Sultanahmet Meydanının Tarihçesi

Osmanlı bölümünde yer alan bu konu LAL tarafından paylaşıldı.

  1. LAL

    LAL Moderatör

    Sultanahmet (At) Meydanının Tarihi
    at-meydani.jpg
    Feth-i mübinden sonra Osmanlı payitahtının en önemli meydanı olarak varlığını devam ettiren At Meydanı, tarihçilerin anlata anlata bitiremediği düğün ve bayram şenliklerinin yanı sıra siyasi olaylara ve kanlı ayaklanmalara da sahne oldu.

    Üç İmparatorluk Bir Meydan yazı dizisinde bu hafta meydan son sahibi ile buluşuyor. Osmanlılar, İstanbul’u fethettikten sonra meydana hiç dokunmuyor hatta yeni eserlerle daha görkemli hale getirmeye çalışıyor. En büyük şenliklerin ve isyanların merkezi olmaya devam ediyor.
    sultanahmet-meydani-tarihcesi.jpg
    İlkçağ, Roma, Doğu Roma derken meydan bize artık son sahiplerinin hikâyesini anlatmak istiyor. İstanbul’un fethi ile başlayan ve günümüze kadar gelen bu süreçte meydan yine neler neler görecek.

    Doğu Roma’nın 4. Haçlı Seferi ile uğradığı yıkım ve 57 yıllık bir esaretten sonra şehri geri alışları sonrasında artık tarihler 1261’i göstermektedir. Bu tarihten 1453’e kadar geçecek süreç meydanın en garip ve talihsiz dönemi olacaktır. Çünkü meydanı anlamlı kılan, hemen yanındaki İmparatorluk Sarayı bu istilada kullanılamaz hale gelmiş ve Roma hanedanı da bugün Ayvansaray’da bulunan Bukaleon Sarayı’na taşınmışlardır.

    Yıkım öyle büyük olmuştur ki Fatih, İstanbul’u fethettiğinde Ayasofya’nın damına çıkacak ve bu enkaz karşısında şu dizeleri söyleyecektir:

    “Afrasyap’ın sarayında baykuş nevbet vuruyor
    Örümcek perdedarlık yapıyor.”


    Derken müjdelenen gün gelir, yüzyıllar öncesinden Kutlu Peygamber’in (sas) verdiği haber gereğince kutlu ordu, büyük sultanı ile surların önlerindedir. Bu büyük kuşatmada meydan ve Ayasofya, Roma’nın direnişinin sembolü olur. Dua edenler, mabutlarına sığınanlar, bir olağanüstülük bekleyenler... Nihayetinde surlar geçit verir ve fetih ordusu şehre girer. Romalıların korktukları olmaz. Şehrin fatihleri şehre zarar vermez. Meydan hiçbir talana sahne olmaz. Latin külahının geçen asırda meydanda ve Ayasofya’da gerçekleştirdiği zulmü, Osmanlı sarığı yapmayacaktır.

    sultanahmet-meydani-minyatur.jpg

    Osmanlı’da değişmedi

    Osmanlı, fetih sonrasında meydana dokunmaz. Meydanda kendi kültürü ile hiç de bağdaşmayan anıtlara da zarar vermez. Ne Roma’nın kabartmalarına, ne Eski Mısır’ın hiyerogliflerine, ne de yılanlı sütunlarına ellemeyecektir. Meydan yine halka hitap etmeye devam eder. Osmanlı burayı cirit müsabakalarının gerçekleştiği, matrak ve şeşber oyunlarının cereyan ettiği bir spor alanı olarak değerlendirir. Tabii şehrin bu en büyük meydanı aynı zamanda büyük şenliklerin de kalbinin attığı yer olur. Başta padişah olmak üzere devlet adamlarının düğün ve sünnet törenleri burada gerçekleştirilir. Mesela Kanuni’nin oğullarının sünnet töreni dillere destan bir şekilde burada yapılır. Bir süre sonra Sadrazam İbrahim Paşa’nın düğünü de burada olur. Kanuni, meydanda kendisine ayrılmış çadırda alayişin büyüklüğünü fark eder. Hele Uludağ’dan getirtilen buz kalıpları içindeki şerbet sunumunu da görünce İbrahim Paşa’ya seslenir:

    “Paşa, bizim geçen düğün merasimi mi daha alayişli oldu, yoksa senin bu sünnet meclisin mi daha debdebelidir?”

    Soru zordur, çünkü görünen durum İbrahim Paşa’nın lehinedir, ancak doğruyu da söylemek yakışık almayacaktır. Son derece zeki bir adam olan İbrahim Paşa en doğru cevabı bulmakta zorlanmaz:

    kanuni-sultan-suleyman-sultanahmet.jpg

    “Sultanım elbette ki bizim merasim sizinkinden üstündür. Çünkü sizin merasimin şeref konuğu, Devlet-i Aliye’nin sadrazamı olan bendim, bizim merasimin şeref konuğu bu Devlet’in Sultan’ı olan sizsiniz.”

    Meydan, ileride daha nice düğün ve sünnet merasimlerine sahne olacaktır. 3. Mehmet’in 54 gün süren sünneti ile 3. Ahmet’in çocuklarının sünnetleri bunlardan birkaçıdır. Hatta bu uzun merasimlerde, Osmanlı esnafı geçit törenleri yapacaktır. Ünlü minyatür ustamız Levni, bu alayları günlerce çizmiş ve bize harika bir görsel şölen bırakmıştır.

    Meydan, Ayasofya’nın cami yapılması ve hemen bitişiğine Topkapı Sarayı’nın inşası ile ayrı bir anlam kazanır. Saraya yakın olması gereken sadrazamlar da meydanın etrafına yerleşir. Bugün Sultanahmet Camii’nin bulunduğu yere Sokullu Mehmet Paşa’nın konağı yapılır. Bu büyük idareci, üç padişah döneminde devleti buradan yönetecektir. Sultan Süleyman’ın bir başka sadrazamı olan İbrahim Paşa’nın bugün Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan sarayı da yine meydanın bir diğer tarafına inşa edilir.

    Ancak meydan, anlamını ve son ismini genç bir padişahın girişimi ile kazanır. 14 yaşında tahta geçen, 14 yıl tahtta kalan, 14. Osmanlı padişahı olarak 28 yaşında vefat eden Sultan 1. Ahmet’in dev bir külliye inşası ile. 17.yy’ın bu büyük kompleksi eski Roma Sarayı’nın kalıntıları üzerine, Sokullu’nun eski konağını da içine alacak şekilde inşa edilir. Hatta bu inşaatta, konağın üzerinde bulunduğu tepe düzlenir ve tüm enkaz meydana yığıldığı için meydan metrelerce yükselir. Bugün meydandaki anıtların diplerinin toprağın çok aşağılarında kalmasının sebebi Sultanahmet Camii hafriyatından kaynaklanmaktadır.

    sultanahmet-meydani-minyatur-1.jpg

    İslam’ın Mescid-i Haram’dan sonra ikinci altı minareli camisi tamamlanır. Artık meydanın adı Sultanahmet’tir. Bu meydanda O’nun da hatıraları çoktur. Caminin temel atma günü hocalarının sembolik kazma vuruşlarından sonra saatlerce burada çalışması, ara ara gelip inşaatta taş taşıması vb. İnşaatı teftiş ettiği bir günde hocası Aziz Mahmud Hüdai Hz.ni görüp atından inecek ve binlerce insanın önünde, Efendim lütfen siz buyurun deyip hocasını ata bindirecek kendisi arkadan yayan yürüyecektir. Hüdai Hz. çok az at üzerinde gidip hemen inecek ve “Sultanım, Hocam Üftade Hz. ‘Evladım padişahlar ardın sıra yürüsün!’ diye dua etmişti. Onun duası yerine gelsin diye kabul ettim. Halk yanlış anlar bu kadar kafi.” diyecektir.

    Dillere destan şenlikler

    Meydan Osmanlı döneminde nice bayram eğlencesine de ev sahipliği yapacaktır. Bu merasimlerde, binlerce insanın yemek yediği yer sofralarının kurulduğu, çocuklar için şekerden heykellerin yapılıp yağmalatıldığı, gulyabanilerden, dev kalelere, kalyonlara çeşitli maketlerle meydanın süslendiği ve nice canlandırmanın cereyan ettiği eğlenceler tertip edilirdi. Genç delikanlılar nişanlılarının gözüne girmek için meydandaki dikilitaşlara tırmanma marifeti göstermeye çalışır, İbrahim Paşa Sarayı’nın hâlâ durmakta olan kameriyesinden padişah halka avuç avuç altın saçardı.

    Tabii Osmanlı döneminde de meydanda olumsuz hadiseler cereyan edecektir. Patrona Halil, topladığı nice çapulcu ile yönetime el koymaya burada teşebbüs edecektir. Bir benzerini Kabakçı Mustafa yapacaktır. Vak’ay-ı Vakvakiye’de bu meydanda bulunan bir çınar ağacı, isyanın kurbanlarının başlarının sergilendiği bir mekân olarak kullanılacaktır. Ama bu darbe zihniyetinin 2. Mahmud öncülüğünde yok edilmesinde de meydan vazifesini yapacak, yeniçeriler ilk tokadı halktan burada yiyeceklerdir.

    Sultan Abdülaziz ile birlikte meydan bir parka çevrilir. Cumhuriyet sonrasında da bu konumunu devam ettirir. Adnan Menderes’in şehri imar faaliyetleri çerçevesinde son bir düzenleme yapılır. Acı olan şey, üzerine titrenmesi gereken nice hatırası olan bu meydan, çirkin taş ve beton binalar ile çevrilerek adeta avuç kadar kalacak ve meydana ait nice tarihî eser bu beton temellerin altında bir daha çıkmamak üzere karanlığa gömülecektir.

    İbrahim Paşa’nın heykelleri

    Bugün yanlış bir algı olarak, Sultan Süleyman’ın sadrazamı İbrahim Paşa’nın Avrupa’dan hayranlık eseri olarak heykeller getirttip meydana diktirdiği, bu nedenle de gavur paşa olarak adlandırıldığı anlatılmaktadır. Gerçekten de meydana zaman zaman bu tarz eserler getirilip bir süre tutulmaktadır. Ancak bu durum İbrahim Paşa’nın Avrupa hayatına düşkünlüğünden kaynaklanmamaktadır. O günlerde tüm Avrupa, Osmanlı’nın her şeyine hayran iken koca sadrazamı bu durumda düşünmek, Avrupa medeniyeti karşısında küçüklük kompleksinin bir tezahürüdür. Osmanlı’da bir ecnebi devlete sefer düzenlendiğinde adet olduğu üzere ganimet getirilir ve şehrin ana meydanına yığılırdı. Halk da bunları görüp ordusunun gücünü, devletin büyüklüğünü daha iyi idrak ederdi. Bir süre sonra da bu heykel nevinden şeyler eritilir ya da başka amaçlarla kullanılırdı. İbrahim Paşa’ya mal edilen heykeller de böyle bir durumdan dolayı dikilmiştir. Bu durumdan hem Sultan Süleyman’ın hem de Divan’ın haberi vardır. İbrahim Paşa’yı kötüleyen şiirleri yazanlar da o günün muhalif zihniyetidir.

    Kurtuluş Savaşı’nın sesi ilk buradan yükseldi

    İngilizlerin İstanbul’u işgal yıllarında, Onlardan yüz bulan birtakım ayrılıkçı Rumlar şehrin bazı yerlerini mavi beyaz bayrakları ile donatmışlardı. “İstanbul Konstantinapolis’tir öyle kalacak!” diye afişler ve sloganlarla işgal kuvvetlerini etkilemeye çalıştıkları bugünlerde, Sultanahmet Meydanı, Müslüman İstanbul’un sesi soluğu olacaktır. Meydanda nice miting düzenlenecek, “İstanbul, İstanbul olarak kalacaktır. İslam memleketi olarak ebediyete kadar kimliğini koruyacaktır!” sloganları meydanı inletecek ve gerekli yerlere mesaj meydandan iletilecektir.

    Zalimler için yaşasın cehennem!

    Yıl 1908. Hareket Ordusu İstanbul’u basmış ve bu çapulcular güruhu, padişahın kardeş kanı dökülmesin diyerek orduyu çıkarmaması üzerine şehre rahatlıkla girmiştir. Bu hassasiyeti, kendilerinden duyulan korkuya veren darbeci zihniyet, Ayasofya civarında kurdukları idam sehpaları önünde insanları muhakeme etmekte ve hemen orada idam etmektedirler. Sorgulama sırası genç bir âlime gelir. Tarih boyunca kimseye eyvallahı olmamış bu başı dik adam ilk kez bu kendini bilmezlere gereken cevabı verecek ve serbest bırakılacaktır. Kendisine Bediüzzaman denilen ve asrın nabzını tutan bu yüksek şahsiyet, Sultanahmet Meydanı’ndan geçerken sadece bu kör zihniyete değil, bundan sonra gelecek art niyetli ekiplere de seslenircesine yüksek sesle bağırarak meydanı adımlayacaktır: “Zalimler için yaşasın cehennem”

    TARİHÇİ - TALHA UĞURLUEL - ZAMAN