Tekerlemeler ile ilgili köşe yazısı

Köşe Yazıları bölümünde yer alan bu konu mahir tarafından paylaşıldı.

  1. mahir

    mahir Harbi Aktif Üye

    Tekerlemeler ile ilgili köşe yazısı

    İskender Pala hocanın Tekerlemeler başlıklı bir köşe yazısı

    Modern zamanlar, bize imkanlar sunuyor, hayatı kolaylaştırıyor, ama tabii olan, insanî olan pek çok şeyi de dönüştürüyor, mekanikleştiriyor, elimizden alıyor.

    Bu istiladan en ziyade etkilenen ve örselenenler de büyümekte olan çocuklarımız. Kuşaklar arası farkların dünyada bu kadar derinleştiği bir dönem hiç olmamıştır zannederim. Bilgisayar çağı çocuklarımızı daha doğumlarından itibaren bizden çalıyor ve kendi güdümünde birey olarak yetişmek üzere her türlü hücumu meşru sayıyor. Henüz bir, bilemediniz iki yaşından itibaren kumanda düğmeleri, klavye tuşları, ekranlar, dijital teknoloji çocuğun (belki bebeğin demeliyiz) ilgi alanına giriyor. Oysa eskiden, konuşmayı öğrenme yaşında, kelimeleri telaffuz etme döneminden beş-altı yaşına kadar çocukların ninniler, bilmeceler, tekerlemeler, çocuk türküleri vs. ile zihinleri bir medeniyet çemberinin içine kodlanır, düşünme ve bilinç dönemi bu zeminde inşa olunurdu. Şimdi modernite, ürettiği araçlar ile çocuklarımızdan medeniyetlerini çalıyor da farkında olmuyoruz.

    Teknolojiden şikâyet ettiğim veya çocukları bilgisayardan uzaklaştırmaya çalıştığımı sanabilirsiniz, öyle değil, ben, çocuklarımızın okumadıklarından, kelime hazinelerinin düşük oluşundan, sosyal hayata uyumsuzluklarından, düşünme ve yorum kabiliyetlerini yitirmelerinden, kompozisyon ve düzen fikrini geliştiremediklerinden falan şikâyet eden anne-babaları ikaza çalışıyorum; çünkü bütün bu hastalıkların virüsleri bu dönemde çocuklarının bedenlerine yerleşiyor ve çocuğun kelimelerle irtibatı ilk bu aşamada kesiliyor, ninnilerden tekerlemelerden, türkülerden uzakta bir gelişim başlıyor. Tabii ki "Dandini dandini dastana"lar, "yağ satarım, bal satarım"lar ilgi alanının dışına itiliveriyor. Hele "Aç kapıyı bezirgan başı" veya "Üşüdüm, a benim canım üşüdüm" gibi çocukları karşılıklı konuşturan, atıştıran, eğlendiren ve perde arkasından onlara hayatı öğreten oyunlar tamamen hayal oluyor. Bunların yerine falanca çizgi film, filanca reklam repliği, feşmekanca oyun sloganları veya YouTube komiklikleri, cep telefonu ayarları derken çocuk daha sonra kendisine öğretilecek olan "Daha dün annemizin / Kollarında yaşarken" veya "Ali babanın bir çiftliği var" gibi yapay şarkıları da zevksiz, heyecansız ve hatta gereksiz bulmaya başlıyor. Kapı kapı dolaşıp topluca tekerleme söyleyen ramazan veya kandil çocukları, çiğdem pilavı, hıdırellez veya nevruz manilerini koro halinde ezberleyen ve söyleyen mahalle çocukları tabiattan ve sosyal hayattan kopup bilgisayar veya televizyon ekranının başında yalnızlaşmaya başlıyor. Sözü uzatmayayım, hepimiz bu derdin ne olduğunu biliyoruz. Şu anda bana, "Hocam hangi çağda yaşıyoruz!" diyenleriniz bile olduğunu biliyorum. Aşağıdaki metni yazmamın sebebi, hani belki ekranlardan bir akşam olsun çocuğunuzu kurtarabilme umududur. Kim bilir belki siz okurken hoşlanır da içindeki söz perisi uyanır.

    "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini, tıngır mıngır sallar iken, dalda bitmiş bir kabak, yemeye gelmez, demeye gelmez, kazana sığmaz, yer misin yemez misin, der misin demez misin, efendime söyleyeyim, bir katar deve gelmiş, deveci mola vermiş, develer dala ermiş, şuradan buradan, tepeden dereden, kenardan köşeden, harmandan meşeden, ısırırken develer, kabak delinmiş aşağıdan, deveci uykuya varmış, develer delikten dalmış, uzaklaşıp kaybolmuş, kaybolmaya yol bulmuş, oturur musun, yatar mısın, uyanık mısın, bakar mısın, perişan perişan, doğrulmuş deveci Alişan, çıkmış dala, bakmış yola, dalda iz yok, yolda toz yok, sağı aramış, solu aramış, develeri bulamamış, hırsını alamamış, yürümüş yekine yekine, kabağa bakmış dikine, çekine çekine, o da girmiş kabağın içine, az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir düz gitmiş, şuradaydı, buradaydı, denizdeydi karadaydı, arar mısın aramaz mısın, sorar mısın soramaz mısın, gezmiş dağ dere, varmış bir berbere, hancıdan hamamcıdan, oduncudan külhancıdan, deve demiş dolanmış, bir dert bine ulanmış, günlerce yorulmuş aramış, bir türlü bulamamış, o araya dursun devesini, çırağı çıkarmış hevesini, bakmış tepeler dere olmuş, güttüğü develer pire olmuş, tutmuş pirenin birisini, çadır kurmuş derisini, sen uydur gerisini..."

    İskender Pala