Montaigne ve Denemeleri

SüKuN Harbi Aktif Üye
Çoğunuz duymuşunuzdur eminim..Montaigne'i...Kiminiz DENEMELER adlı eserini okumuş kiminiz uzun ve anlamsız bulduğu için ilgilenmemiştir bile...Ancak o kadar basit birşey değil...Kimilerinin hayat felsefelerini değiştiren kimilerin ise düşüncelerini olgunlaştıran kimilerine ise ters gelen kelimelerle ateş yakan motaigne nin bu eserini bölüm bölüm sizlerle paylaşacağım..

MONTAIGNE'İN YAŞAMI

1533-Michel de Montaigne doğuyor ve Papessus köyünde bir
sütnineye gönderiliyor.

1535-Michel, Fransızca bilmeyen Horstanus adlı bir Alman
eğitmenine veriliyor. Bu eğitmen Michet'in babasının İtalyada
gördüğü yeni bir yöntemle çocuğu hep Latince konuşarak yetiştiriyor.

1539-Michel, altı yaşında; Fransa'nın en iyi kolejlerinden birine,
Guyenne Kolejine giriyor. Burada yedi yıl okuyor. Latin şiirinin
tadına varıyor ve biraz da Yunanca öğreniyor.

1546-Bordeaux da; Edebiyat Fakültesinde felsefe okuyor.

1548-Bordeaux da isyan: Michel, Toulouse da hukuk okuluna
gidiyor.

1554-Montaigne in babası Bordeaux Belediye Başkanı oluyor.

1555-Montaigne babasıyla Paris'e gidip geliyor.

1557-Bordeaux Belediye Meclisine giriyor.

1558-Montaigne'le La Boetie arasındaki büyük dostluk başlıyor.

1559-Bordeaux da mezhep kavgaları. Bir tüccar diri diri yakılıyor:
Amyot, Plutarkhos'un Hayatlar'ını Fransızcaya çeviriyor.
Montaigne'in en çok seveceği, okuyacağı kitap bu olacak.

1561-Bordeaux Belediye Medisi Montaigne'i önemli bir görevle
saraya gönderiyor. La Boetie siyasal hayata giriyor:

1562-Protestanlara karşı şiddet hareketleri başlıyor. Montaigne,
Rouen şehrini Protestanlardan almaya giden kral ordusuna katılıyor:

1563-Montaigne, Bordeaux'ya dönüyor: La Boetie ölüyor.

1565-9. Charles, Bordeaux'ya gelip bir süre kalıyor. Montaigne,
Françoise de la Chassagne'la evleniyor.

1568-Babası ölüyor. Miras beş erkek, üç kız kardeş arasında
bölünüyor. Michel, Montaigne çiftliğinin sahibi oluyor.

1569-Montaigne; babasının isteğiyle yaptığı Raimond Sebond'un
thelogia üzerine bir eserinin çevirisini bastırıyor.

1570-Montaigne, Bordeaux Belediye Meclisindeki görevinden istifa
ederek Paris'e gidiyor. La Boetie nin Latince şiirleriyle çevirilerini
bastırıyor. Montaigne'in ilk kızı doğup iki ay sonra ölüyor.

1571-Montaigne, çiftliğine çekiliyor ve kütüphanesine şu Latince
kitabeyi yazıyor:

«1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum
yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve
memuriyetinden bıkmış; fakat sapasağlam olarak kitapları arasına
dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye
karar veriyor.>

1572-Saint-Barthelemy kırımı. Montaigne Denemeleri'ni yazmaya
başlıyor. Plutarkhos'un Ahlaki Eserleri'nin çevirisi çıkıyor ve
Montaigne in elinden düşmüyor:

1573-İç savaş. Montaigne kralın ordusuna katılıyor; görevle
Bordeaux'ya gönderiliyor.

1574-Montaigne'in dördüncü kızı doğup üç ay sonra ölüyor.

1575-Montaigne Paris'e gidiyor.

1576-Montaigne, Pyrrhon felsefesiyle yakından ilgileniyor: Raimond
Sebond üstüne babasına söz verdiği eseri yazmaya başlıyor.

1577-Montaigne'in beşinci kızı doğup bir ay sonra ölüyor. Henri de
Navarre, Montaigne'e yüksek bir rütbe veriyor. Montaigne ilk kez
kum sancılarına tutuluyor. Denemeler'ine devam ediyor.

1578-Montaigne küçük bir orman satın alıyor.

1579-Montaigne kendini en çok anlattığı Denemelerini yazıyor.

1580-Denemeler ilk kez, iki cilt halinde basılıyor. Montaigne
İsviçre'ye, İtalya'ya gidiyor. Paris'e dönüp kitabını krala sunuyor.
Kral beğeniyor.

1581-Montaigne evine dönüyor.

1582-Montaigne, Bordeaux Belediye Başkanı oluyor, Denemeler'i
birçok eklemelerle yeniden bastırıyor...

1583-Montaigne in altıncı kızı doğuyor ve birkaç gün yaşıyor.

1584-Navarre Kralı (Sonraki V. Henri) Montaigne'in çiftliğine gelip
iki gün kalıyor.

1585-Montaigne Mareşal Matignon'la mektuplaşıyor. İç savaşta
önemli roller oynuyor. Bordeaux'da veba çıkıyor. Montaigne görevi
başına gelemiyor. Başkanlığı bitinceye kadar yakın bir kasabada
kaldıktan sonra, ailesini alıp veba bölgesi dışına çıkıyor.

1586-Montaigne tarihçileri okuyor.

1587 Henri de Navarre tekrar Montaigne'in çiftliğine geliyor.

1588-Montaigne, Denemeler'in dördüncü baskısı için Paris'e gidiyor:
Yolda Ligciler tarafından soyuluyor. Paris'te, Denemeler'in
hayranlarından Mademoiselle de Gournay'le tanışıyor. İç savaş
şiddetleniyor; Montaigne Kralla birlikte Rouen'e gidiyor. Tekrar
Paris'e dönüşünde bir gün için Bastille'e atılıyor.

1589-Montaigne evine çekilip kitap okuyor. Denemeler'in yeni bir
baskısını hazırlıyor: Birçok eklemeler yapıyor. Kitap en olgun şeklini
buluyor.

1590-Montaigne'in kızı evleniyor: Yeni kral 4. Henri, Montaigne'e
mektup yazıyor, yanına çağırıyor. Montaigne gidemiyor.

1591-Montaigne'in kızının bir kızı doğuyor.

1592-Montaigne ölüyor.


MONTAIGNE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

- Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
buluyorum. (Pascal)

- Bir kitap buldum burada. Montaigne'in kitabı; yanıma almadım
sanıyordum. Aman ne hoş adam. Ne zevk onunla birlikte olmak.
(Mme. de Sevigne)

- Montaigne, o hoşsohbet insan,
Bazen derin, bazen sudan
Kuşku duymasını bilmiş
Burnu bile kanamadan.
Kerli ferli softalarla
Alay etmiş sakınmadan. (Voltaire)

- Eminim, alışacaksınız Montaigne'e. İsanoğlu ne düşündüyse onda
var ve bu kadar güçlü biçem zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü
hiçbir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam,
ama kim mağrur değil ki? Alçakgönüllü görülenler büsbütün mağrur
değiller mi? Her satırında Ben, Kendim diye konuşuyor, ama Ben,
Kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah
aşkına hocam, filozofun, ****fizikçinin bundan iyisi görülmemiş.
(Mme. du Deffand)

- Montaigne, o tanrı gibi adam, 16. yüzyılın karanlıktan içinde tek
başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda,
gerçek ve felsefi düşünce boşinançların, geriliklerin yerini alınca
anlaşıldı. (Grimm)

- Montaine'in düşünceleri yanlış, ama güzel. (Malebranche)

- Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum, Montaigne'de
ise düşünen adamı. (Montesquku)

- Çocukken babamın kitaplığından bana Dememeler çevirisinin
perişan bir cildi kalmıştı. Yıllar sonra, kolejden çıkışımda bir cildi
okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve
hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım
başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor o kadar candan bana, benim
düşüncemi, benim hayat deneyimimi söylüyordu. (Emerson)

- Montaigne amma da düşünce çalmış benden! (Beranger)

- Montaigne ölüyor: Kitabını tabutunun üstüne koyuyorlar;
cenazesinde yakını olarak din bilgini Charron ve manevi kızı
Mademoiselle de Goumay var Resmen septik olarak Bayle ve Naude
onlara katılıyor. Sonra Montaigne'e az çok bağlananlar, bir an için
ondan zevk almış olanlar, bir an için yalnızlık sıkıntısından kurtardığı,
kuşku duydurmak sayesinde düşündürdüğü kimseler; akraba ve komşu
olarak Madame de Sevigne, La Fontaine; onun yaptığını yapmaya
özenip onu taklit etmeyi onur bilenler: La Bruyere, Montesquieu,
Jean-Jacques Rousseau; ortada tek başına Voltaire; daha az önemli
kimseler, karmakarışık: Saint-Evremond, Chaulieu, Garat... Daha
arkada çağdaşlarımız ve belki hepimiz. Ne büyük bir cenaze alayı. Bir
insanın Ben'i için bundan daha fazla umulabilir mi? Peki ama, ne
yapıyorlar bu cenaze alayında? Tören gereğince hüngür hüngür
ağlayan Mademoiselle de Gournay den başka herkes konuşuyor:
Ölenden, onun sevimli taraflarından, hayata bu kadar karışan
felsefesinden sözediyorlar. Herkes kendi kendinden sözediyor. Onunla
herkesin ortak olduğu taraflar ortaya konuyor. Kimse ona olan
borcunu unutmuyor; her düşünce onun bir yankısı gibi... Korkarım bu
alayda dua eden tek adam Pascaldır. (Sainte-Beuve)

- Montaigne'i sevmek kendini sevmek, kendini her şeye tercih
etmektir. Montaigne'i sevmek yalnız gerçeği değil, doğruluğu ve ödev
duygusunu da yalnız kendinden yana çekmektir. Montaigne'i sevmek,
hayatımızda hazlara, zavallı yaradılışımızın kaldıramayacağı kadar yer
vermektir... (Brunetiere)

- Montaigne Fransız Rönesansını bitirip Klasik çağı haber veriyor.
(Lanson)

- Pilatus'un, devirler boyunca yankısı çınlayan korkunç sorusu
karşısında Montaigne, daha insanca, daha din dışı, başka bir anlamda
İsa'nın tanrıca cevabını vermiş oluyor:

«Gerçek nedir?»

«Gerçek benim!,»

Yani Montaigne gerçek olarak sahiden tanıyabileceği tek şeyin
kendisi olduğuna inanıyor. Onu kendinden sözetmeye götüren budur
çünkü kendini bilmeyi ayrıca her şeyden daha önemli sayıyor.
İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi kaldırmalı, diyor.
Maskesini atmak için kendini anlatıyor. Maske insanın kendinden çok
ülkesine ve devrine ait olduğu için de insanlar maske yüzünden
birbirinden ayrılıyor. Böylece, maskesini gerçekten atan insanda
hemen kendi benzerimizi buluyoruz. (Andre Gide)



KENDİSİ

... Boyum ortanın biraz altında, bedenim sağlam yapılı ve toplucadır
yüzüm şişman değil, dolgundur; tabiatım, neşe ile hüzün arasında,
oldukça ateşli ve sıcakkanlıdır... Sağlığım, ta genç yaşımdan beri
düzgündür: Hastalığa tutulduğum azdır.

İşte ben böyle idim; kendimi, kırk yaşımı aşıp ihtiyarlığın yolunu
tuttuğum şu andaki halimle anlatmıyorum:

Minutatim vires et robur adultum

Frangit et in partem pejorem liquitur oetas (Lucretius)

Yıllar için için aşındırır

Olgunluk çağına varmış güçleri

Bundan sonraki halim ancak yarım bir varlık olacak; ben artık o ben
olmayacağım. Gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum.

Singula de nobis anni proedandur euntes (Horatius)

Bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken. (Kitap 2, bölüm 17)




DENEMELERİN KONUSU

Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve
kendimde, pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği
yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka
türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık. Şunu söyleyeyim ki, kendimi
anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey
toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle
birlikte, hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha
ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı
halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile
yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki
haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa,
yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil, günden
güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi
sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli
bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
(Kitap 3, bölüm 2)

Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın
düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve
renkler kazandırır. (Kitap 1, bölüm 26)

Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla
akıllı olabiliriz. (Kitap 1, bölüm 24)


KENDİMİZİ TANIMAK

Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.

Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini
anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
anlatıyorum.

Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
günahlardan arınmış değildir.

Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
yerinde görüyorsunuz.

Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
benliğimi anlatıyorum.

Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)



NASIL YAZMALI

Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
kalıyor.

Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
kus***arı düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
(Kitap 3, bölüm V)

Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)


YASALAR ÜSTÜNE

Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte
kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir
şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez
budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl
olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez
sudan ve değişkendir.

Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne
vardır? (Kitap 3, bölüm 13)

Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir
insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.
Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında
ayrım yokmuş onun için. (Kitap 2, bölüm 12)

BİLGİ VE DÜŞÜNCE

Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus
(Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve
duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip
yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu
kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü
vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz. Retorika ve
gramer üstüne, Cicero'nun şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne
düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize
basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve sözcükler, anlatılan şeyin kendisi
haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen
her şeyi saklamaktır. İnsan, kendiliğinden bildiği her şeyi ustasına
bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tümüyle
kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir! Böyle bir bilgi bir süs olarak
kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek felsefenin
sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki
bilimlerinse yalnızca süs olduğunu söyler. (Kitap 1, bölüm 26)

YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
yok.

Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
-Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
işiniz değil, en parlak, en on***u işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en on***u eserimiz doğru dürüst
yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

O fortes pejoraque passi

Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;

Cras ingens iterabimus aequor. (Horatius)

Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler,

Bugün, dertlerinizi şarapla giderin

Yarın engin denize açılacağız. (Kitap 3, bölüm 13)


RUH VE BEDEN

Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan bir şeydir. Aramızda ilk
anlaşma onunla başlar. İnsan ne kadar vahşi, ne kadar kötü yaratılışlı
olursa olsun onun büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Bedenin
varlığımızdaki payı ve değeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına
ve düzenine verilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve
bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar tam
tersine onları çiftleştirmek, birleştirmek gerek. Ruhtan istenecek şey
bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, bedeni hor görüp
kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu ancak sahte bir çeşit
maymunlukla yapabilir ya), ona bağlanmak, onu kucaklamak, sevmek,
ona arkadaşlık ve kılavuzluk etmek, öğüt vermek, yanlış yola saptığı
zaman geri çevirmek, kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten bir
koca olmaktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıtlık
değil, uygunluk ve benzerlik olsun.

İNSAN VE ÖTESİ

Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır.
İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da
odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin
en kötü, en ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç
cinsten yaratıkların en kötü haldekileriyle birlikte, dünya evinin en alt
katına bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan
yukarılara çıkıp gökleri ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar.
Aynı hayal gücüyle kendini tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal
özellikler verir; kendini öteki yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara
çeker, arkadaşları, yoldaşı olan varlıklara yukardan bakar; her birine
uygun gördüğü ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır.

Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki,
göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının
buyruğundadır.

Indupedita suis fatalibus omnia vinclis. (Lucretius)

Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı yazgının.

Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı
doğanın yüzü görülür.

Res quoeque suo ritu procedit, et ommes

Foedere naturae certo discrimina servant (Lucretius)

Her şey kendine göre gelişir ve hepsi

Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını. (Kitap 11, bölüm 12)



EVİNİ KORUMA

Bunca bekçili, silahlı evler yok oldu gitti de benimki niçin duruyor?
Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup
gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak
kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.
(Kitap 2, bölüm 15)

Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan,
insanların kulağına gitmesi koşuluyla iyilik eden kişi, kendisinden
fazla yarar sağlanabilecek bir insan değildir. (Kitap 2, bölüm 16)

AŞK ÜSTÜNE

Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz
şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın
boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin
aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son
kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara
bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en
karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus
kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de
pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini
ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik
olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın
da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece
mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen
bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... İnsanın
doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles
ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
geldiğini söyler.

Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir
bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman
herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar
demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip
karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye
gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi
bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
kendi kendimizdir.

O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O
kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni
zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar
özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak,
bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3,
bölüm 5)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
DOSTLUK

Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını
sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler,
yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden
uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie:
Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle
tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak
şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar
coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle
açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor,
kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.

Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem
de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli
dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer
vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın
ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün
kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini
sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın
dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara
uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de
kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...»

Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile,
beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her
şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi
oluyorum:

Nec fas esse ulla me voluptate hic frui

Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)

Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,

Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi
artık yarım bir varlık gibiyim.

Illam meae si partem animae tulit

Maturior vis, quid moror altera,

Nec chanıs aeque, nec superstes

Integer? Ille dies utramque

Duxit ruinam (Horatius)

Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp
götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından
yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.

Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim
için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde
olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü. (Kitap 1,
bölüm 28)


DOSTLUK BAĞLARI

Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini
sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik
bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes
kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp
kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi
tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana,
bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir
ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca
dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek,
hatırlatacak nice bağlar vardır.

Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu
kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun
bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her
edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği
kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş
geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda
olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan
ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar
bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla
doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka
yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.

Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken
birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı
yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha
zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)


DIRDIRCILAR

Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın
sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar: Sinekler
gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere
abanır, oralarda rahat ederler; ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla
beslenirler. (Kitap 3, bölüm 5)

Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
gerekir. (Kitap 1, bölüm 25)

YALNIZLIK

Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş,
daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı
pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki
bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi
yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde
bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları,
daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş
olmuyoruz.

Ratio et prudentia curas,

Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi
bırakmaz.

Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi
onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize
ettiğimiz işkenceler

Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

Öldürücü yara bağrımızda kalır.

Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:
Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

Quid terras alio calentes

Sole mutamus? patria quis exul

Se quoque fugit? (Horatius)

Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla
bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur
geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini
değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar
daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için
kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş
bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
kendimizden koparmamız gerek

Rupi jam vincula dicas;

Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

Kırdım diyorsun zincirlerini;

Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşı¤¤¤¤¤

Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük
değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;
onunla dolu kalır düşlerimiz.

Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

Sollicitum curae, quantique perinde timores?

Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

Ne korkular içinde kıvranır insan!

Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

Öfke, gevşeklik ve tembellik!

Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi
kendisinden.

In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı,
ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın
arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek
özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı
hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip
dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş
gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi
içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir;
kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır,
ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

Issız yerlerde kendin için bir evren ol

Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş
vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle
doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor
bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz
savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu
yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada
kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece
yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak
için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta
ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle
kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir
paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla
yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden
de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı
yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere
sokar, bunaltırız kendimizi.

Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
DEVRİM

Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep
kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:
Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden
uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden
kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye
kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kus***arı toptan
bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet
değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.
Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey
karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan
kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk
iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme
olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap
3, bölüm 9)

PARİS

Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;
çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel
şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun
güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi
için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle
seviyorum; kus***u, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve
candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;
halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü
rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en
soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu
çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her
kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün
partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris
için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,
doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm
9)

ÇEVİRİ

Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-
1593) bizim Fransız yazarları arasında en on***u yeri vermekte
haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve
temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde
dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla
çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,
çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin
her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o
kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir
uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi
ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini
tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için
minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar
değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp
bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı
biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve
yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına
ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
İNSAN DOĞASI

İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde
tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin
bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile
karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.

Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,
ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak
elde edilmiştir.

Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,
üzüntülerle karışıktır.

Medio de fonte leporum

Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)

Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,

Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.

Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum
vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine
geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,
bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz
birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.

Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)

Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.

Mutluluk bizi ezer.

Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:

Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz
değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.

İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli
birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.

Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak
istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine
bağlayalım, demiştir.»

Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,
bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor
ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan
mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün
zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir
şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir
gıda değil midir?

Est quaedam flere voluptas (Ovidius)

Ağlamak da bir zevktir.

Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok
eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»

Minister vetuli, puer, Falerni,

Ingere mi calices amariores, (Catullus)

Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir
bana.

Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki
ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler
aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre
ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son
sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki
bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz
içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar
katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.
Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi
korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.
Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda
bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en
temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum
Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde
yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir
bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu
ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,
alaca bulacadır.

Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon
diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar
yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle
der:

«Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra
singulos utilitate publica rependitur.»

Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin
zararına bir adaletsizlik vardır.

Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak
ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi
fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya
işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,
körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için
karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan
zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince
felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce
inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.
Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her
zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye
düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak
düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:

Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.
(Titus-Livius)

Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.

Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam
karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük
küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş
gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını
çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş
üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım
ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir
şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)

Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın
pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir. (Kitap 1, bölüm
20)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine
koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden
birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi
olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde
çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla
ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek
yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,
korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile
dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça
gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne
kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek
cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim.
Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o
sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle
yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile
kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu... Hekimlerin anlattığına
göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış.
Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini
duyunca deliye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken
çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya
burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete
kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi
Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun
sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş
dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses
tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?

Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,
çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına
büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
ÜN

Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer
verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan
adamdan pek hayır gelmez.

Gredo che'I resto di quel verno cose

Facesse denge di tenerne conto,

Ma fur sin'a que tempo si'nascose,

Che non e colpa mia s'hor'non le conto:

Perche Orlando a far opre virtuose,

Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,

Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso

Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)

Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok on***u işler
gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan
sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak
görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça
zaferleri meydana çıkmazdı.

İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,
bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri
ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi
içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin
cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine
yerleşsin.

Virtus, repulsae nescia sordidae

Intaminatis fulget honoribus;

Nec sumit aut ponit secures,

Arbitria popularis aurae. (Horatius)

Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği
bir on***a parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de
alçalır.

Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,
hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada
ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,
çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve
gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:

Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore.

Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)

Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden
başka bir şey olmayan on***ar ve ünlerden çok daha büyüktür,
istenmeye çok daha layıktır.

Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi
akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,
adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz.
Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması
akıl kârı mıdır?

«An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid
putare esse universos?» (Cicero)

Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri
zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

... Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne
kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan
çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba
sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu
kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her
zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse
ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi
yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu
için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en
yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

«Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis
juvarent.» (Qintilianus)

Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en
yararlı işler olmasıdır.

Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

«Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan
dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık
insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları
halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar.

Risi successu posse carere dolos. (Ovidius)

Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm. (Kitap 2, bölüm 16)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
TANRILAR ÜSTÜNE

En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun
içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl
erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha
akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz.
Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik
kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne
kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,
onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,
mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir
sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir.

Quae procul usque adeo divino ab numine distant.

Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)

Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar
aykırı.

«Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,
cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis
humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim
deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero)

Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;
Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara
benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,
tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden
sözedilmektedir.

İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,
hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya
hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına
birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.

Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris
animae et caelestium inanes! (Persius)

Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun
ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle
birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa
böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel
ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:
Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,
yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı.

Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,
Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere
çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal
etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce
ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir.

Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,
ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi
olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon,
Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak
olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken
ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,

Secreti celant calles, et myrtea circum

Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)

Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile
peşlerini bırakmaz.

ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle
süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir
cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir
parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara
düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza
sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer
gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu
bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki
Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını
alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir
varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf
görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza
dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon
bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki
dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların
sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına
kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün
zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal
bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin
ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler
ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı
bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,
dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o
yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık
oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek
için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın
nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:
«Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de
insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için
(Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir
biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten
olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.

Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,

Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)

O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,

O atların sürüklediği artık Hektor değildi.

Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık
olacaktır.

Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:

Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)

Değişmek, dağılmak; yokolmaktır

Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri.

Pitagoras'ın ****morfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine
bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları
duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda
Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak
vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine
kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına
binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden
başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız
olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra
küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir
kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu
ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?
şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş
gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da
tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek
gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur.

Nec si materiam nostram collegerit aetas

Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est.

Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,

Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel
cum sit repetentia nostra. (Lucretius)

Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona
bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün
bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş
olurdu.

Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere
kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa
benzemiyor.

Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam

Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius)

Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık
hiçbir şey göremez.

Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan
değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki
parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok
olmasıdır.

Inter enim jacta est vitai pausa, vageque

Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius)

Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara
dokunmadan yaşar.

İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp
yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok.

Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque

Corporis atque animae consistimus uniter apti. (Lucretius)

Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle,

Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız. (Kitap 2, bölüm 12)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
AYLAK RUHLAR

Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit
otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar
tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım
et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için
bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir
düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir
hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dur***ar. Böyle bir
aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu,
yaratmadığı gariplik kalmaz.

Velut aegri somnia, vanae

Finguntur species. (Horatius)

Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar.

Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
olmak hiçbir yerde olmamaktır.

Quisquis abique habitat, Maxime,

Nusquam habitat. (Martialis)

Her yerde olan hiçbir yerde değildir.

Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi
rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim
zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk
içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle
söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim. Yaşım beni
daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca
yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki:

Variam semper dant otia mentem (Lucianus)

Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor.

İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi
kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra,
hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan
hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini
görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım. (Kitap 1,
bölüm 9)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
BİLİNÇSİZ DUYGULAR

İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi
hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim.
Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman.
Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam
almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim.
Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir
ara. Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir
küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak
için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün
ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At
bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere
içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım
param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek
baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni
yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime
getirmişler. Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya,
soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu
boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı. Ayağa
kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez
tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belli
belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan
çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana
ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki
onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeye
başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki,
ışıktı yalnız seçebildiğim.

come quel ch'or apre or chiude

Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso)

Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi

Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.

Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta
kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım
kustuğum kanlara boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun
girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler
patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp
gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan,
kendimi bırakmaktan haz duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve
hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan
başka. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık
vardı bunda.

Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu
da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına karşı, Etienne de la
Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde
aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme
inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya
benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok
bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de
uykudadır:

Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)

Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.

Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük,
derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine
inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek,
durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek
acınacak durumda olmadıkları kanısındayım.

Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken
bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili
kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz
bunu...

Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını
sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden
hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca derimizi
oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın
bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın
duyduğu acılar bizim değildir. (Kitap 2, bölüm 6)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
FİLOZOFLAR VE TANRILAR

Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı
ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava
tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun
gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan
kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın
kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e
göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras
tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını
söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve
çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır:
Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da
tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde
dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her
devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser
Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi
zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir,
kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni
Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak
düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman
evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği
olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi,
altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle
gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü
fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara
bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü
olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup
kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera,
Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes
Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı
yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini,
duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez.
Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu,
bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un
çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya
da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos
yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini
yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden
hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otur***ar;
kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan
uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;

Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin
felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken
eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir
şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı
bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az
biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir,
olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kus***arını
bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim
organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz,
mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir
sarhoşluk geçirmiş olması gerekir... (Kitap 2, bölüm 12)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
ARAMA SEVGİSİ

Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
MUTLULUK ÜSTÜNE

Scilicit uftima semper

Expectanda dies homini est, dicique beatus

Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

İnsanın son gününü beklemeli her zaman

Mutlu dememeli ona ölmeden

Cenazesi kaldırılmadan.

Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
duruma geçiverir.»

Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
yaşamışım! diye.

Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

Nam verae voces tum demum pectore ab imo

Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

Maske düşer, yüz kalır ortada.

İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
çıktığını... (Kitap 1, bölüm 19)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
AMERİKA'NIN BULUNUŞU

Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
çiğnettirmişlerdir.

Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
görme meraklarıyla faka basan insanlar... İki dünya arasındaki bu
ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
olmaktan çıkıyor.

Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalma¤¤¤¤¤ Yunan ve
Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
acısı kıyımlara yol açmamıştır.

Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
Aldıkları karşılık şu olmuş:

Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
ona:

Tantum cura potest et ars doloris

Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
uğ***arında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
olarak dönmüş olsunlar!

Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
VİCDAN ÜSTÜNE

İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
açıklatmıştır.

Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
kendisine işkenceler uydurur:

Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
iğnesi ve gücü elden gider.

Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

Suçlamışlar kendi kendilerini,

Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
buldurur onlara.

Prima est haec ultio, quod se

Judice nemo nocens absolvitur. (Juvenalis)

İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
spemque metumque suo. (Ovidius)

Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
ardından gelmiş.

Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
kendine yediremezdi.

İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
yapmaz insan?

Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

Acı masuma da yalan söyletir.

Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
uygulamış olmuyor musunuz?

Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
cezası. (Kitap 2, bölüm 5)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş ol***ar hiçbir
kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

In me omnis spes est mihi. (Terentius)

Bütün umudum kendimde.

Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
yetinmesini bileyim.

Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın...

Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Tim***enk'in
gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
bizi.

Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
açtıkları savaşın nedeni buydu...

Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
çökertirler.

Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

O kanla beslenen zevk.

Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
üstlerine.

İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
23)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
KENDİMİZİ İNCELEME

Her konudan çok kendimi incelerim. Benim ****fiziğim de budur,
fiziğim de.

Qua deus hanc mundi temperet arte domum

Qua venit exoriens, qua deficit unde coactis

Comibus in plenum menstrua luna redit;

Unde salo superant venti, quid flamine captet

Eurus, et it nubes unde perennis aqua.

Sit ventura dies mundi quae subruat aries. (Propertius)

Bu dünya evini nasıl yürütür tanrı;

Ay nasıl yükselir, ufaldıkça ufalır;

Her ay nasıl bütünlenir dolunay;

Deniz üstünde niçin bu yeller, Eurus'un getirdiği;

Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su,

Günü gelip yıkılacaksa dünya.

Quaerite quos agitat mundi labor. (Lucianus)

Arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.

Ben bu üniversite içinde kendimi bilgisizce ve kaygısızca dünyanın
genel yasasına bırakıyorum. Bu yasayı içimde duydum mu yeterince
biliyorum sayılır. Benim bilmem, yolunu değiştiremez onun; benim
için değişeceği yok mu yasanın. Bunu ummak delilik, bundan derde
düşmekse daha büyük bir deliliktir çünkü her yerde bir, herkes için
orta malıdır bu yasa.

Yöneticinin iyiliği ve gücü bizim yönetim işlerine karışmamızı
gerektirmeyecek kadar büyüktür.

Filozofça soruşturmalar, derin düşünmeler merakımızı beslemeye
yarar yalnızca. Filozoflar zaten pek haklı olarak doğanın kurallarına
uymayı salık verirler bize; ama bu kurallar pek o kadar yüksek bilgiler
istemez. Filozoflar aslında uzaklaştırıyor bu kuralları ve doğanın
yüzünü bize boya olarak gösteriyorlar; bu yüzden de o kadar bir örnek
olan şeyin türlü çeşit bir sürü resimleri çıkıyor ortaya...

Kendini en yalın sadelikle doğaya bırakmak en akıllıca bırakmaktır.
İyi yapılı bir kafanın dinlenmesi için bilgisizlik ve ilgisizlik ne tatlı, ne
yumuşak, hem de sağlık için ne yararlı bir yastık!

Cicero'yu iyi anlamaktan çok kendimi iyi anlamak isterdim. Kendi
üzerimde edindiğim görgü, iyi bir öğrenci olsam, beni adam etmeye
yeter de artar bile. Geçirdiği aşırı bir öfkeyi, bu azgınlığın kendisine
nelere götürdüğünü aklında tutan kişi, öfkenin çirkinliğini
Aristoteles'te okuyacaklarından daha iyi görür ve daha haklı bir nefret
duyardı ona karşı. Göze aldığı, savuşturduğu belaları, ne sudan
nedenlerle bir durumdan ötekine geçiverdiğini aklında tutanlar,
gelecek değişikliklere, durumlarını kavramaya hazırlıklı ol***ar.
Caesar'ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha çok
değildir. İmparatorların olsun, halkın olsun herkesin hayatında bütün
insanlık durumları vardır. Dinlemesini bilelim yalnız: Ne eksiğimiz
olduğunu kendi kendimize hep söylemekteyiz. Bir düşüncesinde kaç
kez aldandığını unutmamış insan ne kadar budala olmalı ki kendi
düşüncesinden kuşku duymasın.

Herkesin kendi kendini tanıması öğüdü ne kadar önemli olmalı ki
bilim ve ışık tanrısı Apollon, bize diyeceklerinin özeti olarak onu
tapınağının alınlığına yazdırmış. Platon bilgeliğin, bu buyruğu yerine
getirmekten başka bir şey olmadığını söyler. Sokrates de bunu
Xenophanes diyaloğunda inceden inceye doğrular. Her bilimdeki
zorlukları ve karanlık yanı o bilime girenler bilir yalnız. Çükü
bilmediğini bilmek için bir hayli anlayış olmalı insanda: Bir kapının
kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir. (Kitap 1, bölüm
13)

Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde
bekleyelim. (Kitap 1, bölüm 20)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
RUH VE BEDEN HAZLARI

Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını
bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

Cujus in indomito constantior inguine nervus

Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

Possint ut juvenes visere fervidi

Multo non sine risu

Dilapsam in cineres facem (Horatius)

Görsün diye mi ateşli gençlik

Kahkahalarla gülerek

Bizim küllenen meşalemizi.

Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
yarışamayız onlarla.

O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
olta ısırmıyor!

Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)
 
SüKuN Harbi Aktif Üye
DOĞAYA UYMA

Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü
gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından
ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın
Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş; böyle bir yaratılışa kim
sinirlenmez? Ben öylelerini gördüm ki, elma kokusuna Azraili
yeğlerler, fare dediniz mi ödleri kopar; kaymak gördüler mi mideleri
bulanır. Germanicus horoz görmeye, horoz sesi işitmeye
dayanamazmış. Bu gariplikler insanın içindeki gizli bir dertten
doğabilir; ama, erkenden çaresine bakılırsa, bunların önüne geçilebilir
sanırım. Ben, kendi hesabıma, bunlardan, gördüğüm eğitim yoluyla
kurtuldum; ama bu iş pek kolay olmadı. Şimdi, biradan başka, her
türlü yiyecek içeceğe iştahım açıktır. Vücut daha kıvrakken, bütün
alışkanlıklara, gereklere göre eğilip bükülmektedir. Bir delikanlı,
iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek koşuluyla, bırakın her
ulustan, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta,
gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi
yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes'in,
Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralın
gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı
ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının
cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını
isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı
istemediği için yapmamalı.

Multum interest utnım peccare aliquis nolit aut nesciat. (Seneka)

Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.

Fransa'da her türlü taşkınlıktan uzak kalmış bir baya, kibar bir
mecliste: Kral'ın Almanya'daki işlerini görürken, kaç kez sarhoş
olmak zorunda kaldınız? diye sordum; bunu iltifat olsun diye
sormuştum, o da öyle aldı ve üç defa sarhoş olduğunu söyleyerek
üçünün de hikâyesini anlattı. İçki içmemek yüzünden Alınanlar
arasında çok sıkıntı çekmiş olanları bilirim. Alkibiades'in bulunmaz
yaratılışına hayran olduğumu çok kez söylemişimdir. Alkibiades hiç
sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar gün olur
İranlılar'dan daha süslü, daha görkemli, gün olur
Lakedemonyalılar'dan daha içine kapalı, daha tok gözlüdür Isparta'da
her zevke perhiz, İonia'da her zevke düşkündür.

Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. (Horatius)

Aristippos'a her kılık, her baht yakışır. (Kitap 1, bölüm 26)
 

Benzer Konular

Yanıtlar
0
Görüntülenme
3B
Yanıtlar
0
Görüntülenme
2B
Yanıtlar
0
Görüntülenme
18B
Yanıtlar
1
Görüntülenme
5B
Üst