim olmayı reddettiler. İçlerinden Âsım bin Sâbit, "Ben, müşriklerin himâyesini ömrüm boyunca kabul etmemek üzere yeminliyim. Vallahi, ben bu kâfirlere asla teslim olmam!" dedi.
    Sonra da, "Allah'ım! Resûlünü durumumuzdan haberdar et!" diye duâ etti. Bir taraftan da müşriklere ok yağdırıyordu. Ok atarken de, "Ben ne diye çarpışmayayım ki, gücüm, kuvvetim yerinde, oklarım yanımda, yayımın kirişi kalın, enli temrünler sebebiyle kayıp gitmekte.
    "Ölüm hak, dünya boş ve geçicidir.
    "Takdir edilen elbette başa gelecektir.
    "İnsanlar er geç Allah'a dönecektir.
    "Eğer, ben sizinle çarpışmazsam annem evlâdsız kalsın," diyordu.4
    Bu kahraman Sahabî, oku bitince, mızrağını kullanmaya başladı. O da kırılınca kılıcına sarıldı. Böylece bir çok müşriği yere serdikten sonra son duâsı şu oldu:
    "Allah'ım! Ben, Senin dinini korumaya çalıştım. Sen de cesedimi müşriklerden koru!"
    Diğer Sahabîler de kahramanca çarpıştılar. Ancak, yüz kişiye karşı on kişi ne yapabilirdi ki! Sonunda aralarında Âsım bin Sâbit'in (r.a.) bulunduğu yedi Sahabî müşrik oklarıyla şehid oldular. Geri kalan üç Sahabî ise, müşriklerden kendilerini öldürmeyeceklerine dair kesin söz alınca teslim oldular. Müşrikler üçünü de yaylarının, kirişleriyle sıkıca bağladılar. Sonra Mekke'nin yolunu tuttular. Maksatları, onları götürüp Müslümanlara karşı kalpleri kin ve nefretle dolu Kureyş müşriklerine satmaktı.
    Yolda Abdullah bin Tarık, bir fırsatını kollayıp kaçtı. Ancak bu kaçış, hayata değil, şehâdete idi. Müşriklerin attıkları taşlarla o da şehid oldu. Geriye iki kişi kaldı: Zeyd bin Desinne ve Hubeyb bin Adiyy. Bunları da götürüp Mekke'de sattılar.
    Âsım bin Sâbit, Uhud Muharebesinde Sülâfe adındaki azılı bir müşrik kadının iki oğlunu öldürmüştü. Bu şerir kadın, Hz. Âsım'ın başını eline geçirdiği takdirde, onunla şarap içeceğine dair yemin etmişti. Lihyanoğulları bunu biliyorlardı. Bu sebeple hunharca şehid ettikleri Hz. Âsım bin Sâbit'in başını alıp Mekke'deki bu kadına götürmek istiyorlardı. Ancak Allah kendilerine bu fırsatı vermedi. Âsım bin Sâbit'in (r.a.) şehid olmadan az önce, "Allah'ım! Müslüman olduğum günden beri Senin yüce dinini müdafaa ve himâye etmek için nefsimi fedâ ettim. Bugün son günümdür. Sen de benim cesedimi müşriklerin dokunmasından muhafaza1.İbni Hişam, Sîre, 3:179; Müsned, 2:294.
    eyle"1 diye ettiği duâsını Cenâb-ı Hak kabul etti. Müşrikler cesedinin başına yaklaşmak istediği sırada, cesedin başında birden bir arı sürüsü peyda oldu ve onları cesede yaklaştırmadı. Bunun üzerine cesedi sabahleyin gelip almak üzere ayrıldılar. Ancak sabahleyin geldiklerinde cesed ortada yoktu. Şaşırdılar. Çünkü Cenâb-ı Hak, gece bir yağmur yağdırmış ve bu büyük Sahabînin cesedini necis müşriklerin ellerinin dokunmasına fırsat vermeden sellere sürükletip götürmüştü.

    Hz. Hubeyb ile Hz. Zeyd'in Şehâdeti
    Lihyanoğulları tarafından Mekke'ye götürülen Hz. Hubeyb bin Adiyy ile Zeyd bin Desinne Bedir'de yakınları öldürülenler tarafından satın alınmış ve hapsedilmişlerdi. Kureyş'in kararı bu iki Sahabîyi şehid etmekti. Bir müddet hapiste işkence ve eziyetlere maruz bıraktıktan sonra, bir gün alıp ikisini birlikte Ten'im mevkiine götürdüler. İki kahraman Sahabî son olarak kucaklaşıp birbirlerine sabır tavsiyesinde bulundular.
    Ten'im denilen yer, sanki bayram yeriymiş gibi, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkekle dolmuştu. Bu iki ma'sum Sahabinin ma'ruz kalacakları gaddar hareketi seyre gelmişlerdi. Hürriyet ve insanlığı ayaklar altına alan canîleri alkışlamaya koşmuşlardı. Yarım kalan Uhud muvaffakiyetleriyle, Bedir mağlubiyetinin acısını çıkaramadıklarını biliyor ve o acıyı, hıncı ve intikamı, bu iki ma'sum, müdafaasız ve silâhsız Sahabîyi darağacında sallandırmakla almaya çalışıyorlardı.
    Çukur kazılmış, direk dikilmişti. Hz. Hubeyb'i direğe doğru götürdüler. Gönlü Allah ve Resûlünün muhabbetiyle dopdolu Hz. Hubeyb, telâşsız, tereddütsüzdü. Dini uğrunda şehid olmayı en büyük şeref biliyordu. İki rekât namaz kılmak için müsâade istedi. İzin verilince bütün samimiyeti ile Yüce Mevlâsının huzuruna yöneldi. İki rekât namazını kıldıktan sonra müşriklere dönerek, "Vallahi," dedi, "eğer Hubeyb ölümden korktu da namazı uzattı demeyecek olsaydınız, namazı uzatır ve çoğaltırdım."6 Hz. Hubeyb bu hareketiyle, idamdan önce, iki rekât namaz kılma âdetini de başlatan ilk insan oluyordu.7
    Müşrikler ona, "Muhammed'in dinini terk eder ve ecdadının dinine dönersen sana emân veririz!" dediler.
    Kahraman Sahabî, "Vallahi hayır! İslâmdan asla dönmem. Hattâ dünya, içindekilerle beraber bana verilse yine de dönmem!" diye cevap verdi.
    Bu sefer müşrikler, "Doğru söyle, şimdi senin yerinde Muhammed olsa ve sana bedel o öldürülse memnun olurdun, değil mi?" diye sordular.
    Gönlü Resûlullaha muhabbetle yanıp tutuşan Sahabîden gelen cevap müşrik cânileri şaşırttı, tüylerini diken diken etti:
    "Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, Peygamberimin ayağına bir diken batmaktansa, evimden, hayatımdan, çoluk çocuğumdan olmaya razıyım."
    Müşrikler fedakârlığın böylesini görmemiş, Allah ve Resûlüne bağlılığın tatlı saâdetini yaşamamış oldukları için Hubeyb Hazretlerinin bu cevaplarına gülüp geçiyorlardı.
    Etrafına bakan büyük insan hiç bir nurânî yüz göremiyordu. Bütün suratlar abustu, şirkin çirkinliği yüzlerine aksetmişti sanki. Resûlullaha selâmını iletecek kimseler yoktu o kocaman kalabalıkta. Bizzat kendi ağzıyla, hayatını uğruna fedâ ettiği Resûlullaha darağacında selâm yollamaktan başka çaresi yoktu. Şöyle niyazda bulundu:
    "Allah'ım, şu anda düşman yüzlerden başka yüz göremiyorum. Allah'ım, şurada selâmımı Resûlüne ulaştıracak hiç kimse yok. Ne olur, ona selâmımı Sen ulaştır.
    "Allah'ım! Sen, bize Resûlünün peygamberliğini bildirdin. Bize revâ görülenleri de ona sabahleyin bildir."8
    Bu hazin duâ yapılırken, Resûl-i Ekrem Efendimiz de Medine'de Hubeyb'in selamını, "Aleykesselâm" diyerek aldı. Sonra Ashabına dönerek, "Kureyş, Hubeyb'i şehid etti" buyurdu.
    Hz. Hubeyb ise şehid edilmeden önce, eli kolu ağaçtan direğe bağlı bekletiliyordu. Karşılarında, babaları öldürülmüş kırk genç ellerinde mızraklarla duruyorlardı. Emir alınca dört bir taraftan mızrakları bu aziz Sahabînin vücuduna batırmaya başladılar. Hubeyb'in işkenceler altında ruhunu teslim etmesini istiyorlardı. Bir ara Hz. Hubeyb'in yüzü Kâbe'ye döndü. Allah'a bundan dolayı hamdetti, "Hamdolsun O Allah'a ki, yüzümü, kendisinin, Resûlünün ve mü'minlerin razı oldukları kıbleye çevirdi" dedi.
    Kureyş müşrikleri buna da tahammül edemediler ve onun yüzünü Kabe'den çevirdiler. Fakat, fedakâr Sahabî yüzü Kâbe'ye doğru şehâdet makamına erişmek istiyordu. Rabb-i Rahimine, "Allah'ım! Eğer ben Senin katında hayırlı bir kul isem, yüzümü kıblene çevir" diye yalvardı.
    Kıbleye çevrilen Hubeyb Hazretlerinin yüzünü müşrikler bir daha başka tarafa çeviremediler.9
    Hz. Hubeyb'in ruhuyla yüce âlemlere yükselme zamanına kısa bir süre kalmıştı. Ruhunu teslim etmeden önce kendisine, Allah ve Resûlüne îmân ve muhabbetten dolayı bu zulmü, bu eziyeti revâ görenlere şöyle bedduâ etti:
    "Allah'ım! Kureyş müşriklerini mahvet! Topluluklarını tarumâr et! Onların birer birer canlarını al! Hiç birini sağ bırakma Allah'ım!"10
    Yüksek sesle yapılan bu bedduâ, Ten'im mevkiinde yankılandı. Îmânsız kalblere müthiş bir korku verdi. Kimisi yüzü koyun yere uzandı, kimi kulağını tıkadı. Bu korku Hubeyb Hazretlerinin şehadetinden çok sonraya kadar da devam etti.
    Mızraklar göğsüne saplı Hz. Hubeyb o ibret verici manzara içinde bir müddet Allah'ın varlık ve birliğini, Resûlullahın Hak Peygamberliğini şirk ehlinin suratlarına haykırdı. Az sonra da hayatını şehâdet mertebesiyle noktaladı.
    Böylece Allah yolunda darağacında ruhunu teslim eden ilk Müslüman oldu.
    Hz. Hubeyb'in şehâdetini, Hz. Zeyd'in şehâdeti takib edecekti. Müşrikler onu da Ten'im'e alıp getirmişler ve darağacına bağlamışlardı. Hz. Hubeyb'e yapılan tekliflerin aynısı ona da yapıldı. Fakat, bu büyük Sahabî de, Hubeyb'in verdiği aynı cevapları pervasızca verdi. Ebû Süfyan bu durum karşısında hayret ve takdirini gizleyemedi, şu itirafta bulundu:
    "Ben, insanlar arasında Ashabının Muhammed'i sevdiği kadar hiç bir kimsenin, hiç bir kimseyi sevdiğini şimdiye kadar görmüş değilim."11
    Tekliflerinden netice alamayan müşrikler, Hz. Zeyd'i oklarına hedef aldılar ve onu da şehid ettiler. Cesedi bağlı bulunduğu yerde kalan büyük Sahabînin ruhu kimbilir hangi yüce âlemde tayeran ediyordu...
    Her iki Sahabî de îmânlarında, Allah ve Resûlüne sadakatte zerre kadar tereddüde düşmeden işte böylesine imrenilebilecek güzel bir surette hayat defterlerini kapadılar.

    1. Tabakât, 2:51.
    2. Sîre, 3:178; Tabakât, 2:55.
    3. Sîre, 3:178; Tabakât, 2:55.
    4. Sîre, 3:179; Müsned, 2:294.
    5. Tabakât, 3:463; İnsanü'l-Uyûn, 3:189.
    6. Buharî, 3:28.
    7. A.g.e., 3:28.
    8. Sîre, 3:182; İnsanü'l-Uyûn, 3:190.
    9. A.g.e.,3:191.
    10. Sîre, 3:182.
    11. A.g.e., 3:181.