Tarihimiz Şerefimizdir

Türk Tarihi bölümünde yer alan bu konu yeniçeri tarafından paylaşıldı.

  1. yeniçeri

    yeniçeri JaNiSSaRY

    "SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ..."

    Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle “Kanuni” lakabını almıştır.
    Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü elindekini padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.
    Sultan Süleyman köylüye:
    -“Derdin nedir de böyle yaptın” diye sorunca, köylü:
    -“Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikâyet ederim” demiş.
    Bunun üzerine Kanuni köylüye:
    -“Peki bizi kime şikayet edeceksiniz” diye sormuş. Köylü:
    -“Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikâyet ederiz” deyince Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.

    "BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK..."

    İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş, bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın:
    “Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu” söyleyerek şikâyette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:
    -“Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın” deyince, yaşlı kadın:
    “Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk” der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak:
    -“Haklısınız” diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.

    KANUNİ’NİN BELGRAT KADISINA GÖNDERDİĞİ FERMAN

    Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesi’nde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısı’na gönderdiği “İnsan Hakları Fermanı”nda şöyle buyurmaktadır:
    “Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım. Askerler, ev ya-kınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım. Boş yerlere tarla açanlardan, ihya edenlerden vergi alınmasın. Nehir üzerlerindeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın. Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halka pazaryerine götürmelerini isterler imiş, pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin. Askerler ‘boyunduruk hakkı’ diye vergi almasınlar. Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar. Yeni evlenen yeniçerilerden ‘gerdek hakkı” diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın. Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar. Ve yerleştiği yerde, evleri önünde, sancakları altında kendi geçimleri için ürettikleri arı kovanından dahi vergi alırlar imiş. Onu dahi göresin. Başka kovanlık olmayıp, evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın. Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin. Bu husus için şikâyet ettirmeyesin.”

    "TRAŞ EDİLEN SAKAL DAHA GÜR BİTER..."

    Osmanlı donanmasının ilk defa bozguna uğradığı İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra II. Selim’in emriyle yeni bir donanma kurulur. Donanmayı kurmakla görevlendirilen Kılıç Ali Paşa bahar ayında donanmayı her şeyi ile hazırlamıştı. İnebahtı’da Kıbrıs’ı almak için uğraşan Haçlı Armada bu amacına ulaşamamıştı. İnebahtı bozgununun sorumlusu olan Sokullu Mehmed Paşa 7 Mart 1573’de Venedik büyükelçisi Barbaro’ya:
    “Biz sizden Kıbrıs Krallığını alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter.”

    "SEN Kİ FRENÇESKOSUN"

    Alman İmparatoru Şarlken’le, 24 Şubat 1525’te yaptığı Pavye Savaşında yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransuva ve annesi Düseş Dangolen, büyükelçi Kont Jan dö Franjipan ile Kanuni’ye birer mektup gönderirler.
    Kraliçenin mektubu şöyledir:
    “Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken’in insafına bırakmıştım. Fakat Şarken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum.”
    Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Kraliçe ve esir Fransuva’ya birer mektup gönderir. Mektupta kısaca şunlar yazılmaktadır:
    “Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françesko’sun. Sarayıma elçin ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp, memleketinize düşman girip, hala hapiste olduğunuzu bildirerek, kurtulmanız hususunda tarafımdan yardım ve medet istida eylemişsiniz. Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele (Allah’ın istediği gibi olur.)”
    Mohaç savaşı sonucunda dersini alan ve Viyana kuşatması ile de iyice gözü korkutulan Alman İmparatoru Şarlken, Fransuva’yı serbest bırakmak zorunda kalmıştır.
    Kanuni’nin Mektupta dikkati çeken nokta, Fransa Kralına “Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françeskosun” şeklindeki hitabıdır. Bu, Kanuni’nin Fransa’yı küçük bir vilayet, Fransa Kralı’nı da bir vali olarak görmesinin bir ifadesidir.

    İLK TÜRK UÇAĞININ UÇUŞU

    İlk Türk uçağının uçuşu, Sultan Mehmed Reşad’ın 27 Nisan 1912 tarihindeki cülus töreninde yapılmış-tır.
    Bir Fransız Okulu olan Bleriot uçuş okulundan 1912 yılında mezun olan Yüzbaşı Feza ve Teğmen Kenan Bey, Tayyare mektebinde göreve başlamışlardı. Bu iki pilotun, Fransa’dan yeni alınan Deperdessin marka iki adet çift kişilik bir uçakla deneme uçuşu yapmalarına karar verilmişti. Fakat şiddetli bir fırtına sonucu Yeşilköy’de bulunan uçakların üzerindeki sundurmalar yıkılarak, uçaklar kullanılmayacak hale gelmişti. Bu nedenle alınan bu ilk
    uçaklar uçurulamamış, bunun üzerine birkaç ay sonra, Fransız uçak fabrikasıyla yapılan sözleşmeyle 30.000 franka yeni bir uçak satın alınmıştı. Uçağın 27 Nisan’da yapılacak olan cülus törenindeki şenliklere katılması isteniyordu. 26 Nisan’da pilot Gordon Bell idaresinde İstanbul’a gelen uçak, Yeşilköy’den havalanarak İstanbul üzerinde 45 dakikalık bir deneme uçuşu yaptı. Cülus törenine katılmak için gelen Mehmed Reşad, törenin yapılacağı yer olan Hürriyet-i Ebediye tepesine (Okmeydanı) ulaştığında Gordon Bell tarafından kullanılan uçak da 13.20’de Yeşilköy’den havalanmış, 13.30’da tören alanına ulaşarak tören kıtaları üzerinde resmi geçite katılmıştır.

    AVRUPALILARIN KAHVE İLE TANIŞMASI

    1683 yılında Viyana önlerine gelen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, şehri alacağından o kadar emindi ki, Viyana’yı aldıktan sonra şehirde yapacağı geçit törenini planlıyordu. Bu nedenle, bu büyük merasimde kullanılacak eşyaları Topkapı Sarayı’ndan çıkarttırmış ve yanına almıştı. Müttefik ordusunun başına Polonya Kralı Jean Sobiesky’nin geçmesiyle, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın bütün hayalleri yıkılmış oldu. Bunun üzerine her şeyini Viyana surlarının önünde bırakan Kara Mustafa Paşa, askerleriyle beraber Belgrat’a doğru çekildi. Geride kalan ne varsa Viyana’yı kurtaran Polonya Kralı Sobiesky’nin oldu. (bugün Topkapı’da bile bulunmayan bazı parçalar Polonya müzelerinde sergilenmektedir.)
    Bu sırada ilginç bir olay yaşandı:
    Hazinelerin yanında çuvallar dolusu çekilmemiş kahve bulunmaktaydı. Kahve çekirdeklerini gören Avusturyalılar, gördükleri çekirdekleri başka bir şey zannederek, "Türkler meğerse keçi pisliği yerlermiş" dediler ve kahve çekirdeklerini imha etmeye çalıştırlar. Daha önce Osmanlı topraklarında yaşamış bir Viyanalı’nın kahve çekirdeklerini farketmesi ve Avusturyalılara tanelerin ne işe yaradığını anlatması sonucunda Avrupalılar kahveyle tanışmış oldular.

    SARAYDA HASTA OLUNCA...?

    Sarayda biri hasta olduğu anda derhal haremdeki kapı vurulur ve kapının dışında, nöbet odasında bekleyen harem ağasına haber verilirdi. Ağa ile beraber nöbetçi doktor hareme girer hastanın durumu ağırsa hastaneye, değilse şehirdeki saraylılardan birinin evine çıkarılırdı. Saraydan lüzumlu olan para ve eşyalar ardından gönderilir, hasta tamamen iyileşinceye kadar orada kalırdı. Saraya sarılık hastalığının girmemesi bundan dolayıdır.

    SULTAN VAHÜDİDDİN’İN İTALYA KRALI’NA CEVABI.

    Mekke’de bir süre kaldıktan sonra İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada kaldı. Şehzadelik günlerinden tanıştığı devrin İtalya Kralı, Sultan Mehmed Vahidüddin’e istediği bir köşkte oturabileceğini bildirdi. Ancak aldığı cevap çok netti:
    “Haşmetlu Kral Hazretlerine şükranlarımızı arz ederiz. Gösterdikleri incelik ve civanmertliğe hayranım. Fakat taşıdığım ‘Müslümanların Halifesi’ unvanı böyle bir yardımı kabul etmeye engeldir.
    Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu. Ancak Sultan Mehmed Vahidüddin, bu durum da bile kendi durumunu düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye’de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:
    “Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya.”

    SULTAN III. SELİM’İN DUASI

    Ordularımız çoğu zaman zaferler kazanıyor, sık sık da Avusturya ve Rus ordularına yeniliyordu. Ayrıca isyanlar baş göstermeye başlamıştı.
    Kötü haberler karşısında gözyaşlarına engel olamayan III. Selim:
    “Ya Rabbi! Beni böyle cihana rezil edüp, kâfirlere mağlup ve perişan ettirmeden, zamanında ümmet-i Muhammed’in böyle perişanlığını göstermeden canımı al.”
    Sultan III. Selim’in bu duası kabul olunmuş, Osmanlı Devletinin gerilemesine sebep olan olayları görme fırsatı olmadan şehit edilmiştir.

    SULTAN I. MURAD’IN KOSOVA DUASI

    Sultan I. Murad, Kosova Meydan Savaşı’nda ölmeden birkaç dakika önce okuduğu dua (bugünün Türkçesiyle) :
    “Peygamberin yüzünün suyu, Kerbela’da akan kan, ayrılık gecesinden ağlayan göz, aşkının yolunda sürünen yüz, dertlilerin hazin gönlü ve canlara tesir eden yakarışları için! Lütfunu bizimle beraber kıl ve muhafazanı biz-den eksik etme Yarabbi!
    Yarab! İslam ehline yardımcı ol, düşmanın elini bizden uzak tut! Günahımıza değil, candan ve gönülden gelen ahımıza bak!
    Mücahidlerini telef ve bizi düşman oklarına hedef ettirme.
    Vücutlarımızı mezardan sakla, İslam’ı tehlikelerden uzak tut. Bunca senedir ettiğimiz duaları ve din uğruna yap-tığımız savaşları boşa çıkarma, adımı kahrın ile perişan, yüzümü halkın içinde siyah etme! İslam topraklarını ayaklar altında çiğnetme, utanç içindeki insanların yaşadığı bir yer haline getirme.
    Yarabbi, bilirim ki İslam ehline lütufların çoktur, bu lütuflarını bu savaşta da göster. Din yolunda şehit olunacaksa beni et de ahirette mutlu bir yere ulaşayım.

    İLK DEMİRYOLU HATTI .

    9 Eylül 1855 yılında İzmir-Turgutlu arasında demiryolu inşaatına başlanmıştı.

    İLK TELGRAF HATTI .

    İlk telgraf hattı 9 Eylül 1855 yılında Edirne-Varna-Kırım arasında kuruldu. Kırım’dan İstanbul’a çekilen ilk telgrafta Kırım şehri olan Sivastopol’un Rus işgalinden kurtarıldığı bildirilmekteydi

     
  2. yeniçeri

    yeniçeri JaNiSSaRY

    şerefli tarihimizi görmeyen, OSMANLI'yı yok sayan,şereften yoksun insanlar okuyun.....
     
  3. Hasan Şeref İlhan

    Hasan Şeref İlhan Harbi Aktif Üye

    Paylaşım için teşekkürler.