| |||||||
| Kayıt ol | Etiketler | Ajanda |
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 |
| | Okula başladığımız ilk günü kim unutur ki? Anımsama yeteneği az olanlar, “Ben hemen hiçbir şey hatırlamıyorum...” diyenler bile o günü az çok hatırlarlar. İlkokula başladığım o günü ben de unutamıyorum; çünkü, büyük bir sevinçle başlayan o gün meğerse büyük bir hayal kırıklığını yaşayacağımın habercisiymiş. Her çocuk gibi, okula başlayınca, ben de okuma yazma öğrenecektim. Dedemin bahsettiği İstiklâl Harbini, anamın anlattığı Osmanlı Devleti’ni, babamın öğrettiği Uluğ Türkistan coğrafyasını ve daha pek çok şeyi okuyacaktım kitaplarımda… Atatürk’ü, Fevzi Çakmak’ı, Kazım Karabekir’i, Sultan Alp Arslan’ı, Osman Bey’i, Oğuz Kağan’ı, Attila’yı bulacaktım onlarda! Onlarla yükselecekti başım, onlarla hüzünlenecekti gönlüm… Evde bana verilmeye çalışılan Türklük bilinci kalbime ve beynime yerleşiyordu ve ben okulda milletimize faydalı bir birey olarak kendimi yetiştirmek için sabırsızlanıyordum. Ancak okul maceram büyük bir düş kırıklığı ile başladı. İlk birkaç gün yaptığımız çizgi alıştırmalarından sonra, sıra harflere ve basit kelimeleri öğrenmeye gelmişti. Öğretmenimiz alfabeyi tanımladı ve günümüzde kullandığımız alfabenin Cumhuriyet Türkiyesinde kullanmaya başladığımız “Latin asıllı” Yeni Türk harfleri olduğunu söyledi. Daha önce kullandığımız harfler ise “Arap asıllı” idi. Türkçe’ye uygun olmadığı için yazılması, okunması ve dolayısı ile kitleler için öğrenmesi zor olmuştu. O an başımdan kaynar sular dökülmüştü. Evet, babamla sohbet ederken sıkça duyduğum “Oğlum, biz Türk’üz!”, sahilde yürürken kulağıma çalınan “İşte biz düşmanlarımızı böyle denize döktük!”... Annemin bahsettiği “Büyük Osmanlı Devleti” ya da mütareke döneminde dedemin bıçağının ucunda can çekişen Rum kopili hikayeleri beni artık tatmin etmiyordu. Biz yazısı bile olmayan, onca kitabı, dergiyi, gazeteyi “Latin” diye anılan daha ismine hiç rast gelmediğim, o çocuk kafamla bile bizimle bir ilgisi olmadığını sezebildiğim insanların yazısı ile basıyorduk. Türk Milleti bu yazıyı kullanıyordu. Hele daha öncesinde, bizi arkamızdan hançerleyen “Arab”ın yazısını kullanmıştık... Tüm bunlar, bana öğretilmeye çalışılanlara tersti. Hani biz soyuyla, atalarıyla gurur duyması gereken bir soya mensup, yüksek bir medeniyetin yaratıcısı, medeniyetlerin ve milletlerin oluşmasına neden olmuş büyük bir mirasa sahiptik? Bunlara rağmen bizim olmayan bir yazıyı belki de yazabildiğimizden beri kullanıyorduk. Ne kadar acı verici, ne kadar küçük düşürücüydü bu! Mutlaka bir yanlış, bir eksiklik, belki de bir ihanet vardı... Ama nerede ? Neyse ki kafamı kurcalayan bu soru –yanılmıyorsam- üçüncü sınıftayken elime geçen bir ansiklopedi sayesinde yanıtlandı. Evet, bizim de kendi yazımız, kendi harflerimiz ve hatta yazıtlarımız vardı. Çağlar öncesinde, o devasa devletleri kuran atalarımız elbette ulusunu yazısız bırakmayacak bir kültürün mirasçısıydılar. Yoksa, o kadar geniş topraklara hükmetmek, ticaret yapmak, vergi toplamak, askerleri organize edip yüzlerce kilometre ötede savaşmak başka türlü nasıl mümkün olabilirdi? Orkun Gençleri’nin çalışmalarına ilgi duyan ve onlarla paralel çalışmalar yapan gençlerin çıkarmış olduğu “BOZKURT” dergisinin Mart 2004 itibariyle başlaması kısmet olan TÜRK BUDUNU’NUN “ÖZ” YAZISI – TÜRK TAMGALARI yazı dizimiz Türk Milletinin öz yazısı üzerine olacak.. Yazı dizimizin ilk bölümü benim hikayemden ibaret olarak görülmemelidir. Bu ülkemizde yaşayan bütün Türk çocuklarının ortak kaderidir. Her çocuğa verilen standart bilgilerdir. Türk soylu olan o küçük taze dimağların, o tertemiz kişiliklerin aşağılık kompleksine itilmesinin pek dikkat çekmeyen; ancak, çok önemli bir parçasıdır. Eğitimdeki başlangıç noktasıdır. Siz daha yazısı bile olmayan bir milletin evladı olacaksınız da, ondan sonra Andımızı, İstiklâl Marşını, Atatürk’ün “Türk , öğün, çalış,güven!” ya da “Ne mutlu Türk’üm diyene!” gibi daha pek çok benzerini sıralayabileceğimiz sözlere ya da metinlere inanacaksınız(1). Artık, Türk milleti bunlara inanmıyor. Bugün Türk Milleti, ne kendisine, ne de milletine güveniyor. Kendisine, ait olacağı bir topluluk, bir cemaat ya da bir siyasi görüş arıyor. Önüne serilen seçeneklerin de neredeyse tamamı gayrı milli olduğu için bunların içinde kaybolup gidiyor. Kimileri, AB adı verilen her türlü pisliğin ve ahlaksızlığın mübah olduğu, bizim ne soydan gelen özelliklerimizle, ne dini, ne ahlaki vb... hiçbir özelliğimizle örtüşmeyen bir topluluğa, her ne pahasına olursa olsun girmeye çalışıyor. “Biz, Avrupa Birliği bizden ne bekliyorsa yapacağız!” diye kameralara haykırmaktan çekinmeyen, bir diğer gün “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır’ın yeri büyük.” demeye cesaret edenlere oy verebiliyor. Kimileri ise hâlâ mollacı bir zihniyetle “Arap alemine nasıl entegre olabiliriz?” ya da “Nasıl şeriatı getiririz?” diye hesap yapıyor. Kimisi de nasıl çok kültürlü, çok dinli (=kültürsüz ve dinsiz), hoşgörülü (!?) ve çağdaş bir Türkiye yaratma çabasında... Bu gibi örnekleri –ne yazık ki- uzatmak mümkün. Burada gelmek istediğim nokta, biz daha işin A’sında yanlış yapıyor oluşumuzdur. Daha abeceniz bile millileşmemişken, kendi yazınızdan bile habersiz, aydın geçinerek milliyetçilik yapmaya çalışan sözde aydınlar var. Milliyetçiliği, adını açıkça koymamız gerekirse Türk Milliyetçiliğini, yani Türkçülüğü dahi ılımlı ve ılımlı olmayan gibi parçalara bölenler var. Ayrıntılarına daha sonra gireceğim, ama, kısaca değinmeden geçilmemelidir ki başka abeceleri kullanıyorsanız, başkalarının sözcüklerini de eninde sonunda alırsınız. Zayıf düştüğünüz bir süreçte, aydınlarınızın zihinsel olarak devşirilmesinden sonra, halka yeni bir dil politikası uygulatmak çok da zor değildir. İslamiyet’e girdikten sonra, Arab’ın yazısını “Kur’an-ı Kerîm’in harfleridir.” diyerek, Arap harflerini kutsal sanarak, hızla Farsça ve Arapça kelimeleri dilimize alıp, zaman içerisinde dilimizi bozmadık mı? Şimdi de hızla batı dillerinden, özellikle de İngilizce’den son hızla sözcük transferi yapmıyor muyuz? Geldiğimiz nokta şu: “Kullandığımız yazı bizim değil, kullandığımız kelimelerin bir çoğu bizim değil ya da çeviri Türkçe adı verilen ucube! Varılan sonuç ne? Her dil başka dillerden sözcük alır, bu dili zenginleştirir. Zaten kelimenin telaffuzu değişmiştir, o kelime artık bizim olmuştur. Bu kelimeleri yüzyıllardır kullanıyoruz.” Ne kadar komik ve zavallı bir açıklama. Alın size sömürge bilim adamı yahut aydını ya da yeni tabirle zihinsel devşirmesi! Pekiyi, tüm yukarıda sayılanların altında yatan ve bizi yok olmaya götüren ana fikir : “Türkçe yetersizdir.” Dili yetersiz olanın, kültürü de aşağıdır, aşağılıktır. Sürekli birilerine muhtaçtır. Yönetilmesi gerekir. Devlet kurmaya hakkı yoktur. Belki şimdi bunlar da nereden çıktı diyebilirsiniz? Ama bu emperyalist devletlerin uyguluya geldikleri bir yaklaşımdır. Bu arada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta da düşmanlarımızın yalnızca dilimize saldırmadıklarıdır. Onlar neyimiz var, neyimiz yoksa bir biçimde saldırıyorlar. Ancak bunların içinde en önemlilerinden birisi dil faktörü olduğu için yalnız ona bağlıyorum. Küçük bir öyküden nerelere geldik? Konuyu dağıttık gibi görünse de bundan sonra çeşitli açılardan yaklaşmaya çalışacağımız konumuzun bu sayfalara taşınma nedenine bir nebze de olsa değinmeliydik. Yazı dizimizin sebebi kısaca, Türk Milletinin varoluş savaşıdır. Bir topluluk kendine has değerleriyle ayakta kalır, yaşar. Bunlardan en önemlilerinden biri dildir ve dil bütün olarak ele alınmalıdır. Bir abece değişkeni pek çok sonucu da beraberinde getirir. Ayrıca bir millet kendisini güdüleyecek unsurlarını kaybetmişse, o millet de eninde sonunda dünya üzerinden silinecektir. Bu konuyu gündeme getirmek isteyişimizin ikinci sebebi de kendi yazımızın Türk soyuna yeniden tanıtılarak, soyumuzun milli kimliğine sahip çıkmasını sağlayan bir kasırga yaratmaktır. Şimdi kısaca ele alacağımız konuları sıralayalım: 1. Türk Budunu’nun öz yazısı, Türk tamgaları nedir? 2. Türk tamgaları kimlerce kullanılmıştır? 3. Türk tamgaları ne zaman kullanılmıştır? 4. Türk tamgaları nerede kullanılmıştır? 5. Türk Yazısından geriye yalnızca üç tane yazıt mı kaldı? 6. Bu yazıyı ve tamgaları kim icat etmiştir? 7. Türk tamgalarının özellikleri nedir? 8. Türk tamgalarının öğrenilmesi 9. Abece değiştirmenin ne gibi sakıncaları var? 10. Abece-din-kültür-medeniyet ilişkisi ilişkisi 11. Türk tamgalarının Türk Dil Birliği ve Turan’ın kurulmasında oynayacağı rol 12. Sonuç 13. Çözüm Önerileri: Yapmamız Gerekenler Türk Budunu’nun öz yazısı, Türk tamgaları nedir? Türk Budun’un öz yazısı elbette ne Latin, ne de Arap yazısı... Öyleyse Göktürkçe ve Uygurca mı? Bunlar da ne ? Haydi sokaktan geçerken çevireceğimiz bir gence soralım: “Her halde ölü diller ve yazılar... Tarihin karanlıklarına gömülmüş şeyler canım!” Eğer biraz çalışkansa aşağıdakileri de ekleme şansı vardır: “Göktürk alfabesinde 38 harf var. 4ü sesli, diğerleri sessiz.” Şimdi alın bu insanları da parlak bir gelecek yaratın! Kendi soyunun büyüklüğünü nasıl da ayrıntılarıyla biliyorlar. Milli (mi?) Eğitim Bakanlığı gençlerimizi ne güzel yarınlara hazırlıyor. Onay verdiği tarih kitabında koskoca Orkun Yazıtı ters basılmış. Neden? Kitabın hazırlanma sürecinde harfleri okuyabilen tek kişi yok da ondan. Nasıl olsa kitabı okuyacak öğrenci ve öğretmenler de bu yazıyı bilmiyorlar. Oh ne güzel tesadüf! Öncelikle Uygur yazısından başlayalım. Uygur yazısı ileri derecede işlek, at üzerinde dahi kolaylıkla yazılabilen; ancak, köken olarak bizim olmayan bir abecedir. Suğdak kökenlidir. Buna rağmen Türk Milleti bu abeceyi Anadolu coğrafyasında dahi yüzyıllarca kullanmıştır. Moğol olarak bilinen Cengiz Han’ın(2) kurmuş olduğu devletin resmi yazısıdır. Bunun sebebi de memur sınıfının Uygurlar’dan oluşmasıdır. Ayrıca ondan önce Orta Asya’da en son hüküm süren büyük devlet Uygurlar’ın idaresindeydi. Göktürk yazısına gelince... Bu yazı yahut abece bulunduğu yer esas alınarak Orkun Harfleri olarak anılmış. Yazıtları diken soyu dikkate alanlar ise Göktürk Abecesi demişlerdir. Bu iki adlandırma da tamamen yanlıştır. Bu harfler Göktürk hükümdar ailesi veya onların döneminde icat edilmedi ki “Göktürk Abecesi” olsun. İkinci olarak da Issık Göl civarında bulunan yazı başka bir kavmin miydi ki adı “Orkun harfleri” olsun? Yani işi neresinden tutarsanız tutun sorun yaratıyor. Bu harfler ve yazı apaçıktır ki Türk harfleri ve Türk yazılarıdır. Türkçe’de de harfin karşılığı tamga olduğundan (çıkış yeri, kökeni itibariyle) doğru adlandırılması ise Türk Tamgaları olacaktır ve bütününü anlatmak için Türk Yazısı deyişi kullanılmalıdır. Bundan sonra yazıda kullanılacak terminoloji yukarıda belirtildiği gibi olacaktır. Türk Tamgaları kimlerce kullanılmıştır? Bu yazı, başta Hunlar, Göktürkler, Kırgızlar ve Uygurlar gibi Türk soyunun büyük öbekleri tarafından ve dolayısıyla, basit ve mantıklı bir tümevarımla bütün Türk Milletince kullanılmış olduğunu söyleyebiliriz. Yani bu yazı, tüm Türk boylarına aittir. Göktürk Harfleri adlandırılması bu nedenle yanlıştır. Çünkü bu bölgede eski dönemlere ait başka bir yazı çeşidi görülmediği gibi, Doğu Anadolu’da dahi çok eski dönemlerden kalma bir takım tamgalar bulunmuştur. Bu yazının kullanıldığı dönemde Türk Devletlerinin hükmettiği bölgelerde de Türk soylu olmayan topluluklarca da kullanılmış olması muhtemeldir. Türk Tamgaları ne zaman kullanılmıştır? Kullanıldığı zaman dilimi bilinmeyen bir çağda başlar. Şimdilik elimizdeki en eski örnek Issık Göl civarında bulunan Esik kurganından çıkan üstü yazılı bir tabaktır. Türk Medeniyeti açısından bu basit tabak, yine kurganda bulunan “Altın Elbise”den kat be kat daha önemlidir. Yapılan karbon 14 izotopu testleri, adı geçen kurganın MÖ IV yahut V. yy.lara ait olduğunu ortaya çıkarmıştır. Lakin böylesine eski bir yazı, şaşırtıcı derecede yakın bir tarihte sonlanır. Bu tamgaların bir türevi olan “Sekel Yazısı” 16. yy. Avrupasında dahi, Transilvanya, yani Erdel adını verdiğimiz topraklarda hala kullanılıyordu. 9. yy.da Uygurlar hala Türk tamgalarıyla yazıyorlardı. Moğollara bağlı olmamak için Avrupa’ya (bugünkü Moldavya sınırları içine) yürüyen Kumanlar ise, 13. yy. da dahi Türk Yazısını kullanıyordu. Yazımız büyük bir olasılıkla Uygur Hanedanlığının son döneminde kayboldu. Çünkü, bu dönemde bir yüzü Türk Tamgalarıyla, diğer yüzü Soğdça yazılmış yazıtlarla karşılaşıyoruz. Sonradan, Turan topraklarını tek bir idarede toplamayı bir kez daha başaran Çeñiz Hanedanlığının da resmi yazısı Uygur yazısıydı. Türk Tamgaları nerede kullanılmıştır? Türk tamgaları Avrupa içlerindeki Erdel’den (Transilvanya), Sibirya steplerine; Doğu Türkistan’dan, Doğu Anadolu’ya dek çok geniş bir coğrafyada, yani Türk’ün olduğu her yerde kullanılmıştır. Ek 1 olarak yazının sonuna eklediğim “Türk Tamgalı Yazılar” çizelgesi Hüseyin Namık ORKUN’un dört cilt halinde yazdığı “Eski Türk Yazıtları” kitabındaki yazıtların/yazıların sıralamasıdır. İlk bulunan yazıtların yerlerini bu çizelgede bulabilirsiniz. Türk Yazısından geriye yalnızca üç tane yazıt mı kaldı? Yine adı geçen eserin 625. sayfasında H.N. ORKUN’un kendi ifadesiyle “Orta Asya daha yüzlerce Türk eseri ile doludur. Rus araştırıcıları her fırsatta yeni eserlerle karşılaşmaktadırlar.” Bu sözlerin 1940 yılında söylendiğini göz önüne alırsak, günümüze kadar bunlara pek çoğunun daha eklendiğine kanaat getirmek mümkün. Prof. Dr. Osman Fikri SERTKAYA hocamızın yönetiminde, Orkun Yazıtlarının civarında yapılan arkeolojik çalışmalarda, Türk Tamgalı eserlerin onlarcasına kolaylıkla erişilmiştir. Keşke sivil toplum ve siyasi partiler bu çalışmaların ne kadar değerli olduğunu bilse ve hakkettiği desteği verse... Tabii ülkenin göz göre göre elden gittiği bu devirde ne kadar iyimser bir yaklaşım?! Türkçü Kandaşlarım, Yazı dizimizin birinci bölümü burada sona eriyor. Önümüzdeki ay yazımızın kökenine, kimler tarafından icat edildiğine ışık tutmaya çalışacağız. Tamgaların Türklerce icat edildiğini kanıtlayabilmek amacıyla Türk Yazısının özelliklerini inceleyeceğiz. Yazımızı inceleyince onu öğrenmenin ne denli kolay olduğunu göreceksiniz. Çünkü her özellik, Türk tarafından ve Türk(çe) için yapılmıştı. Bu parolanın içeriğini anlatan eksiksiz bir örnek... Eminim yazımızı merak ediyorsunuz. Öyleyse yöresine gidin ve Türk Yazısını, Türk Tamgalarını tanıyın. Türk yazısı karakterlerini ve sağdan sola yazma programını yükleyin ve yazıya az da olsa göz aşinalığı kazanın. Atalarımız neler demiş, bir kez daha okuyun. Dipnotlar: 1.Gerçi bugün gelinen noktada on, on beş yıl önceki gibi milli bir bakış açısıyla öğrenci yetiştirilmediği de açık... Bu gibi şeyler de faso fiso cinsinden, kırk yılın başında, bir ihtimal Müfettiş Bey sorabilir diye şöyle bir üzerinden geçiliyor. Artık önemli olan, Türk çocuklarına daha ilkokul sıralarındayken “Nasıl tarzan şivesiyle Amerikanca öğretebiliriz?” sorusuna yanıt aramaktır. 2. “Cengiz” kelimesi “Çengiz”in bozulmuş halidir. Moğol boylarındaki çèt ses dönüşümünü dikkate alırsanız: ÇengizèTengiz. Eski Türkçe’de ve bugün hala halk ağızlarında yaşayan “nazal n” sesi transkripsiyonda ñ=ng olarak gösterilir. Yani İstanbul ağzındaki söyleyiş ng=ñèn biçimindedir. O zaman Çengiz’in bugünkü söyleyişi TenizèDeniz’dir. Baştaki yumuşama Anadolu şivelerinde görülen bir ses olayıdır. |
| | |
| | #2 |
| Yeni Üye ![]() | sen nerden buldun bunu |
| | |
| | #3 |
| Yeni Üye ![]() | Foruma Yenİ Katildim Tam Anlamadim Ama Galİba BİŞeyler Yazmam Lazim |
| | |
![]() |
| Bu konuyu aşağıdaki sitelere kaydet |
| Etiketler |
| tamgalari, 8211, yazisi, 8220oz8221, budunu8217nun, turk |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
| ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| CEM YILMAZ’DAN “GORA” SÜRPRİZİ!.. CEM YILMAZ, GORA’NIN “TERSİNİ” ÇEKİYOR!.NASIL YANi | bjk1903carsi | Magazin | 2 | 25.10.07 01:33 |
| Erol KÖse’nİn “ben Bu Olaylara İnanmiyorum. Yelİz’e Ayinin Falan SaldirdiĞi Yok.” AÇi | bjk1903carsi | Magazin | 0 | 18.10.07 10:01 |
| “Ayşe’nin Bulut Projesi” | yalnızlar rıhtımı | Edebiyat ve Kitap | 0 | 07.09.07 19:20 |