Turistlik Gezilecek Yerler Kaz Dağları

Turizm bölümünde yer alan bu konu rüyam tarafından paylaşıldı.

  1. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Kazdağları, Anadolu yarım adasının kuzeybatısında yer alan, Biga yarım adasının en yüksek dağıdır. Eğe Bölgesi ile Marmara bölgesini birbirinden ayırır, Kazdağları Çanakkale ve Balıkesir sınırları içerisinde kalmaktadır. Edremit körfezinin kuzeyini takiben, kuzey doğu-güney batı yönünde 60 – 70 km. uzunluğunda olan Kazdağları, batıda Dede dağı, ortada Kazdağı, doğuda Eybek dağı, kuzeydoğuda Gürgen, Kocakatran, Küçükkatran ve Susuz (Sakar dağı) dağlarından oluşur.

    60 – 70 km.lik Kazdağları zincirinin ortasında yer alan Kazdağı’nın, güneyi Edremit Körfezi, doğusu Zeytinli çayı, kuzeyi Kara Menderes Çayı, batısı Altınoluk yerleşiminin batısı (Damla Tepe) ile çevrili olan 21 452 hektarlık alanı, 17.04.1993 tarih ve 21555 sayılı resmi gazetede yayınlanan 93/4243 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Kazdağı Milli Parkı olarak ilan edil. Kazdağı milli parkı Balıkesir iline bağlı Edremit ilçesi sınırları içerisindedir.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  2. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Kazdağlar'ının Coğrafi Özellikleri

    Yer küre yaklaşık 4,5 milyar yaşındadır. Kazdağlarının bulunduğu yer, yaklaşık 200 – 300 Milyon yıl önce sığ bir deniz iken killi kumtaşları, kireçtaşları burada çökelmiş, bunlara mağma’nın yeryüzüne çıkamadan soğuması ile oluşan granit ve benzeri mağmatiklerle, yeryüzüne ulaşan volkanların getirdiği lavlarda eklenmiş. Dünyayı etkileyen geniş jeolojik olaylar neticesinde bu karışım 10-20 km ‘ye ulaşan derinliklere gömülmüş. Üzerindeki ağır yük ve yerkabuğunun içindeki yüksek ısı nedeniyle başkalaşıma uğramış. İlk özelliklerini yitirmelerine rağmen daha dayanıklı ve daha güzel görünümlü mermerleri,gnaysları ve amfibolit-şistleri oluşturmuşlar. Yine dünyayı etkileyen geniş jeolojik olaylar neticesinde üstündeki örtünün kalkmasıyla yeryüzüne ulaşmış. Yaklaşık 5 milyon yıl önce bu yapının bir kısmı çökerek sular altında kalmış ve Edremit körfezini, bir kısmı da yükselerek kazdağları’nı meydana getirmiştir.
    Kazdağları bölgesinin hızla yükselmeye başlaması neticesinde, yamaçlarda dereler oluşmaya başlamıştır. Park sınırları içerisinde sayılamayacak kadar çok küçük dere, 30 yakın akarsu tespit edilmiştir. Bunların en önemlileri Zeytinli çayı, Kızılkeçili çayı, Güre çayı, Kuru dere, Manastır çayı, Ihlamur dere, İskele deresi ve Şahin deresidir.

    [​IMG]

    Bu dereler milli park sınırları içerisinde doğmakta, kollar halinde beslenerek güneyden Edremit körfezine dökülmektedir. Bu kolların en önemlileri Zeytinli çayını besleyen Ayı deresi, Alan deresi , çeyiz deresi, ve Kaklık dere, Manastır çayını besleyen Zığın dere, Şahin dereyi besleyen Bıçkı dere ile Güre çayını besleyen Pınarbaşı deresi dir.
    Mermer, Gnays, mikaşist, amfibolit gibi metamorfik kayaçlardan oluşan Kazdağı kütlesinin zirveler düzlüğü ile kıyı şeridi arasında kalan güney yamaçları dereler tarafından oldukça dar ve derin olarak yarılmışlardır. Manastır çayı ve Şahin deresi kendi adları ile anılan Manastır çayı kanyonunu ve Şahindere kanyonunu oluşturmuşlardır.
    Homerosun ilyadasında bin pınarlı ida olarak adlandırılan Kazdağlarında sayısız pınarlar bulunmaktadır bunlardan en önemlileri, Ayı deresine karışan Kırlangıç pınarı, Arıtaşı mahallesinin yakınında bulunan Ekşisu pınarı, Kuru dereye akan Kozlu ve Yenicesu pınarı, Karataş tepe eteklerinde Türkmen yaylasından doğarak zığındereye akan Kartal pınarı, Kar kuyuları mevkinde Bolluca pınarı, Tavşanoynağı tepesinin güney sırtlarından doğarak Bıçkı deresine karışan Yurt pınarı, Aktaş kayasının güneyinden kaynayan Pınarbaşı pınarı, Kapıdağ tepenin doğu yamaçlarındaki Kirazlı pınarı, Yayla tepenin kuzey yamaçlarındaki Aksu pınarıdır.
    Kazdağları’nın en yüksek üç tepesi Kazdağı Milli park sınırları içerisinde bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla Karataş Tepesi (1774 m) , Baba Tepe (1765 m) , Sarıkız Tepe (1726 m) dir.

    Karataş Tepe
    Baba Tepe
    Sarıkız Tepe
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  3. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Kazdağları'nın Bitki Örtüsü

    Kazdağlarının Ege ve marmara bölgelerinin sınırlarını oluşturması nedeniyle iki farklı iklim etkisinde kalması, Avrupa – Sibirya, Akdeniz ve İran - Turan bitki bölgelerinin kesiştiği noktada bulunması nedeniyle bu bölgeleri temsil eden bitki türlerinin burada bulunması, Güney yamaçlarının deniz seviyesinden birden 1700 metrelere yükselmesi, bu alanların dereler ve çaylar tarafından derin vadiler şeklinde yarılması biyo çeşitliliği artırmaktadır.

    Kazdağı milli parkında bilim adamlarınca bugüne kadar 101 familyaya ait 800 cıvarında bitki taksonu tespit edilmiştir. Bu türlerin 77 adedi yalnızca Türkiyede bulunmaktadır. Bunların 29 tanesi de Dünyada sadece kazdağı milli parkında bulunan endemiklerdir.

    Kazdağlarının güney yamaçlarında denizden itibaren 200 metrelere kadar zeytin ağaçları, yaklaşık 800 metrelere kadar kızıl çamlar (Pinus brutia Ten), yaklaşık 1500 metrelere kadar karaçam (Pinus nigra ssp. Pallasiana), Kazdağının endemiklerinden olan Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana ssp. Equi-trojani) hemen daima dağın kuzey yamaçlarında 1000 – 1400 metrelere kadar kayın ve karaçamlarla aynı yetişme ortamını paylaşmaktadır. Geniş yapraklı ağaçlardan Kayın (Fagus Orientalis) yaklaşık 600 – 1400 metreler arasında, Kestane (Castanea sativa Miller) yaklaşık 600 – 900 metreler arasında, Gürgen (Carpinus betulus) yaklaşık 350 -700 metreler arasında, Meşe (Quercus) yaklaşık 300 – 1000 metre arasında yayılım göstermektedirler. 1550 metreden sonra yastık formunda bitkiler görülmektedir. Endemik bitkilerin büyük bir kısmı buralarda bulunmaktadır.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  4. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Kazdağları'nın Kültür Değerleri

    Kazdağları’nın ( İda ) bulunduğu, Biga yarımadası ( Troas ), bereketli toprakları, sulak alanları, yer üstü ve yer altı zenginlikleri, uygun iklim koşullarından dolayı binlerce yıl boyunca yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. Zenginliklerinden dolayı saldırıya uğramış ve yağmalanmıştır. Tarih boyunca göç almış, almaya da devam etmektedir. Bu hareketlilik nedeniyle, bölgede kültürel, ekonomik ve sosyal canlılık sürekli var olmuştur. Görkemli devletler,kentler kurulmuş ve yok olmuştur.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  5. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Kazdağında Yaşayanlar

    Kazdağı eteklerinde, tarih boyunca pek çok yerleşimlerin kurulduğu, antik kaynaklardan ve günümüze kadar gelen tarihi kalıntılardan anlaşılmaktadır.
    Antik kaynaklara dayanılarak, yörenin ilk sakinlerinin Karlar, Troyalılar, Lelegler, Luviler ve Ledler olduğunu görüyoruz. Bölgenin sakinlerinden olan Mysialılar, Herodotos'a göre Karlar ve ledlerle aynı soydandır. Bu insanlar belirli zamanlarda Troya'ya bağlı şehir devletleri kurarak yaşamışlardır.
    Hititler M. Ö. 1660 yıllarında sınırlarını Batı Anadoluya kadar genişlettiler. M. Ö. 1440 yılında gücünü kaybetmeye başlayınca, Batı Anadoluda birçok küçük devletler kuruldu. Bu devletler hem birbirleri ile hemde Hititlilerle savaştılar. Bazen de birbirleri ile veya Hititlililerle birlik kurdular. Bu durum Troya'nın yıkılmasından sonra Deniz kavimlerinin Anadoluyu istilasına ve Hititlerin yıkılmasına kadar sürdü.

    Arnold Schwarzenegger’in de filmlerinde canlandırdığı ünlü çizgi roman kahramanı Barbar Conan’ın kavmi Kimmerler, Volga Irmağı’ndan Karadeniz’in Kuzeyi’ne doğru uzanan geniş alanda göçebe yaşayan savaşçı bir halktı. Kimmer ülkesi, M. Ö. 8'inci Yüzyıl'da İskitler'in eline geçince, Kimmerler, Anadolu’ya girdiler. Frigyalılara saldırıp başkenti Gordion’u yağmaladılar. Kimmerler daha sonra batı’ya yönelerek, Kazdağı'nın eteğindeki Antandros kentini işgal edip göçebelikten, yerleşik düzene geçerek burada yüz yıl kadar yaşadılar.

    M.Ö.570’li yıllarda Lydya Kralı Alyattes’in oğlu Kroisos, Kimmerlerin egemenliğine son verdi. Kral Kroisos'un kardeşi, Adramis, Edremit körfezindeki Adramition şehrini kurarak kendi adını verdi.
    Pers kralı II. Kyros, M. Ö. 546 da Lydya Kralı Kroisos'u yenerek bütün Anadolu'ya hakim oldu. Pers Kralı Kserkses M. Ö. 480 yılında çıktığı Atina seferinde, ordularını Kazdağları'nın 1300 metre yüksekliğindeki bugün Kapı dağı tepesi olarak bilinen yerde, olduğu söylenen, antik yoldan geçirdiği söylenmektedir.

    Makedonya kralı İskender, M. Ö. 334 yılında Granikos ( Biga Çayı ) çayı kenarında Pers Kralı III. Darius'u mağlup edince Mysia bölgesi İskender'in hakimiyetine girdi. İskender'in ölümünden sonra kumandanları arasında el değiştirdi. Daha sonra Bergama krallığının egemenliğine giren Mysia, Kral III. Attalos'un vasiyeti ile Romalıların eline geçer. M. Ö. 133 Romalılar Mysiayı da içine alan Asya eyaletini kurarlar.

    Mysia, Pontus Kralı Mithridates ile Romalılar arasında olan birçok savaşa sahne olur. Roma imparatorluğu ikiye ayrılınca M. S. 395 bölge Doğu Roma'nın ( Bizans'ın ) hissesine düşer.
    M.S. 672-678 ve 717 yıllarında İslam orduları tarafından İstanbul iki kere kuşatıldığında,Mysia bölgesine de gelirler. Kazdağları eteklerinde bulunan Antandros sakinleri, bulundukları şehri terk ederek Şahindere Kanyonun da bulunan Şahin Kaleye taşınırlar. Bu gün tepenin eteğinde ve üzerinde kale kalıntıları, yerleşim yerlerinin temelleri görülmektedir.

    Selçuklular, ( 1015 yılında ) Çağrı bey komutasında Anadolu'ya akınlara başladılar. 1071 Malazgirt meydan savaşından sonra Selçuklu Türkleri Anadolu'ya hakim olmaya başladı. Büyük Selçuklu Sultanı Melik şah, Kutalmış oğlu Süleyman Şaha Anadolu beyliğini verdi (1077). İzmir beyi, Çaka bey 1092 yılında Mysia bölgesini işgal etti. 1099 yılında Haçlı seferinin başlamasıyla Türklerin Anadolu'da ilerlemeleri durdu. Hatta girdikleri topraklardan çıkmak zorunda kaldılar. 1204 yılında İstanbul'u eline geçiren haçlılar bir süre sonra yöreye hakim oldular. Ancak Türk akınları devam etti.

    13. yüz yılda bölge Türklerin eline geçti. Doğudan bir çok Türkmen aşiretleri gelerek bölgeye yerleştiler ve burayı Türkleştirdiler. 13. yüz yılın sonlarında Karesi Beyliği kuruldu. Yarım asır hüküm sürdükten sonra Osmanlıların hakimiyetine girdi.

    Kazdağı'nın eteklerinde yaşayan Türkmenlerin, İstanbul'un veya Midilli'nin fethi sırasında gemilerde kullanılmak üzere kereste üretmeleri için Fatih Sultan Mehmet tarafından Toroslar'dan getirildiği söylenmektedir.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  6. Ömer

    Ömer Yönetici

    mutlaka gezilmesi gereken bir yer.
     
  7. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Antandros antik kenti

    Antandros antik kenti, Edremit Körfezi’nin kuzeyinde, Kazdağlarının (İda dağının) güney eteklerinde yer alan, 215 metre yüksekliğindeki Kaletaşı tepesi’nin batı yamaçlarında yer almaktadır, batısında Gargara, doğusunda Adramytteion antik kenti ile komşudur. Troas (biga yarım adası) bölgesinde yer alan bu önemli kentin ilk kuruluş evresi hakkında antik kaynaklar farklı bilgiler vermektedir. Değişik tarihçiler Leleg, Kilikia, Pelasg yada Aiol’ler tarafından kurulduğunu söylemektedirler. Stephanos Byzantios ise Antandros şehrinin, Edonis ve Kimmeris gibi yan adlara sahip olduğunu ve Antandros’un yüz yıl kadar Kimmerler tarafından işgal edildiğini öne sürmektedir.

    Arnold Schwarzenegger’in de filmlerinde canlandırdığı ünlü çizgi roman kahramanı Barbar Conan’ın kavmi Kimmerler, M.Ö. 15 ve 14'üncü yüzyıllardan M.Ö. 8'inci Yüzyıl'ın ilk yarısına kadar Volga Irmağı’ndan Karadeniz’in Kuzeyi’ne doğru uzanan geniş alanda yaşayan göçebe ve savaşçı bir halkdır. Kimmer ülkesi, M.Ö. 8'inci Yüzyıl'da İskitler'in eline geçince, Kimmerler güneye inerek Kafkasya üzerinden Anadolu’ya girdiler. Frigyalılara saldırıp başkenti Gordion’u yağmaladılar.Daha sonra batı’ya yönelerek Lidyaya saldırdılar. Önce yenilgiye uğradılarsa da bir süre sonra yeniden Lidya’ya saldırıp, Gediz Vadisi’ndeki başkentleri Sardı aldılar ve yakıp yıktılar. Kimmerler, Antandros’u işgal ederek göçebelikten, yerleşik düzene geçerek burada yüz yıl yaşadılar.

    M.Ö.570’li yıllarda Lydya Kralı Alyattes’in oğlu Kroisos, Kimmerlerin egemenliğine son vermiştir. Antandros kenti M.Ö. 508 civarında Pers Kralı Dareios’un komutanlarından Otanes tarafından ele geçirilerek Pers topraklarına katılmıştır. Perslerin, Büyük İskender tarafından Anadolu’dan sürülmesi sonucunda Antandros, M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında özgür bir şehir olarak sikke basmıştır.
    Hellenistik dönemde Pergamon Krallığı toprakları içerisindeki Antandros, daha sonra tüm Anadolu gibi Roma egemenliğine girmiş, Hıristiyanlık döneminde bir Piskoposluk merkezine dönüşmüştür.

    Daha sonraki yüz yıllarda kendilerini Arap akınlarına karşı koruyamayıp, Antandros şehrini terk ederek Şahinderesi Kanyonu’ndaki Şahinkale’ye yerleşmişlerdir, dar bir patikadan çıkılan kale ve Şahinkale tepesinin üzerindeki yerleşim yeri bugün bile oldukça korunaklı görünmektedir. Sarp yamaçlardaki kale kalıntıları, su sarnıçları, Şahinkale tepesindeki yerleşim yerleri, antik patika yolun kalıntılarını bugün bile görmek mümkündür.

    Antik yazar Strabon, Antandros şehrinin, üst tarafında Aleksandreia adında bir dağın olduğunu, Hera, Athena ve Aphrodite arasındaki, Paris’in seçiciliğini yaptığı dünyanın ilk güzellik yarışmasının burada olduğunu belirtmektedir.

    Arkeologlarca “Geleceğin Efes’i” olabileceği söylenen Antandros Antik Kenti'ndeki kazılar, Ege Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gürcan Polat tarafından sürdürülmektedir.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  8. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Troya Efsanesi

    M.Ö. 1300 yıllarında, Anadolu’nun kuzey batısında,bu gün Biga yarımadası olarak anılan Troas bölgesinde, Kral Priamos'un ülkesi Troya’da insanlar bolluk ve zenginlik içerisinde yaşarlardı ve sosyal hayat çok gelişmişti.Bu bolluk ve zenginlik komşularının iştahını kabartır ve savaş çıkarmak, troya’ya saldırmak ve yağmalamak için bahaneler ararlardı. Fakat şehrin surları çok sağlam olduğu için geçemezlerdi.

    Kral Priamos'un karısı Hekabe oğlu Hektordan sonra ikinci çocuğuna hamile idi. Hekabe bir gün rüyasında, karnından çıkan alevlerin bütün şehri yaktığını görür. Rüyasını krala anlatır. Kral Priamos, durumu kahinlere sorar. Kahinler, doğacak çocuğun Troya’nın yok olmasına sebep olacağını, bu nedenle öldürülmesinin gerektiğini söylerler. Çocuk doğar, annesi çocuğuna kıyamaz, adını Paris koyar ve öldürülmesine karşı çıkar. Fakat baskılara birkaç ay dayanabilir. Çocuğu öldürmek üzere İda dağına götüren görevliler, öldürmeye korkarlar, bu işi vahşi hayvanlar yapar diyerek dağın derinliklerine bırakır ve dönerler. Dişi bir ayı bebeği bulur, onu emzirerek ölümden kurtarır. Daha sonra Agelaos adında bir çoban bulur ve Parisi evlat edinir. Adını Aleksandros koyarlar, çobanlığı öğretirler. Güzüpek, güçlü kuvvetli yakışıklı bir delikanlı olur. Diğer kardeşlerine bakarak onlardan farklı olduğunu görür. Ormanda yaşayan ağaç perisi Oinone ile tanışır ve onunla evlenir.
    Bu çağlarda gökyüzünde, yüksek dağların doruklarında tanrılar ve tanrıçalar yaşardı. Bu tanrılar insanların kaderlerini belirler. Onlarla evlenir, yarı tanrı yarı insan çocuklar doğardı. Bu tanrı ve tanrıçaların en büyüğü Zeustu.

    Olimpos dağında, deniz kızı güzel Thetis ile ölümlü bir insan oğlu olan Peleus’un düğünü vardı. Tüm tanrı ve tanrıçalar düğüne davet edilmişti. Sadece kavga ve nifak tanrısı Eris davet edilmemişti. Düğüne davetsiz olarak gelen Eris adına yakışır bir davranışta bulunarak, altın bir elmanın üzerine en güzele diye yazarak düğün sofrasının ortasına atar. Güzel olduğunu iddia eden tüm tanrıçalar altın topa sahip olmak için uğraş verirler. Sonunda, altın elma, güçlü olan üç tanrıça Zeusun karısı Hera, Akıl tanrıçası Athena ve Güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit’te kalır. Altın elmayı baş tanrı Zeusa vererek, en güzele vermesini isterler. Zeus tanrıçaları kızdırmak istemez. Böyle işlerden anlamadığını fakat İda dağında çobanlık yapan, aslında kral oğlu olan, Paris’in bu işi yapabileceğini söyler.
    Tanrıçalar Paris’i İda dağında sürülerini otlatırken bulurlar. Altın elmayı eline verirler ve bunu içlerinden en güzele vermesini isterler. Paris karşısında üç güzel kadını görünce şaşırır. Duraklar. Parisin bu duraklamasını kararsızlığına veren Hera, altın elmayı kendisine verirse ona Asya krallığını vereceğini söyler. Athena, sonsuz akılı ve başarıyı vereceğini söyler. Afrodit ise dünyanın en güzel kadını olarak bilinen Spartalı Helena’nın aşkını vereceğini söyler. Paris elmayı Afrodite verir. Bu duruma diğer tanrılar çok sinirlenirler, Paris’e kızarlar ve kinlenirler.
    Paris bu olayı unutamaz. Aklında hep Spartalı Helena vardır. Bu beklemeye daha fazla dayanamaz, karısı Oinone’yi ve İda dağını terk ederek Troyaya gider. Oinone, ona bir gün yaralanırsa kendisine gelmesini söyler. Bu sırada şehirde yarışmalar vardır. Yarışmalara katılır ve birinci olur. Troya kralı Piriamos tarafından ödüllendirilmek üzere huzura çağrılır. Paris'in , kahin olan kız kardeşi Kassandra onu tanır. Ailesine kavuşur.

    Kral Priamos, Sparta ile aralarında bulunan anlaşmazlığı gidermek üzere oğlu Parisi elçi olarak Spartaya gönderir. Paris, Kral Menelaos ve güzel karısı Helena’ya konuk olur. Kral Menelaos’un büyük babası Girit kıralı Katreus ölür. Karısı Helena’yı misafirleri ile bırakarak cenaze için Girit’e gider. Paris, Helena ile yalnız kalır. Afroditin de gayretleriyle Helena Parise aşık olur. Helena çeyizini de yanına alarak, Paris ile Troya’ya kaçar.

    Troya’ya saldırmak için fırsat kollayan Kral Menelaos’un ağabeyi Kral Agamemnon beklediği fırsatı bulmuştu. Akhalardan ve yandaşlarından, bin parçalık gemiden oluşan bir ordu kurar ve troya önlerine gelir. Savaş on yıl sürer. Şavaşta tanrılarda taraf tutar. Altın elmayı kendilerine vermediği için Hera ve Athena, Parise ve Troyaya karşıdırlar. Afrodit Troya’dan yanadır. Düğünleri olan deniz kızı Tetis ve ölümlü Peleustan, Akhaların en büyük savaşçısı Akhilleus doğar. Akhilleus, Troyalıların kahramanı ve Paris’in kardeşi Hektor’u öldürür. Vücuduna silah işlememektedir çünkü doğduğunda annesi onu topuğundan tutarak kutsal suya batırmıştır. Paris, Akhilleusu topuğundan vurarak öldürür. Kendiside kasığından vurulur.Aklına terk ettiği karısı su perisi Oinone’nin söyledikleri gelir. Ondan yardım ister fakat Oinone duymazdan gelir. Paris ölür. Pişman olan Oinone yardıma koşar fakat geç kalmıştır. Parisin ölümüne dayanamaz ve oda canına kıyar.

    İki tarafta birbirine üstünlük sağlayamaz. Akhaların ünlü Krallarından Odysseus İda dağının köknarlarından tahta bir at yaptırır. İçine kendiside dahil askerlerini yerleştirir. Akha ordusu toplanarak gideler. Troyalılar savaşın bittiğine çok sevinirler. Şenlikler düzenlerler. Tahta atın Tanrıça Athena için yapıldığına ve kutsal olduğuna inanırlar. Bu nedenle tahta atı surların içine alırlar. Geç vakitlere kadar şarap içip eğlenirler. Yorularak derin bir uykuya dalarlar. Tahta atın içinde bekleyen Akha askerleri yerlerinden çıkarak şehrin kapılarını, geri dönen askerlere açarlar. Şehri tamamen yakıp yıkarlar. Güzel Helana’yı da yanlarına alarak memleketlerine dönerler.
    Troya kral soyundan olan prens Ankhises ile tanrıça Afroditin oğlu olan, Aeneas, annesinin de yardımıyla savaştan kurtulan Troyalılarla birlikte, İda dağının en yüksek tepesi olan Gargaros tepesinin eteklerinde bulunan ve kutsal alan olarak kabul edilen Kartal çimeni yaylasına sığınır. Etraflarına daire şeklinde taştan bir duvar örerler. ( Bu duvar kazdağlarının zirvesinde hala durmakta olup Kaz avlusu olarak bilinmektedir. ) Burada tanrı Zeusun korumasında birkaç yıl kalırlar. Sonra bugünkü Altınoluk yakınlarında bulunan Andandros kentinin tersanelerinde İda dağının kerestesini kullanarak yaptıkları gemilerle, bugünkü İtalya’ya giderek Roma kentini ve imparatorluğunu kurarlar.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  9. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Sarıkız Efsanesi

    Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacığın bir köyünde ailesi ile yaşarken,küçük yaşta annesi vefat etti. Babası sarıkıza “biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim der” ve Kazdağlarının eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler. Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri sarıkızın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.

    Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.
    Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, kazdağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.

    Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.

    Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  10. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Hasan Boğuldu Efsanesi

    Edremit pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurdu. Etraftaki köylüler ürünlerini pazara getirip satar, ihtiyaçlarını alarak köylerine dönerlerdi. Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’ın babası ölmüş, anasının ve kendisinin karnını doyurabilmek için baba mesleği bahçıvanlığı devam ettirmekte idi. Yetiştirdiği sebze ve meyveleri, Edremit pazarına götürüp satıyor, ihtiyaçlarını alıp köyüne dönüyordu. O gün pazarın kalabalığı içerisinde bir kız görmüştü, çok güzel, alımlı bir kızdı, uzun süre gözleri ile onu takip etti. Giysilerinden obalı olduğu anlaşılıyordu, sırtında heybesi bir şeyler satmaya uğraşıyordu. Kızı gözden kaybetmişti fakat hayali gözünün önünde duruyordu, evlenme çağı da gelmişti. Güzel düşlere dalıp gitmişti. Birden, kendisine seslenildiğini fark etti, kafasını kaldırdığında güzel kızı karşısında görmüştü. Eli ayağı birbirine dolaşmıştı, şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Bu halini gören kız gülmeye başlamış, daha da güzelleşmişti. Hasan kendisinden istenilenlerin en iyilerini seçip verdi. Kıza kim olduğunu sordu. Adının Emine olduğunu ve Zeytinlinin üstündeki obalarda oturduklarını öğrendi. O da Hasanı fark etmişti. Her Çarşamba Emine peynirin ,sütün ,yoğurdun,balın en iyisini, Hasana getiriyor, Hasanda sebzenin en iyisini ona veriyordu. Pazardan, Zeytinliye kadar beraber dönüyorlar, Zeytinliden sonra Emine obaya varabilmek için üç sat daha yürüyordu.

    Emine ile Hasan birbirlerini sevmişler ve evlenmeye karar vermişlerdi. Hasanın annesi evine bir can yoldaşı geleceği için sevinmişti. Fakat Emine’nin ailesi, obada hiçmi kendine uygun delikanlı bulamadığını, ovalının obada yaşayamayacağını söyleyerek karşı çıkmışlardı. Emine ısrar edince, Hasanın kırk okka ( altmış kilo ) tuzu sırtında obaya çıkarabilirse yiğitliğini göstereceğini ve herkesin onu damat olarak kabul edeceğini söylemişlerdi.

    Emine, Hasana durumu anlatır. Başka yapacak bir şey olmadığını anlayan Hasan, sevdiğine kavuşmak için tuz çuvalını sırtına alır ve yola düşerler. Bahçıvanlık yaptığı için Hasan bu tür bir yüke alışkın değildi. Beyobaya vardıklarında yorulmaya başlamıştı. Şimdiki Sütüven şelalesine vardıklarında, yol dere içerisinden gidiyordu, taşların üzerinden atlayarak geçiyordu, yorulmuştu, tuz sırtını yakmaya başlamıştı, daha geldikleri kadar yol vardı. Gök büvete vardıklarında gücü tükenen Hasan, yere düşer. Emine, Hasanı yüreklendirmeye çalışarak gelecek iyi günleri anlatır, fakat Hasan kalkamaz. Emine’ye buralardan kaçmayı, başka yerlerde yaşamayı teklif eder. Emine obasına söz vermiştir. Kendisinin bile rahatlıkla taşıdığı çuvalı taşıyamayan kişiyi obaya nasıl götürebilirdi. Hasanın yalvarmalarına aldırmaz, çuvalı omzuna alarak obanın yolunu tutar. Hasan “ senin obana varamıyorum, kendi köyüme de varamam, beni bırakma” diye yalvarır. Emine, Hasanın sesi kulaklarında çınlayarak yoluna devam eder. Obaya vardığında pişman olur. Geri dönmek ister. Fakat fırtına çıkar, şiddetli yağmur yağmaya başlar. Ailesi bu havada onu ormana bırakmaz, sabah olunca gitmesini söylerler.

    Emine sabahı zor eder, ilk ışıklarla, Gökbüvet’e koşar fakat Hasan yoktu. Zeytinliye annesine, Edremit’e koşar, Hasanı kimseler görmemişti. Hasanın sesi kulaklarında çınlayan Emine, mecnun gibi, dere boyunca onu arar durur. Obasına da dönmez.Günler sonra Gökbüvet’te, Hasan’ın gömleğini ve ona verdiği çevreyi bulur. Sana kavuşmaya geliyorum Hasan’ım diyerek kendini Gökbüvetin başındaki çınara asar. O günden sonra Gökbüvetin adı Hasanboğuldu, Gökbüvete bakan çınara da Emine Çınarı denmektedir.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  11. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Günümüzde Sarıkız

    Sarıkız Tepesi’nin üzerinde, yöre halkı tarafından mermer taşlarının harçsız olarak üst üste konulması ile oluşturulan, üstü açık yapıya Sarıkız’ın makamı denilmektedir.

    Sarıkız, Türkmenler, Yörükler ve çevre halkı tarafından ermiş bir kişi olarak kabul edilmektedir. Hayatta iken sahip olduğuna inanılan insanüstü güçlerinin devam ettiğine inanılmaktadır.
    İnsanlar kendilerince çıkmaza girdiklerinde veya bir takım dilek ve istekleri olduğunda buraya gelmektedirler. Burası bütün insanları kucaklayan, isteklerinin yerine geleceğine inandıkları, ziyarete açık bir makamdır. Önemli günlerde ve düğünlerde, yöre halkı buraya çıkarak dua etmekte ve kurbanlar kesmektedir.

    Sarıkız ‘ın makamı Milli Parklar sınırı içerisindedir. Buraya girmek için Milli Parklardan izin almak gerekmektedir. Yöre halkı genellikle Ağustos ‘un ikinci haftasından sonra, Sarıkıza çıkmayı adet edinmiştir. Bu nedenle Balıkesir Valiliği, sadece yöre halkına, Ağustos ayının 15-25 arasında Sarıkız’a çıkarak orada çadır kurup konaklamalarına izin vermektedir.

    Sarıkız’a çıkışta, Türkmenler, Karataş Tepenin eteğindeki Türkmen Yaylasına, Yörükler, zirveler düzlüğünün başlangıç yerinin sol tarafındaki Güllüce bölgesine çadırlarını kurmaktadırlar.
    Sarıkız, Türkmenler arasında çok özel bir yere sahiptir. Sarıkız ziyareti, “Cılbağa gitmek” olarak ifade edilir. Ziyarete gidenlere “Cılbakçı”, Ziyaret arabasına da “Cılbak arabası” derler. Türkmenler, cumartesi günü Sarıkız'a, pazar günü Baba'ya ve pazartesi günü de Şahtaşlarına olmak üzere üç gün hayır yaparlar. Yöredeki bazı köyler yalnız Sarıkız'a hayır yaparlar.

    Sarıkız'ın makamında bir defter bulunmaktadır. Ziyaretçiler dilek ve isteklerini bu deftere yazmaktadır. Bu defter herkes tarafından okunabilmektedir. Bazen bir sevgili evlenmek istediği kimsenin adını ve kendi adını açık açık yazarak Sarıkızın aracılığı ile Allah ‘tan yardım istemektedir. Kim bilir belki bir okuyan olurda gençlerin buluşmasına yardımcı olur. Sevdiğine kavuşmanın dışında istekler, genellikle çocuk sahibi olmak, hastalıktan kurtulmak, kısmetinin açılması, meslek sahibi olmak, bolluk-bereket gibi sıralanmaktadır.

    Bu isteklerde bulunanlar isteklerini sembollerle de ifade etmektedirler. Mesela, bebek isteyen, bir bezin içine taş koyarak beşik maketi yapmakta, evlenmek isteyen, duvak bırakmakta, yada gelin maketi yapmakta. Ayrıca mumlar yakılarak ta dilekte bulunulmaktadır.

    Ziyarete gelenler, küçük taşları kaldırarak uğur böceği aramaktadırlar. Bulduklarında, dileklerinin kabul olacağına inanmaktadırlar. Taşı uğur taşı olarak yanlarında götürmektedirler. Dilekleri kabul olunca taşı getirip yerine bırakmaktadırlar
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  12. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    KAZ AVLUSU

    Kaz avlusu, Kazdağı’nın zirveler düzlüğünden başlayarak, dağın en yüksek zirvesi olan Karataş tepesini ve kutsal alan olan Kartal çimenini de ( = Türkmen yaylası ) içerisine alan, etrafındaki zeminden bariz şekilde ayırt edilebilen yer yer iki metre genişliğinde olan, yıkılmış duvar hissi veren, bir kilometre çapında dairesel taş yığınıdır.

    Coğrafyacılar bu yapıya Girlant demektedirler ve milyonlarca yıl önceden, buzullar tarafından meydana getirildiğini belirtmekte ve dünyada ender görülen bir coğrafi yapı olduğundan söz etmektedirler.

    Troya kral soyundan olan prens Ankhises ile tanrıça Afroditin oğlu olan, Aeneas, annesinin de yardımıyla, Troya savaşından kurtulanlarla birlikte, İda dağının en yüksek tepesi olan Gargaros tepesinin (=Karataş tepe ) eteklerinde bulunan ve kutsal alan olarak kabul edilen Kartal çimeni yaylasına (= Türkmen Yaylası ) sığınır. Düşmanlardan korunmak için etraflarına harçsız bir duvar çevirerek, kaz avlusunu oluşturduklarını ve İtalya’ya gidene kadar burada yaşadıklarını tarihçiler anlatmaktadır.

    Kaz avlusunun oluşumunun yöre halkı tarafından en çok benimseneni Sarıkızla ilişkili olanıdır. Sarıkızın kazlarının, Bayramiç ovasına inerek köylünün mahsulüne zarar vermesi üzerine, Sarıkızın, eteğine doldurduğu taşları saçarak Kaz avlusunu oluşturduğuna, böylece, Kazların, köylülerin mahsulüne zarar vermesini engellediğine inanmaktadırlar.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011
  13. rüyam

    rüyam Yeni Üye

    Şahin Kale

    Şahin Kale; Şahin Dere kanyonunun başlangıcında bulunan, Şahin Kale Tepesinin güney yamacında bulunmaktadır. Şahin kaleyi, M.S. 672 - 678 ve 717 yıllarında İstanbul'u iki kere kuşatan ve Batı Anadolu'ya da gelen İslam ordularından korunmak amacıyla, Antandros kentinin halkı tarafından kurulmuştur.

    Bölgedeki mevcut taşlardan, horasan harcı kullanılarak yapılmıştır. Bölgenin sarp ve ulaşımın zor olmasından dolayı büyük bir kısmı günümüze kadar ayakta kalabilmiştir. Şahin kale tepesi üzerinde de yerleşime ait kalıntılar bulunmaktadır.
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 4 Ekim 2011