Türk Büyükleri ve Türk tarihi

Türk Büyükleri bölümünde yer alan bu konu makif tarafından paylaşıldı.

  1. makif

    makif Arkantos

    Hoca Ahmet Yesevİ
    Türk tasavvuf geleneğinin hareket noktası "Pîr-i Türkistan" Hoca AhmedYesevî, Güney Kazakistan'da Çimkent şehrine 7 km., bugün Türkistanadıyla tanınan Yesi şehrine 157 km. uzaklıktaki Sayram kasabasındadoğmuştur. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. 73 yıl yaşadığı ve1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüş ışığında, 1093yılında doğduğu ortaya çıkar.

    Babası Sayram'ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara SaçAna'dır. Halkın inanışı, İbrahim Şeyh'in soyunu Hz. Ali'ninoğullarından Muhammed el-Hanefî'ye çıkarır.

    Ahmed Yesevî, ilk öğrenimini yedi yaşında iken kaybettiği babasıİbrahim Şeyh'ten alır. Babasının vefatından sonra ise, onun eğitiminimenkıbelerin Hz. Peygamber'in talimatıyla bu iş içingörevlendirildiğini söyledikleri Şeyh Arslan Baba üstlenir ve AhmedYesevî'nin manevî babası olur. Arslan Baba'dan tasavvufla ilgili ilkbilgileri alan Ahmed Yesevî, onun vefatından sonra yine onun öncedenverdiği işarete uyarak dönemin ilim ve irfan merkezi olan Buhâra'yagider.

    Ahmed Yesevî, muhtemelen 27 yaşlarında iken, Buhâra'da, devrin öndegelen mutasavvıf ve bilginlerinden olan Şeyh Yûsuf Hemedânî'ninöğrencisi ve müridi olur. Yûsuf Hemedânî, eğer deyim yerinde ise,"gezginci bir şeyh"tir. O, çoğunlukla Buhâra'da ikamet etmekle beraberMevr, Semerkanî, Herat gibi önemli merkezleri dolaşarak halkı Allahyolunda hizmete çağırır, dinî açıdan aydınlatır ve özellikle dîninözünün ve temel amacının, insanın ahlâkî açıdan olgunlaşması olduğunusöylerdi .

    İşte Ahmed Yesevî de hocası Yûsuf Hemedânî'den dinî ve tasavvufîbilgileri onunla birlikte gezerek, görerek ve yaşayarak öğrenmiş veöğrendiklerini de yalnız Türkistan'a değil, bütün Türk dünyasına güzel,sâde ve saf Türkçesiyle vermiş ve öğretmiştir. Nitekim o, şeyhi YûsufHemedânî'nin vefatından sonra onun dergâhında halîfelik postuna oturmuşve bir süre Buhâra'da Şeyhinin görevlerini üstlenmiştir. Daha sonraYesî'ye dönen Ahmed Yesevî, vefat tarihi olan 1156 yılına kadar burayımerkez edinmiştir.

    Yesî, artık Hoca Ahmed Yesevî'nin görüşleri ve eğitimiyle aydınlananhareketli bir kent haline gelmiştir. Çünkü Türkistan'ın hemen hemen heryerinden öğrenci gelmiş ve Hoca Ahmed Yesevî'nin irşad halkasınagirmişlerdir. Yesevî ocağında öğrenimlerini tamamlayan genç-yaşlıYesevi müritleri, Türkistan'dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türkyurtlarında Hoca Ahmed Yesevî'nin saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş"hikmet"lerini terennüm ettiler ve eski Türk inanışlarınınkalıntılarını İslâmiyetle uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitabîdinin emirlerini tam olarak yerime getiremeyen henüz müslüman olmuşinsanlara İslâm'ın sıcak, samimî, hoşgörü, tanrı ve insan sevgisinedayalı gerçek güzel yüzünü tanıttılar. Böylece Hoca Ahmed Yesevî'nindînin özünü tam olarak yakalamış aydınlık görüşleri, çok kısa sürede ,bütün Türk illerine yayıldı.

    Hoca Ahmed Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun bozkırlardaat koşturan yan göçebe insanlar olduklarını; kadın-erkek, yaşlı gençhareketli ve kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılıve mücadeleli bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Buinsanlara o, kılı kırk yaran fıkıh kuralları içinde ve Arap -Acemkültür çevresinin etkileriyle boğulmuş karma karışık bir İslâm yerine,samimî ve sarsılmaz bir îman anlayışım telkîn eden dinî ve ahlakîkuralları Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde; kendi dilleriyleve onların seviyelerine uygun bir üslûpla sunmanın başarısının temeliolacağımı görmüştür. Onun için de Türk boylarının halk edebiyatındanalınmış şekillerle insanlar arasında, dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı,dünyayı Tanrı ve insan sevgisi ile kucaklamayı, yine Kur'an'dan aldığıilhamla öğretti.
    BÜyÜk TÜrk Tarİhİ
    Türklerin Ana yurdu
    Türklerin Tarih sahnesine ilk çıktıkları bölge, yani Türklerin anayurdu üzerine çeşitli görüşler vardır. Maddî kültür unsurları, dilhususiyetleri ya da tarihî realite bakımından konuyu değerlendirenbilim adamları, Orta Asya'daki çeşitli kültür çevrelerini Türklerin anayurdu olarak kabul ederler. Esas itibariyle, bu yöndeki ilk çalışmalarbatılı bilim adamları tarafından ortaya konmuştur. Gerçekte XIX. yüzyılsonlarıyla XX. yüzyıl başlarında başlatılan araştırmalarla, batı kenditarihinin köklerini aramaya koyulmuş, fakat neticede, hiç hesabakatmadıkları bir milletin yani Türklerin, kendilerine has kültür vemedeniyetleriyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu gerçek karşısında,batılı bilim adamları yoğun çalışmalarda bulunmuşlar ve Türklerin tarihsahnesine çıktıkları yer ve zaman hususunda çeşitli nazariyelersunmuşlardır. J. Klaproth (1824), J. Von Hammer (1832), W. Schott(1836), M.A. Castren (1856), A. Vambery (1885) ve E. Oberhummer (1912)gibi ilk âlimler Altaylar ve çevresini Türklerin ana yurdu olarakgösterirken, W. Koppers (1937), W. Radloff (1891), G.J. Ramstedt(1928), L.Ligeti (1940) ve K.H. Menges (1968) gibi dilci ve tarihçilerAltaylar'ın doğusu ve Kadırgan Dağlarına kadar olan bölgelerde Türk anayurdunu aramışlardır ve bu görüşü ünlü Türkolog Barthold dadesteklemektedir.

    J. Strzygowsky (1935), O. Menghin (1937), İ. Zichy gibi sanat ve kültürtarihçileri ise Altaylardan Urallar'a kadar uzanan sahaya sıcakbakmışlardır1. Bu görüşleri değerlendirerek ana yurdun coğrafîsınırlarını tespit etmek mümkündür. Ancak araştırmalarda belirtilen vearkeolojik bulguların yer aldığı daha belirli ve dar bir bölgeyi anayurt olarak tespit etmek ve kabullenmek hem zor hem de sakıncalıdır.Çünkü dinamik ve hareketli bir kavim olan Türkler, en eski devirlerdenitibaren geniş bir alana yayılmışlar ve kültürlerini buralaragötürmüşlerdir. Atı ehlileştirerek âdeta onunla bütünleşen Türkler,konar-göçer yaşantılarını bozkır coğrafyasında hâkim kılmıştır. Busebeple daha geniş çerçevede düşünülecek olursa, Türklerin ana yurduOrta Asya bozkırlarıdır, Orta Asya'nın sınırları doğuda Baykal gölündenBatıda Hazar ve Ural dağlarına; kuzeyde Sibirya bozkırlarından güneydeTanrı dağları ve Gobi çölüne uzanmaktadır. Bu coğrafyanın, bütün dünyatarafından kabul edilmiş siyasî adı ise Türkistan'dır. Türkistan'daKonar göçer bozkır medeniyetinin M.Ö. devirlere giden pek çok kültürçevresi yer alır. Sovyet İmparatorluğu'nun dağılmasıyla istiklâllerinikazanan Türkistan'daki Türk Cumhuriyetleri ve topluluklarına aittopraklarda yapılacak incelemeler Türklerin tarih sahnesine çıkışlarınadair yeni belge ve bulguları, elbette ki, gün yüzüne çıkaracaktır.Dolayısıyla Türk ana yurdunu Orta Asya'da dar bir bölgeye sıkıştırmakhem tarih ve kültür birliğini muhafaza etmek hem de ilmî gerçekleraçısından doğru değildir. Nitekim aşağıda gösterilen Türk kültürçevrelerinin zenginliği de buna delâlet eder.

    Ana yurtta yer alan ilk kültür çevreleri: Arkeolojik kazılar vearaştırmalar Orta Asya medeniyetininM.Ö. V. bine kadar uzandığınıgöstermektedir. Batı Türkistan'da, bugünkü Aşkabat çevresinde yapılankazılarda, M.Ö.V. bine ulaşan yerleşme merkezleri bulunmuştur. Anavkültürü olarak bilinen bu medeniyetin kimlere ait olduğu kesinlikkazanmamış ise de Türklerin bu bölgedeki varlıklarının ilk izleriniyansıtabileceği düşünülen ipuçlarını vermesi açısından Anav önemli birmerkezdir .

    Proto-Türklere ait olduğu hemen hemen aşikar olan ilk kültür çevresiAltay-Sayan dağlarının kuzey batısında yer almaktadır. M.Ö. III. binbaşlarına ait bu eski kültüre Afanasyevo kültürü denilmektedir. Bukültürün en büyük özelliği Türk sosyal hayatının ilk örneğiniyansıtmasıdır. Bu kültürde atın ehlileştirildiği ve koyun beslendiğigörülmektedir. Ayrıca toprak kaplar, bakır ve tunçtan yapılmış çeşitlisilâh ve süs eşyaları da bulunmuştur.

    Bu kültürün devamı olan Andronovo kültürü ise Altaylardan, Uraldağları-Aral gölü çevresine kadar yayılmıştır. (M.Ö.1700-1200). Bukültürde tunçtan ve altından eşya yapımının geliştiği bilinmektedir.Andronovo kültürü özelliklerini yansıtan diğer bir kültür iseYenisey-İrtiş çevresinde yer alan Karasuk kültürüdür (M. Ö.1300-800).Tuva ve Abakan bozkırları ile Baykal gölü havzasında bulunan hayvanfigürlü kaplar ve silâhlar bu kültürlerde benzerlik gösterir.

    Karasuk kültürünün en büyük özelliği demirin işlenip, silâh yapımındakullanıldığı ilk kültür olmasıdır. Bu kültür çevresinde insanlar keçeçadırlarda yaşayıp, tekerlekli arabalar kullanıyorlardı. Minusinsk veAbakan bölgesinden Altaylara uzanan bölgede Tagar kültürü olarakbilinen ve M.Ö.700'e tarihlenen buluntularda demir işçiliğinin nadirörnekleri yer almaktaydı. Ayrıca M.Ö. 3.yüzyıla ait, Orhun ve Selengaboylarına değin uzanan Pazırık kültürü, binlerce yıllık Türk kültürününHun çağına nasıl ulaştığını gösterir. Bütün bu buluntular Türkcoğrafyasının tabiî sınırlarını tespit etmek açısından da büyük biröneme sahiptir.

    Orta Asya'daki Türk kültür çevrelerinde, kurganlarda bulunan bazıeşyalar, Türklerin çok eski zamanlardan beri konar göçer hayata has birkültür geliştirdiklerini aşikâr kılar. Av ve savaş aletleri, demir vederiden çeşitli eşyalar ve at ile kurt ağırlıklı hayvan figürlü kaplar,bu yaşayışın temel hususiyetlerini bizlere gösterir. Nitekim Türklereait menşe efsaneleri ve Ergenekon Destanı gibi mitolojik olaylarda dabu motifler ön plândadır. Dolayısıyla, maddî buluntular ve Türkmitolojisi, Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer ve zaman hususundatamamen uygunluk arz etmektedir.

    Yukarıda belirtmeye çalıştığımız bu büyük coğrafyada yaşayan Türkdevlet ve topluluklarının varlığı, aynı zamanda onların büyük birtarihe ve kültüre de sahip olduklarının açık bir delilidir. Her nekadar yaşanılan topraklar çok geniş ve dağınık gibi görünüyorsa da,aslında bütün Türk kavim ve topluluklarını birbirine bağlayan ortak birtarih ve kültür daima var olmuştur. Dolayısıyla, Türk tarihini birbütünlük içerisinde ele almak ve değerlendirmek şarttır. Bu açıdandeğerlendirildiğinde kurulan her Türk devleti birbirinin devamındanibarettir. Ayrı coğrafya veya zamanda ortaya çıkmış olsalar veya ayrımedeniyet dairesinde yer alsalar bile, Türk tarihinin, anlayışının veyaşayışının ortak değerlere sahip olduğu unutulmamalıdır.

    Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanlığı forsunda ifade edilenortadaki güneş (Türkiye Cumhuriyeti) ve çevresinde halka oluşturan 16yıldız (tarihte kurulmuş olan Türk devletleri), bu birliği sembolizeetmektedir. Elbette Türklerin kurduğu devlet sayısı 16 değildir.Türkler tarih boyunca irili ufaklı yüzü aşkın devlet kurmuştur. Hattacumhurbaşkanlığı forsunda belirtilen Türk devletlerine ait bazıbayraklar, tarihî kayıtlarda geçen bazı işaretlerden yola çıkılarakçizilmiş, sembolik bayraklardır. Ancak asıl önemli olan husus bu devletve bayraklarla ifade edilen "tarih ve kültür birliği"nin devletimiztarafından resmen kabul ve teyit edilmesidir. Aşağıda, aralarında 16Türk devletinin bulunduğu, tarihî silsile içerisine yaşamış ilk Türkdevletleri ve toplulukları özetlenmiştir.
    ASYA HUNLARI
    Ana vatan coğrafyası içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti HunDevletidir. Çin kaynaklarında Hiung-nu diye adlandırılan Hunlar ileilgili ilk bilgiler M.Ö. I. bin yıllarına kadar çıkmaktadır. Ancak Çinkaynaklarındaki bilgiler, Hunların güçlenmeleriyle birlikte M.Ö. IV.yüzyılın sonlarına doğru artmaktadır. Bu tarihlerde Hunlar, Ötügenmerkez olmak üzere Orhun bölgesi ve Altay dağları civarındaoturuyorlardı.

    M. Ö. III. yüzyılın ikinci yarısına doğru Hiung-nu yani Hun boylarınınÇin üzerindeki baskıları iyice artırmıştır. Çinliler, kuzeyden gelensaldırılara karşı, çok eski devirlerden itibaren kuzey sınırı boyuncasavunma duvarları yapmaya başlamışlardı. Nihayet artan Hunsaldırılarına karşı, sınırdaki bu duvarların birleştirilmesi M.Ö. 214yılında tamamlanmış ve meşhur Çin Seddi ortaya çıkmıştır.Hunlarınbilinen ilk hükümdarı, Şanyü ûnvanını taşıyan, Tuman (Teoman)dır.Hunlar, Tuman zamanında güçlü bir siyasî birlik olarak ortayaçıkmışlardır. Tuman, oğlu Mete ile giriştiği siyasî mücadeleneticesinde ortadan kaldırılmıştır (M.Ö. 209). Çin kaynaklarının Mete(Mao-tu) adını verdikleri bu büyük hakanın adının Türkçe karşılığının,Bagatur veya Bahadır gibi bir ad olduğu sanılmaktadır. Mete, Huntahtının meşru varisi olmasına rağmen, üvey annesinin kışkırtmasıyla,babası tarafından Hunların düşmanı olan Yüeçilere rehin olarakverilmişti. Buradan kaçmayı başaran Mete, babasına karşı mücadeleyegirişti.

    Demir bir disiplin altında yetiştirdiği ordusuyla babasını yenerekortadan kaldırmıştır. Böylece M.Ö.209 yılında Hun çağının en parlakdevri olan Mete devri de başlamış oluyordu. Bu tarihî olay "Oğuz KağanDestanı"nda, Oğuz Kağanın babasıyla yaptığı mücadeleye ilhamolmuştur.Devleti yeniden eşkilâtlandıran Mete, doğudaki Moğol-Tunguzkabileleri birliği Tung-hular'ın ısrarlı toprak taleplerine savaş ilekarşılık verip onları perişan ettikten sonra, güney-batıya dönerek,İpek Yolu'na hâkim durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri dahabatıya sürdü. Ardından Çin topraklarına giren Mete, Çin İmparatoruKao-ti'nin 320 binlik tamamı piyadelerden oluşan ordusunu, Turantaktiği ile çember içine aldı. İmparator, ancak Hunların bütünşartlarını kabul ederek kendisini ve ordusunu kurtarabilmiştir(M.Ö.201)Yapılan anlaşmaya göre Çin İmparatoru, Hunların yaşadığı bütüntoprakları Hun devletine bırakmayı, yıllık vergi yanında yiyecek veipek vermeyi kabul etmek zorunda kalmıştır.

    Bir süre sonra Mete, Isık göl etrafında oturan Vusunları hâkimiyetialtına aldı. Böylece devletin sınırları, doğuda Mançurya'dan batıdaAral gölüne, kuzeyde Sibirya'nın içlerinden güneyde Çin Seddi veTibet'e kadar uzanmış oluyordu. Mete bu sınırlar içinde yaşayan bütünkonargöçer kavimleri bir bayrak altında toplamış ve M.Ö. 177'de Çinhükümdarına yazdığı mektupta "Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu"diyerek millet olma şuuruna güzel bir örnek vermiştir. Büyük Hun HakanıMete'nin yönetim ve askerlik alanında yaptığı düzenlemeler, Türk devletgeleneğinde önemli bir başlangıçtır.

    Sonradan kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerindeyeşereceklerdir. Mete M.Ö. 174'te ölünce yerine oğlu Kiyük geçti.Kiyük, Tanrı dağları civarını ellerinde tutan Yüeçiler'i, kesin olarakmağlûp ederek, batıya sürmüş, Yüeçilerin batıya göçü ise BatıTürkistan, Afganistan ve Hindistan için önemli sonuçlar doğuracak olanbir kavimler hareketine sebep olmuştur. Mete'nin Çin ile yaptığıanlaşma, onun döneminde de devam etmiş ancak M.Ö.166 yılında Çin'e birsefer düzenlemiştir.

    Kiyük'un ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasını değiştirerek,Hunlara üstünlük sağlamak için büyük reformlara girişmiş ve ordusunuHunları örnek alarak yeniden tanzim etmiştir. Ayrıca Hun siyasîbirliğini içten parçalamak maksadıyla iç mücadeleleri ve bazı kavimlerikışkırtmıştır. Bu faaliyetlerinin sonuçlarını almakta gecikmeyen Çin,Kiyuk'un oğlu Kun-şin (M.Ö.160-126) devrinden itibaren inisiyatifi elegeçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine giren Hun akınları kuzeydedurdurulurken, Çin'in karşı saldırıları ile İpek Yolu üzerindekimemleketler de birer birer elden çıkmaya başlamıştır. İpek Yolu'nunkontrolünün Çinlilerin eline geçmesi Hunlar için tam bir yıkım olmuş,iktisadî ve siyasî bakımdan yaşanan zorluklar Hunların ikiyebölünmesiyle neticelenmiştir. M.Ö. 58 yılında tahta çıkan Ho-han Ye'ninsıkıntıları aşmak için Çin'e tâbi olunması gerektiği fikrini savunmasıve bunu şerefsizlik sayan kardeşi Çi-çi'nin ona karşı çıkması üzerineHunlar ikiye bölündüler.

    Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip, halkının bir kısmını Çin'in kuzeysınırındaki Ordos'a gönderirken, Çin'e bağlanmayı kabul etmeyen Çi-çi,kendine bağlı boylarla batıya çekildi (M.Ö.54 ) ve Çu-Talas boylarındabağımsızlığını ilân etti. Çi-çinin kurduğu Batı Hun Devleti fazlaömürlü olamadı. Çi-çi, Talas ırmağı boylarında kurduğu şehirdekalabalık Çin ordularının muhasarasına maruz kaldı. Meydan savaşınaalışkın olan Hun ordusu, kale savunmasında başarılı olamayarak,Çinliler tarafından imha edildi (M .Ö. 38) ve böylece batıdaki Hundevleti yıkılmış oldu. Çin'e bağlanan Hunlar da kısa bir süre içingüçlenmişlerse de M.S.48 yılında bu devlet de kuzey ve güney olmaküzere ikiye bölünmüştür. Kuzey Hunları, batıdaki Hunlarla birleşirken,Güney Hunları Çin sınırına yerleşmiş ve M.S.216 yılına kadarvarlıklarını sürdürmüşlerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boyhâlinde teşkilâtlanan Hunlar, gittikçe

    çoğalarak siyasî bir güç oluşturmuşlar ve nihayet 4.yy'dan itibaren,Çin'deki iç savaşlardan da yararlanarak, Kuzey Çin'de dört devletkurmuşlardır:

    1-Kuzey Çin merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329)

    2-Kuzey-doğu Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351)

    3-Kansu'da, Kuzey Liang devleti (401-439)

    4-Ordos'ta, Hsia (407-431)

    Bu Hun devletlerinin ortak özelliği, hâkimiyetlerini Çin'in tamamındameşru kılmak maksadına sahip olmaları ve bu nedenle de Çin isimleriniseçmeleridir.Nitekim devlet anlayışı ve yaşayış bakımından bu devletlerHun karakterini muhafaza etmişlerdir.
    AVRUPA HUNLARI
    Hunların batıya yönelişleri, Çu-Talas boylarında devlet kuran Çi-çi Hanile başlar ve M.S. II. yüzyıldan itibaren yoğunlaşır. Doğuda Çin'in veMoğol kökenli kavimlerin baskısı Hunların bir kısmını Çin içlerineyöneltirken bazı Hun boylarının da batıya göçmelerine sebep olmuştur.Ayrıca kuraklık ve kıtlığın baş göstermesi ile ağırlaşan hayatşartları, batı da Hun nüfusunun hızla artmasına yol açmıştır. BöyleceHun kitleleri batı Türkistan'da birikmeye başlamışlardı. Bu Hunbirikintilerinin bir kısmı, sonradan İran'a ve Hindistan'ın kuzeyineinerek Akhun devletini kuracaklardır. Bazıları da, Güney Rusya'ya doğruyöneleceklerdir. İşte Avrupa Hunlarının ortaya çıkmaları veyayılmaları, Türkistan'daki bu kavimler hareketine dayanıyordu.

    Batıya kayan Hun kitleleri IV. yüzyılın ortalarına doğru siyasî birbirlik kurarak, Alanlara ait toprakları ele geçirmiş ve İtil(Volga)kıyılarına ulaşmışlardır. Hunlar başlarında Balamır olduğu hâlde önceDon-Dinyeper nehirleri arasında yaşayan Ostrogotlar'ı ağır biryenilgiye uğrattılar(374) ve ardından ileri hareketlerine devam ederek,daha batıda yer alan Vizigotlar'a ağır bir darbe vurdular(375).Hunların harekete geçirdiği İran, Slâv, Germen menşeli çeşitlikavimlerin birbirlerini yerlerinden atmak suretiyle batıya doğru hızlaakan büyük bir Kavimler Göçü böylece başlamış oluyordu.

    Bir yüzyıl kadar devam eden Kavimler Göçü, Avrupa ve dünya tarihîaçısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu göçler neticesinde Romaİmparatorluğu sarsılmış, 395 yılında ikiye ayrılmış, 495'te ise batıRoma yıkılmıştır. Bu olaylar Orta Çağ'ın başlangıcı olarak kabuledilmiştir. Çünkü bu dönemle beraber, Avrupa'da "feodalite" merkezîimparatorlukların yerini almış, bugünkü Avrupa'nın siyasî ve etnikyapısı bu dönemde şekillenmiştir. Hunların gelmesiyle Avrupa'da atlıbirlikler önem kazanmış, süvari silâh ve kıyafetleri Hunlardanesinlenmiş ve belki de Orta Çağ Avrupasının şövalye tipi, Hun Alplerineöykünülerek oluşturulmuştur.

    Hunlar, Ostrogotları önlerine katarak, kısa bir süre sonra Karadeniz'inkuzeyindeki Tuna ve Tisa nehirleri arasındaki verimli ve stratejikbölgeleri ele geçirirler. Burası, Karadeniz' in kuzeyinden Türkistan'akadar uzanan uçsuz bucaksız bozkırların son halkasıdır. Ayrıca bubölge, Avrupa'nın önemli yollarının kavşak noktası durumundaydı.Hunlar, Avrupa'nın içlerine kadar akınlar yapmış olmalarına rağmen bubölgeyi, uzun yıllar devletlerinin ağırlık merkezî olarakkorumuşlardır. M.S.400 başlarında Balamir'in oğlu Uldız(Yıldız)'ınTuna'da görünmesiyle Kavimler Göçü'nün ikinci büyük dalgası da başlamışoluyordu .

    Yine bu devirde Attila'nın son zamanlarına kadar takip edilecek olanHun dış siyasetinin esaslarının belirlendiğini görüyoruz. Bu esasları;Doğu Roma'nın baskı altında tutulup, Batı Roma ile iyi ilişkilerindevam ettirilmesi şeklinde özetleyebiliriz. Nitekim Roma için büyük birtehlike oluşturan, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan birtakımGermen kavimlerini bir araya getiren Radagais ancak Hunlar sayesindeortadan kaldırılabilmiştir.

    Uldız birkaç defa Tuna'yı geçmiş, ç****iz kalan Bizans, barış istemekzorunda kalmıştır. Uldız 410 yılında ölmüştür. Diğer Türk devletlerindegördüğümüz ikili devlet düzenini Avrupa Hunlarında da görüyoruz. UldızBatı Hun ülkelerinin hükümdarı iken Karaton ise doğuda hüküm sürüyordu422 yılı Avrupa Hunları için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu tarihteHunların başında Rua, Muncuk, Aybars, Oktar'dan oluşan Hun hükümdarlıkailesinden dört kardeşi görüyoruz. Attila'nın babası olan Muncuk erkenöldüğü için Rua merkezde, diğer iki kardeş de doğu ve batı kanatlarındabulunuyorlardı.

    Attila Devri: Doğduğu yer olan Etil=İtil (Volga)'den ismini alanAttila, 39-40 yaşlarında amcası Rua'nın yanında devlet işlerindeyetişmiş olarak hükümdar oldu. Başlangıçta kardeşi Bleda ile Huntahtını paylaşan Attila, 445'te kardeşinin ölümü üzerine tek başınahükümdar olacaktır. Daha önce ağır barış şartlarları ile Attila'nıngazabından kurtulan Bizans'ın barış şartlarına uymaması üzerine Hunorduları Tuna'yı geçip Trakya'da İki kol hâlinde ileri harekâtlarınadevam ettiler. Bizans başkentini kuşatmak üzere Büyük Çekmece'ye kadarulaştıklarında dehşete düşen Bizans'ın barış talebi çok ağır şartlarkarşılığında kabul edildi. (447).

    Bu tarihten sonra, Batı Roma'ya karşı izlenen Hun dış politikasında birdeğişiklik gözlenmektedir. İyi ilişkilerin yerini savaş almıştır.Attila, Galya (bugünkü Fransa) üzerine yürüyüp karşısına çıkan çokkalabalık Roma ordusu ile ilk çağın en büyük meydan savaşlarındanbirini yapmıştır (451). İstediği sonucu alamadığı bu savaştan hemen biryıl sonra İtalya üzerine yürüyecektir(452). Papa Büyük Leonid****indeki Roma elçilik heyetinin ricaları üzerine Po ovasından geridönen Attila, 453 yılında anî olarak vefat etti. Attila'nın bubeklenmedik ölümü üzerine hem Bizans hem de Batı Roma İmparatorluğurahat bir nefes alma imkanına kavuşmuştur.

    Attila'nın ölümünden hemen sonra, pek az sayıdaki Hun idarecitabakasının hâkimiyeti altında yaşayan yabancı kavimler ayaklanırlar.Attila'nın oğulları arasında çıkan taht kavgalarıyla zayıflayan devletkısa bir süre sonra parçalanır. Hunların bir kısmı Karadeniz'inkuzeyine sığınmışlar, bir kısmı ise yabancı kavimler arasında eriyipgitmişlerdir. Ancak Attila ve Hunları hafızalardan silinmemiş,haklarında üretilen efsanelerde, edebiyat eserlerinde, müzikeserlerinde yaşamaya devam etmişlerdir. Otoritesi ve yöneticilikkabiliyeti ile Attila, her zaman örnek alınmıştır.
     
  2. Hasan Şeref İlhan

    Hasan Şeref İlhan Harbi Aktif Üye

    Paylaşım için teşekkürler:brv: