Sezai Karakoç'un Şiirleri

Aşk Şiirleri bölümünde yer alan bu konu spettro tarafından paylaşıldı.

  1. spettro

    spettro Üye

    ADAK IŞIĞI

    Sıcak yaz göklerinde

    Önde uzanan ovada

    Birden bir ışık sağdan

    Bir ışık soldan çıkar

    Ve bunlar

    Şimşek hızıyla birbirlerine ulaşırlar

    Bunu halk adak için uğur sayar

    Derler: Leyla ile Mecnun buluştular

    Bu göz açıp kapama anında

    Ne varsa dile muradında

    Mutlak yerine gelir arzun

    Yerde kavuşmayanlar gökte kavuşurlar

    Ve bir uğurlu anda

    Kavuşmak isteyenleri kavuştururlar

    ------------------------------------


    ALINYAZISI SAATİ (İSTANBUL)



    Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun

    Yaklaştıkça büyüyen

    Ayrıntıları setleri bahçeleri

    Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan

    İşte ben o şehri yaşadım yıllarca

    İstanbul'da parça parça

    Çeşmelerinde ayı yaşadım

    Servilerinde ayla birlik bölündüm

    Ayla birlik yaralandım

    İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla

    Soludum bölük bölük ahiretin

    Keskin çizgili özgürlüğünü

    Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi

    İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri

    Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini

    İstanbul'dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım

    Taşlarına adeta resmim işledi

    Ben İstanbul'da dağıldım zerre zerre

    İstanbul damla damla içimde birikti

    Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir

    Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir

    O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp

    Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen

    Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden

    O Tanrı'nın kılıç halindeki hilali

    İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli

    İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri

    İstanbul'a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden

    Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle

    Semerkant'tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri

    Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri

    Git Sümbülefendi'ye servilerden sor olan biteni

    Merkezefendi'de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini

    Bağdat'ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin

    Şam'da son sınırı manevi medeniyetlerin

    Kozmik bakış metafizik sezgi

    Bağdat'tan dal, Şam'dan yaprak Diyarbekir'den çizgi

    Hep İstanbul'da kırık dökük

    Parçalanmış silinmiş sönmüş

    Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere

    Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu

    Sabah Karacaahmet'te öten şafak kırmızısında savaş borusu

    Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler

    Su şırıltısından gök gürültüsüne değin

    Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter

    Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi

    Ben yaşadıkça o yaşayacak bende

    Kimbilir belki o da dirilecek benimle

    İslam Milletinin dirilişinde

    O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya

    İnsanın insan olduğu o günde

    Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir

    Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa

    Doğrul ve kalk ayağa

    Kemiklerinle etin arasında

    Sonsuz güç topla korku ve muştuyla

    Mucize muştusuyla

    Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim

    Fırtına yaprak yaprak dökülüyor

    Gecenin tüyleri savruluyor havaya

    Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla

    Mübarek toprağın anlamından bile yoksun

    Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman

    Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız

    Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz

    Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz



    Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim

    Denizi yüklendim adeta denizle evlendim

    Denizle yaşadım denizle öldüm

    Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm

    Denizden denize yükseldim

    Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde

    Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları

    Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin

    -Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek-

    Bursa'dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra

    Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken

    Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken

    Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda

    Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında

    Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya

    Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla

    Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana

    olup biteni

    O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini

    Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık

    Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık

    Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi

    Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi

    Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi

    Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi

    Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı

    Bir kartal taşırken yere düşmüş

    Ve kalakalmış kaldığı yerde

    Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne

    Yemişler ötesini berisini

    Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı

    Ey Allah'a açılan ve kapanan ulu kapı

    Bir at gibi soluyorsun kulelerinle

    Deniz öfkenin köpükleriyle benekli

    Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda

    Yeniden sularından içelim kana kana

    Savaşabilirim bugün bütün dünyayla

    Gerekirse

    Ruhumuzun susadığı hakikat olan

    Evrensel İslam Barışının zaferi için

    Aşk için Tanrı hakikati aşkı için

    Göğe çıkan İsa yere insin diye

    -Fazla çıkardılar göğe-

    Gel ey Muhammed ve İsa hakikati

    Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var

    Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar

    Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları

    Savaşırım doğudan daha doğu

    Doğrudan daha doğru olanı bulmak için

    Zulme karşı savaşabilirim

    İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir

    Ebedi hakikat budur

    Bunun için savaşırım ben

    Bunun için kanım helal olsun

    Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak

    İstanbul'u yeniden Tanrı şehri yapmak

    Bunun için savaşırım ben

    Servi için savaşırım çınar için savaşırım

    Tozlanmamış gün doğuşu için

    Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye

    Tuz deniz damlasında gülsün

    Çam denizle gülüşsün

    Su tenimizle barışsın

    Ruhumuzla ışısın diye

    Savaşçıyım ben atalarım gibi

    İstanbul için savaşırım

    Bağdat'ın dervişlik ortağı

    Şam'ın kılıç kardeşi

    Olan İstanbul için

    Benim güneşimden öteye kimse gidemez

    Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil

    "Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır"

    Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı'ya kulluk

    İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü

    Kıyamete kadar söylenecek türkü

    -------------------------------------



    ANNELER VE ÇOCUKLAR



    Anne ölünce çocuk

    Bahçenin en yalnız köşesinde

    Elinde bir siyah çubuk

    Ağzında küçük bir leke



    Çocuk öldü mü güneş

    Simsiyah görünür gözüne

    Elinde bir ip nereye

    Bilmez bağlayacağını anne



    Kaçar herkesten

    Durmaz bir yerde

    Anne ölünce çocuk

    Çocuk ölünce anne


    -------------------------------------

    AŞK VE ÇİLELER



    Monna Rosa siyah güller, ak güller;

    Gülce'nin gülleri ve beyaz yatk

    Kanadı kırık kuş merhamet ister;

    Ah, senin yüzünden kana batacak,

    Monna Rosa, siyah güller; ak güller!



    Ulur aya karşı kirli çakallar,

    Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.

    Monna Rosa, bu gün bende bir hal var,

    Yağmur iğri iğri düşer toprağa,

    Ulur aya karşı kirli çakallar.



    Zeytin ağacının karanlığıdır

    Elindeki elma ile başlayan...

    Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

    Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

    Zeytin ağacının karanlığıdır.



    Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

    Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

    Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

    Işıksız ruhumu sallar da durur,

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar.



    Ellerin, ellerin ve parmakların

    Bir nar çiçeğini eziyor gibi...

    Ellerinden belli olur bir kadın.

    Denizin dibinde geziyor gibi

    Ellerin ellerin ve parmakların.



    Açma pencereni, perdeleri çek:

    Monna Rosa seni görmemeliyim.

    Bir bakışın ölmeme için yetecek;

    Anla Monna Rosa, ben öteliyim...

    Açma pencereni, perdeleri çek.



    Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

    Saat on ikidir, söndü lambalar.

    Uyu da turnalar gelsin rüyana,

    Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

    Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.



    Akşamları gelir incir kuşları,

    Konarlar bahçemin incirlerine;

    Kiminin rengi ak, kiminin sarı.

    Ah, beni vursalar bir kuş yerine!

    Akşamları gelir incir kuşları...



    Ki ben Monna Rosa, bulurum seni

    İncir kuşlarının bakışlarında.

    Hayatla doldurur bu boş yelkeni

    O masum bakışlar... Su kenarında

    Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.



    Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:

    Henüz dinlemedin benden türküler.

    Benim aşkım uymaz öyle her saza,

    En güzel şarıkıy bir kurşun söyler...

    Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.



    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,

    Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

    Birgün gözlerimin ta içine bak;

    Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,

    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.



    Artık inan bana muhacir kızı,

    Dinle ve kabul et itirafımı.

    Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

    Alev alev sardı her tarafımı,

    Artık inan bana muhacir kızı.



    Altın bilezikler, o korkulu ten,

    Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;

    Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,

    Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;

    Altın bilezikler, o karkulu ten!



    Monna Rosa siyah güller, ak güller,

    Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

    Kanadı kırık kuş merhamet ister;

    Ah, senin yüzünden kana batacak,

    Monna Rosa, siyah güller, ak güller!


    --------------------------------------------------


    BAHÇE GÖRMÜŞ ÇOCUKLARIN ŞİİRİ



    İlkin sakin kiraz bahçeleridir andığım eski günlerden

    Şehrin çocuklara mahsus kaydıraklardan olduğu

    Fi tarihinde kutsal sözleri kale almadıkları için

    Harap bırakılmışlar tabiatüstü güçlerle



    Bir kere elime aldım mı çocukluğumu

    Üstüne kerametler yazılı derilerde

    Geleceği bildiren derilerde

    Başlar yeni bir mantığın bağbozumu



    Paganini bakışıyla ölümü inkar eden

    Anneleri şaşırtan çocukları büyüleyen

    Sevimli kahinlikleriyle fakirleri sevindiren

    Ve siz ey çingene kadınları



    O yıllar savaş yıllarıydı geceleri karartma

    Gündüzleri fırın önlerinde birikirdi halk

    Biz çocuklara büyükler arasındaki fark

    Bir yanda şehir bir yanda kiraz bahçeleri
    ------------------------------------------------


    BALKON



    Çocuk düşerse ölür çünkü balkon

    Ölümün cesur körfezidir evlerde

    Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların

    Anneler anneler elleri balkonların demirinde



    İçimde ve evlerde balkon

    Bir tabut kadar yer tutar

    Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen

    Şezlongunuza uzanın ölü



    Gelecek zamanlarda

    Ölüleri balkonlara gömecekler

    İnsan rahat etmeyecek

    Öldükten sonra da



    Bana sormayın böyle nereye

    Koşa koşa gidiyorum

    Alnından öpmeye gidiyorum

    Evleri balkonsuz yapan mimarların


    ------------------------------------------

    BATIŞ



    Güneştir düşen turuncusunda menekşeler sunarım

    Gece artık hiç dönülmeyecek yerlerdeki o sevgiliye

    Çocuklara kekik toplıyan o sevgiliye

    Bir kekik uzatan çocuk anne deyince

    Deniz dibinden çatı çeken

    Çocuk üstüne arkadaş üstüne



    Güneştir düşen yeşilinde bir yüz döner

    Değişmiyen o gençliğiyle sevgili

    Ölümden sonraki kurtulma gibi

    Döner döner de gelir karşıma

    Deniz dibinden cıkan ahtapot ölüleri

    Eski utanmaları çeker su yüzüne



    Güneştir kırmızı ve ben en çömezi bir rengin

    Altın hatıralar hükümetinin

    Bitmeyen sultanı o sevgiliye adanmış

    Soy utanc soy anış soy sevgi

    Gel artmaz azalmaz ey sevgi


    ---------------------------------------------------


    BEN KANDAN ELBİSE GİYDİM HİÇ DEĞİŞTİRSİNLER İSTEMEZDİM



    Kendinden birşeyler kattın

    Güzelleştirdin ölümü de

    Ellerinin içiyle aydınlattın

    Ölüm ne demektir anladım



    Yer değiştiren ben değildim

    Farklılaşan sendin

    Sendin bana gelen aynalarla

    Sendin bana gelen sendin



    Artık ölebilirdim

    Bütün İstanbul şahidim

    Ben kandan elbiseler giydim

    Bundan senin haberin var mı




    -------------------------------------------

    ÇEŞMELER



    I.



    Benim yalnızlığımdan

    Damıtılmış çeşmeler

    Kurumuş unutulmuş

    Ceşmelerin akışıyım

    İnsanlık içinde



    Ay görmez onları onlar ayı görür

    Aydan haberlidirler

    Söylediklerinin çoğu

    Ay hakkındadır

    Aya dair

    Ayın tarihine ait



    Fındıklılı Mehmet Ağa

    Çeşmesi

    Silahtar Tarihinin yazarı

    Yenilmez karpuzlar

    Acı salatalıklar yıkamıştım suyunda

    İçilmez

    Bozuk suyunda

    Gece yarısı

    Ayışığında

    Yaz ay ve ben

    Silinmeye yüz tutmuş yazı

    Ölümü hecelemiştik

    Ortalığı dolduran sesinde

    Ta... aşağılarda olan yatıra

    Bir türkü söylüyordu

    Ölüm ötesinde açmış

    Menekşeler kimliğinde



    Ölüydü insanlar

    Yalnız yaşıyordu o yatır

    Ve o çeşme

    Ben de

    Sıratı andıran bir çizgide

    Soluyordum devrildim devrileceğimi

    Hayatı ve ölümü birlikte

    Aynı geçmezlik ve değişmezlikte

    Aynı yenilik ve tazelikte

    Ürpererek geçiyordu yarasalar

    Uzaklardan

    Beyoğlu'nu bir telgraf gibi

    İleterek birbirine


    -------------------------------------------



    ÇOCUKLUĞUMUZ



    Annemin bana öğrettiği ilk kelime

    Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde



    Annem bana gülü şöyle öğretti

    Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi



    Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

    Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus



    Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

    Binmiş gelirdi Ali bir kırata



    Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

    Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte



    Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

    Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü



    Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

    Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman



    Ali olmaktan bir sedef her çocukta



    Babam lambanın ışığında okurdu

    Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

    Fetihlerde bayram yapardık

    İslam bir sevinçti kaplardı içimizi



    Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık

    Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık



    Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi



    Kediler mangalın altında uyurdu

    Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

    İnanmış adamların övüncüyle

    Sabırla beklerdik geceleri



    Şimdi hiçbirinden eser yok

    Gitti o geceler o cenk kitapları

    Dağıldı kalelerin önündeki askerler

    Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi

    --------------------------------------------

    DENİZİN KENTİNİ YAKTIM



    Denizin kentini yaktım

    Vızıldayıp duran kafamın ortasında

    Denizin kentini yaktım

    Hurma şırıltılarıyla



    Denizin kentini yaktım

    Beni çocukluğumdan koparan

    Denizin kentini yaktım

    Bir kent kadın kabuklarından



    Denizin kentini yaktım

    Miras kalmış bir alevle

    Denizin kentini yaktım

    Veli ağaçlarla kalbi atan mermerle



    Tanrıyı anarak kalbi atan

    Cami sütunları boğdu

    Sararmış gözyaşlarıyla

    Kararmış denizin kentini



    İstanbul ey sevgili şehir

    Dön dön karadan gelen sesime

    Son veren zaman yatırında

    Denizden getirilen biçimine
    __________________


    DOĞUM

    (Leyla'nin doğumu için Mecnun'un sonradan söylediği)



    I.



    Çiğ düştü göklerden

    Ve bir bahar günü doğdun sen



    Güvercinler geçti menekşelerden

    Ve bir bahar günü doğdun sen



    Kendi kendine ayna olan nergislerden

    Leylakların gün doğuşu ürperişinden

    Zambakların kıyı kıyı bakışından

    Geldin sen

    Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde

    Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde

    Birdenbire aydınlandı annenin yüzü

    Ve bir bahar günü doğdun sen



    İlkin horozların gözüne göründün

    Dünyaya haber verdiler ötelerden

    Baban yeni dönmüştü eve ıraklardan

    Birden aydınlandı annenin yüzü

    Ve bir bahar günü doğdun sen



    Marta bakan biliyordu geleceğini

    Nisana bakan görüyordu alaca renklerini

    Kızıl ve yeşil seherini

    Mayısa bakan buldu seni

    Ve bir bahar günü doğdun sen



    Sana Leyla dedim Suna dedim şiirlerde şarkılarda

    Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda

    Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da

    Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla

    Melekler gökten geldi armağanlarla

    Ve bir bahar günü doğdun sen



    Bir bahar günü doğdun sen

    Baharın ta kendisi oldun sen

    Şimdi her baharda doğan çocuklarla

    Sen en aşılmaz boya tenlerinde saçlarında

    Sen görünür görünmez ufuklarda

    Karlar erir erir kaçar kaçar da

    Gökler yağmur biçiminde güler ağlar ağlar da

    Güneş öğünerek yansır yansır da sularda

    Gelirsin her baharda

    Bir diriliş gibi ölü dünyaya

    Ölüler gölgenden ateş ala ala

    Ekilip biçilip yankı yapa yapa

    Yaz sıcaklığından arta arta

    Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

    Ki bir bahar günü doğdun sen



    Güller dönüştüler yatak çarşaflarına

    Leylaklar yaklaştılar korka korka

    Nergisler benliğimizin ortasından baka

    Gelip fon oldular insanın

    Bir kere daha

    Sende yeniden yaratılışına

    Bir bahar hali yaratışına



    Bir bahar günü doğdun sen

    Baharın ta kendisi oldun sen
    __________________



    II.



    Sonbahar benim ölümüm kırmızı kırmızı yanışım karaağaçlarda

    Senin ak doğumunu daha çok ortaya koymak için

    Toplayıp gelişim güzü bütün sarılarımla loşluklarımla

    Çürüyen solan evrenin karşı koyuşu

    Senin baharda doğusunun anısına



    Ah o ne sıtmadır güneşteki sıtma baharda

    Her an senin doğumun yaşamaktan gelen

    Ve güzün güneşte bir kuruyuş bir dağılma

    Benim ölümümden gelen haykırış ve ağlayışlarla

    Bir ömür boyu oldum salt ölüm kemiği

    Parlamak için senin doğumundan gelen fosforlarla

    Eve girmekte geç kalan çocuklar görecektir geceleri

    Aşk baharının sessiz direnişini

    yanıp duran ışıklarda



    Yaz güneşi biriktirdi biriktirdi

    Sonbahar yapraklarda delirdi

    Kış derin çizgileriyle devrildi

    Bahar gül tanklarıyla çiçek çağlayanlarıyla belirdi

    Ve bir bahar günü doğdun sen
    __________________




    DOKTORUN KARŞISINDA



    Doktor bir kavisim var bir kavisim var

    Geçen günden beri bir kavisim var

    Ondan bir akıntı mıdır yarasalar

    Bir kavis önünde linç mi demek kurtarılacak bir kent ki

    Yeşil bir toprak selameti

    Bir kabrin bir cihanlık cömertliği cesareti

    Kitaplardan kitaplara

    Atılarak erişilmiş bir saygı saati

    Bir kırağı yaprağında son direniş çiçekleri

    Ölen bir hristiyanda bir yahudi zambak sesi

    Çarşıların boşluğunda ben bir eski çeşme yası

    Affedersiniz doktor siz süryani misiniz

    (Hayır ben süryani değilim ama arkadaşim süryani)



    Ben çok incil gördüm çıkmamış boyalari

    Biraz daha gerilmiş yazıldığı ceylan derisi

    Ama silinmiş ölüme karşı dayatan

    Lazarı ayağa kaldıran muştu defnesi

    Bütün defnelerı kırdık bir güveç neşesi

    Fırınlar açıldı narlar kurudu

    Kuyu deştik sular çekildi

    Doğ ey kuyruklu yıldızı ülker kümesi

    Bilirim en çorak toprağın bile var bir kehaneti

    Bir kerameti

    Bir gelecek zaman ticareti

    Demet demet muştuları

    Demet demet nimetleri

    Doktor siz süryani misiniz

    Yani eski bir süryani

    (Hayır ben süryani değilim ama arkadaşım süryani)



    Bilirim bilirim incilden yola çıktınız

    Ama yolu çabuk şaşırdınız

    İncilden kendinize bir şeyler katacağınıza

    Kendinizden incile çok şeyler kattınız

    Sevdiniz öyle sevdiniz ki sevdiğinizi tutup mermere işlediniz

    Ama sonra tutup mermere taptınız

    Mermeri kadeh kadeh

    Bir alacakaranlik gibi içtiniz

    Sonra kustunuz mermeri

    Çağlarca kustunuz mermeri

    Ey mermer kusan ırk

    Ey oruçsuz tiyatro

    Acıkmış iftarsız acıkmışlar

    Güneşten başka ne bulmuşsa yemiş olanlar

    Doğuya hücum demek doğuya hücum var

    Işte size bir kent ki

    Yanlış yanan bir linç ampulünden

    Size eşsiz bir şölen var

    Kemiklerimin ışıklarindan

    İyi sanat doğrusu misyonerlik

    Doktorluk gibi doktor

    (Hayır ben süryani değilim ama bir arkadaşım var)



    ****



    Siz çin diyorsunuz anlıyorum

    Bir pirinç hastalığı falan

    Geçiyorsunuz da bengisulardan

    Bir hızır hızarından

    Bir tabut pınarından

    Gözümün hastalığından

    Nasıl ki Meryem de bir çocuk sezmişti Cebrail sularından

    Nasıl ki yeşil sancaklar inmişti bir gün Diyarbekir surlarından

    Kurtarıyordunuz beni

    Bana bir gemi gibi yaklaşan

    Üsküdar akşamlarından

    Fatih camii gibi aydınlıktınız

    Bir fakir ölüsü kadar sessiz ve sade

    Sağımda kırgın solumda çılgın

    Önümde Yakup Yusuf ve İshaktınız

    Arkada kaynak sular kadar berraktınız

    Dün akşam üzeri güneşi siz batırdınız

    Başkası değil doktor güneşi siz batırdınız

    Ama inandim ki doktorsunuz değilsiniz süryani

    Doktorsunuz doktordan başka birşey değilsiniz yani
    __________________




    DONUK AŞK



    Yine akşam oldu,

    Yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine,

    Uzaklık aynı gerçi,

    Heryerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi,

    Yine akşam oldu orda olduğu gibi,

    Görebiliyorum seni burdan da,

    Aynısıydı ordayken de,

    Uzaklıktan korkmuyorum belki de,

    Orada da aynıydı uzaklık gerçi

    Donuklaşmış oldu artık bu,

    Bir o kadar da hüzünlü romanlar gibi,

    Galiba ben baştan kaybetmişim,

    Belki de ben baştan kazanmışım, insanlık kaybetmiş...
    __________________



    EY SEVGİLİ



    Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

    Bütün sürgünlüklerim bir bak1ma bu sürgünün bir süregi

    Bütün törenlerin sölenlerin ayinlerin yortularin disinda

    Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

    Af dilemeye geldim affa layikolmasam da

    Uzatma dünya sürgünümü benim



    Aşkın bu en onulmazından koparıp

    Bir tuz bulutu gibi

    Savuran yüregime

    Ah uzatma dünya sürgünümü benim

    Nice yoruldugum ayakabilarimdan degil

    Ayaklarimdan belli



    Lambalar egri

    Aynalar akrep melegi

    Zaman çarpilmis atin son hayali

    Ev miras degil mirasin hayaleti

    Ey gönlümün dogurdugu

    Büyüttügü emzirdigi

    Kus tüyünden

    Ve kus südünden

    Geceler ve gündüzlerde

    Insanliga anit gibi yükselttigi

    Sevgili

    En sevgili

    Ey sevgili

    Uzatma dünya sürgünüm benim



    Bütün siirlerde söyledigim sensin

    Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

    Seni saklamak için görüntülerinden faydalandim Salome'nin Belkis'in

    Bosunaydi saklamaya çalismam öylesine asikarsin bellisin

    Kuslar uçar senin gönlünü taklit için

    Ellerinden devsirir bahar çiçeklerini

    Deniz gözlerinden alir sonsuzlugun haberini

    Ey gönüllerin en yumusagi en derini

    Sevgili

    En sevgili

    Ey sevgili

    Uzatma dünya sürgünümü benim



    Yillar geçti sapan ölümsüz iz birakti toprakta

    Yildizlara uzaniphep seni sordum gece yarilarinda

    Çati katlarinda bodrum katlarinda

    Gölgendi gecemi aydinlatan essiz lamba

    Hep Kanlica'da Emirgan'da

    Kandilli'nin kursuni safaklarinda

    Seninle söylesip durdum bir ömrün baharinda yazinda

    simdi onun birdenbire gelen sonbaharinda

    Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

    Af dilemeye geldim affa layik olmasam da

    Ey çagdas Kudüs (Meryem)

    Ey sirrini gönlünde tasiyan Misir (Züleyha)

    Ey ipeklere yumusaklik bagislayan merhametin kalbi

    Sevgili

    En sevgili

    Ey sevgili

    Uzatma dünya sürgünümü benim



    Daglarin yikilisini gördüm bir Venüs bardaginda

    Köle gibi satildim pazarlar pazarinda

    Günesin sarardigini gördüm Konstantin duvarinda

    Senin hayallerinle yandim düslerin civarinda

    Gölgendi yansiyip duran bengisu pinarinda

    Ölüm düsüncesinin beni sardigi su anda

    Verilmemis hesaplarin korkusuyla

    Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

    Af dilemeye geldim affa layik olmasam da

    Sevgili

    En sevgili

    Ey sevgili

    Uzatma dünya sürgünüm benim



    Ülkendeki kuslardan ne haber vardir

    Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardir

    Ask celladindan ne çikar madem ki yar vardir

    Yoktanda vardan da ötede bir Var vardir

    Hep suç bende degil beni yakip yikan bir nazar vardir

    O sarkiya özenip söylenecek misralar vardir

    Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardir

    Ne yapsalar bos göklerden gelen bir karar vardir

    Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardir

    Yanmissam külümden yapilan bir hisar vardir

    Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardir

    Sirlarin sirrina ermek için sende anahtar vardir

    Gögsünde sürgününü geri çagiran bir damar vardir

    Senden umut kesmem kalbinde merhamet adli bir çinar vardir

    Sevgili

    En sevgili

    Ey sevgili
    __________________


    HIZIRLA KIRK SAAT'TEN



    Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

    Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

    Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı

    Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

    Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

    Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

    Bunu bana söylemediniz

    İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler

    Bunu bana öğretmediniz

    Kardeşim İbrahim bana mermer putları

    Nasıl devireceğimi öğretmişti

    Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım

    Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini

    nasıl sileceğimi öğretmediniz



    Bir kentten daha geçtim

    Buğdayları yakıyorlardı

    Yedikleri pirinçti

    Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı

    Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı

    Pirinçler gibi çoğalıyorlardı

    Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum

    Öpüp çıkıp gittim yelelerini
    __________________




    İLK



    Yanlış trenden indin seni şehrin aynasından geçirdiler

    Sana baktım yıllarca hep aynı özlem penceresinden

    Yürüyen ve kaçan yalın ve çocuksu özlem penceresinden

    Denize karsı küçüle küçüle giden evleri

    İnce ince karşılardın olağan karşılardın

    Şen dünya içinde sen dünya içinde bir avuç şen dünyaydın sen



    Bahar bilgisi güneş rengi at soluğu ve sen

    Seni çağırıyorum geç gel ağlayan son bakireler içinden

    Kadınlar taş heykeller gibi gelip gecer sarı kayalardan

    Hangisine baksam sen kımıldar sen seslenirsin içerlerden

    Çekil karşımdan sultanı cariyelerde aramak körlügü diyorum

    Körlük güneşe ve gözlerime doğru gelen



    Sen bir el uzanışıyla aydınlanan yeni ay mısın

    Geyik resimleriyle kabarık her köşen

    Geyik derisinde akan ilk nehir

    Bir el uzanışıyla

    İlk sokağın ağzında kaybolursan ağlayacağım

    Leylaklarla akrepler gözlerine bakıp insan olurlarsa

    Çocuk cennetinde günahların ilkini sen işliyorsun demektir Suna

    Parlayan denizler gürültüsüz şiirler kapanan kapılar sana

    gök taşlarını getiriyorlar

    Seni sayıklıyor

    Denemesi yanlış yapılmış ilk ok
    __________________



    İNCİ DAKİKALARI



    Sen bana yeni yılsın her dakika

    Her dakika bir yaşıma daha giriyorum



    Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni

    Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın

    Ben bin parçaya bölündüm her parçasında

    Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın

    Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın

    Erkek ağlar mı diyeceksin

    Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı

    Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum

    Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında

    Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden

    Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey

    Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya

    Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde

    Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya

    Sen benim ağlamamı erkeklığıme

    Uyanan ölmeyen yenilenen

    Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan

    Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say



    Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu

    Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say



    Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam

    Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım

    Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım

    Şehrin ölümünü yanlış anlama

    Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar

    Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar



    Senin odan günışığı en güzel müzik bana

    Farklılıklar odası

    Giden tren buharları içinde örümcek ağı

    Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak

    Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş

    Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı



    Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum

    Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır

    Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim

    İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum

    Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur

    Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler

    Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur

    Oldukları yerde bile
    __________________


    KAN İÇİNDE GÜNEŞ



    Polonyanın kanı beyazdı

    İsyan bir bayraktı süt içinde

    Porselenlerden yapılmış Polonya

    Kırılan heykel ve heykel aşkları

    Ve Venüsün kırık kolu Polonya



    Polonya Polonya sana günaydın

    Karanlıklardan çekip kaderini

    İlk aydınlığa çıkardın



    Ama ben Peşteye dönüyorum

    Peşte bir kan çemberi

    Işıklı çemberler içinde ölüler

    Konuşturuyorlar sfenksleri

    Öğretiyorlar kelimeyi doğan

    Çocuklara kutsal kelimeleri

    Kelime en güçlü silahtır

    Tutar şehri ve insanı



    Elektrik lambalarının altında

    Kadın kanları

    Kadınlar susmuştu

    Konuşan erkekti

    Kadın gömlekleri yırtılıyordu

    Anne gömlekleri

    Ve mesut dakikaları beklemiş

    Bütün saatler

    Tırak deyip durdu



    Günah duvarına düşmüş

    Şehrin beyaz kaderi

    Ve kan aynasında

    Macar gölgesi

    Macar kası gergin



    Kan büyüyordu

    - İşin kötüsü gözüm görmüyor

    - Silah ıslandı atamıyorum

    - Çevrem kıpkırmızı oldu

    Ellerim yapış yapış

    - Kelimelerimi duyuyor musun?



    Dünyaya kan ismi veriniz



    Sokak fenerlerine asılmış

    Güzel ve canlı ölüm

    Aydınlatıyordu gerçeği

    Telgraf direklerine çekilmiş

    Düşman ölüleri bir bütün

    Apayrı bir varlık insandan

    Günah kadar çirkin

    Ve Tanrı düzenine aykırı

    Bir ur kocaman



    Ölüm yayılıyordu ölüyordu gece bile

    İşleyen makinalar kalmıştı yalnız

    Ve onların kolları insanlar

    Zalim kelimesinin gözbebeği

    İnsan değil alet

    Aletin aleti

    Kör

    - Tanrı onlarsız değil

    Ama onlar - Tanrısız



    Geride ve Peştede kan vardı

    Budanın bir kelimelik heykeli kan içinde

    Ve güneş yavaş yavaş yükseliyordu Peşte dağlarında

    Ve kan pırıl pırıldı

    Kızgın ve kaynar

    Bin güneş yanıyordu kanda

    Küçük fakat sağlam
    __________________
     
  2. spettro

    spettro Üye

    KAPALI ÇARŞI



    Kendi yastıklarına gölge salmasın

    Çocuklarının öpüşleri onlara anlat

    Onlara anlat yağmur karşılıklı yağar

    Ruhların içindeki müzikle karşılıklı

    Kapalı çarşı içinde bir sigara

    Bir keman kılıfı senin saçlarına sürünen yağ

    Onlara anlat kadınların gözlerinin içinden geçer

    Kapalı çarşı ve kapalı çarşıyı götüren saat



    Bir inci gerdanlık dumanları içinde kapkara

    Anlamağa başladığı ağır ve çekilmez kelimeler içinde dağ

    Senin resmin ince gerdanlığın siyah parlaklığı içinde ışıklı

    Işıklı ışıksız yandan ve önden ışıksız arkadan ve içten ışıklı

    Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden yaratılmadı

    Tüyler içinde gelen yeni dünya

    Bir sandalye kadar hür olduğu gün

    Sen cuma gününün hürriyet kadar kutsal olduğunu onlara anlat



    Benim aynamı küçültüp büyülten onlar

    Benim aynamı aynalıktan çıkaran

    Kapalı çarşılar içinde fikre ve gerçeğe

    Neler neler etti anlarsın onlar

    Şemsiyeler gibi

    Felaketlerin en şakacısına açılıveren onlar

    Kendi yastıklarına düşmesin

    Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat

    Kapalı çarşılar içinde

    Aslanların ağaç kabuğuna yazdığı şiir

    Kapalı çarşı içerisinde

    Açık ve keskin yumuşak ve güzel Kur'an sesleri

    Kapalı çarşı içinde kapalı rüya çarşıları

    Kapalı çarşı içinde öfke ve af çarşıları



    Kapalı çarşıya gittiğin zaman

    Bir yangın sonrasının gazetelerini okudun

    Bir gazete uzun ve kul olmuş bir gazeteydi kapalı çarşı

    Mavi gözlü bir gazete

    Kapalı çarşı içinde bulutların en senin olanı

    Sen bana kapalı çarşı

    Şüphesiz o kadar satılan ve alınanlar var ki

    Şüphesiz bir harita kırığı

    Bir yapma deniz parçasıyla kapalı kapalı çarşı



    Sen kapalı çarşılar üstüne yağmur yağanı

    Yağmurun iyi ve doğru yağmadığını onlara anlat
    __________________



    KAR ŞİİRİ



    Karın yağdığını görünce

    Kar tutan toprağı anlayacaksın

    Toprakta bir karış karı görünce

    Kar içinde yanan karı anlayacaksın



    Allah kar gibi gökten yağınca

    Karlar sıcak sıcak saçlarına değince

    Başını önüne eğince

    Benim bu şiirimi anlayacaksın



    Bu adam o adam gelip gider

    Senin ellerinde rüyam gelip gider

    Her affın içinde bir intikam gelip gider

    Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın



    Ben bu şiiri yazdım aşkın çeşidi

    Öyle kar yağdı ki elim üşüdü

    Ruhum seni düşününce ışıdı

    Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın
    __________________



    KARA YILAN



    Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum

    Yağmurun hafifliğini toprağın ağırlığını

    Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum

    Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeğe

    Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini

    Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin



    Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk

    Günahlarım kadar ömrüm vardır

    Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum

    Saçlarımı acının elınde unutuyorum

    Parmaklarımdan süt içmeğe çağırıyorum seni

    Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk



    Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı

    Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

    Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın

    Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum

    Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum



    Seni süt içmeğe çağırıyorum parmaklarımdan

    Kara yılan kara yılan kara yılan kara yılan
    __________________


    KAV



    Otomobil birden çıkıyor yoldan

    Bir deniz kıyısında duruyor

    Büyü bıçağı koparıyor onu gri harmanili kayalardan

    Yalnız sırtlarından sezilen haçlı erleri kayalardan

    Kayalar kapatıyor onun arkasını som

    Düşünceyle şekerlendirilmeden

    Günse eriyor yön yön Van Gogh'su bir kırmızılık

    Kirazların ve güllerin tifoya kardeş çıkan rengi

    Kokuları bile kıpkırmızı olan güllerin

    Ve otomobilden inen sensin iki avcunda deniz

    Çevrene üşüşen zeytin ağaçları

    Arkandan inenler o kimlerdir ki avuçlarına gülüyor

    Oluşa gülüyorlar kuşlara çocuklara

    Ki senin ellerini görmek bir kurtuluştur çocuklara

    Sen yüzünde Akdeniz memnunluğu sen Truvalı Helen

    Sana gelmiş bütün yunanlılar atlı arabalarla

    Atlarla otomobillerle uçaklarla

    Bütün kiraz yangını çocukları andıktan sonra

    Evrenin akşamından döndünüz evlerin parmaklarına



    Almışsın üstüne örtücülüğünü siyah kahverenginin

    Ağaç gövdelerinin kavların rengini

    Tabiat seninle canlı ve yeni

    Tabiatı duruşun ve bakışınla verimlendirmişsin

    Ey geçmez gençliğin telâşsız sesi

    Sesinle ölümü ürkütmüş terletmişsin

    Bir piknik yer altı gençliğine gözlerin

    Saçların bir başlangıç eski zaman leylâklarına

    Bir vakit gelse ki kapansam ayaklarına

    Geçen zamanı yanlış bir rüya gibi yorumlasam

    Resmini yunanlılardan kalma kayalara oysam

    Gitsem Bergama Tiyatrosunda seslensem ismini

    Benimle birlikte tabiat çağırsa seni

    Eski çağ çağırsa seni

    Yeni çağ çağırsa seni

    Her piknik gezintisinde yaptıkları gibi

    Çiçek kuş arı ve mavi gökte güneş

    Seninle donanırlar çocuk oyunlarında dağ düğünlerinde

    Ve kayalar ilk olarak atalardan arınmış

    Büyümüş denizden gelen sabırsız seslerle

    Sonbahar papirüslerini birer birer atmış

    Kentse yüzyıllarca ilerde ve ötede

    Sen halk ve çocuklar ve bir portatif çadır

    Ve kalakalmış bir oto uçurum kenarında

    Hafta içi gel gitleri denizde kanayıp ıslanış

    Güneş sevinçli yaşlarla kararmış

    Tabiatla konuşmaya başlarsın bardakların derinliğinde



    Çin çay bardaklarının

    Birbirinizi yitirirsiniz tabiatın sisinde

    Biriniz Kafdağında biriniz Çinseddinde

    Deniz yüreğinizin telâşsızlığından aydınlığını emer de

    Akşamın üstüne boşanır yanar beyaz gecelerde

    İyot kokulu yalnızlık panayırlarında

    Ben bir peri masalı gibi anılırım o anda

    Gelip geçen bir nöbet gibi o anda orada

    Saçılan eşya toplanır otomobil çalıştırılır dönüş başlar

    Tabiatla son alışverişi yapar çocuklar

    Deniz yavaş yavaş siyah bir kabuk bağlar

    Çayırlar üzerinde soğan yumurta kabukları büzülmüş kâğıtlar

    Sende kadınlığın o sonsuz gülümsemesi ve toparlanışı var

    Gözler hep arkadadır acaba unutulan bir şey mi var

    Mutlaka unutulan bir şey var

    Gün bir bomba gibi düşer ve batar

    Arkaya son bir göz atılır otomobile doluşulur

    Şimdi sizi tabiattan koparan geri alan bir asfalt

    Şehrin düşüncelerini yayınlayan kalorifer bacaları

    Oraya buraya koşuşan insanlar

    Ve bütün ışıklar yanar
    __________________


    KÖPÜK'TEN



    Portakal büyüsüdür yalayan seni beni

    Kentte başlarken gece horozun terk ettiği

    Bir kadını havlıyor taşıyor o ıssız köpekler ki

    Kırmızı bir karpuzun ortasından kesilen o köpekler ki

    Deniz mi dedin ne denizi

    Ben Kristof Kolomb'un uşağı değilim

    Ben ırmakçıyım denizci değilim

    Kulağımda ne bir aşk ne de bir kürek sesi

    Bir meydan uğultusu barbar bir inşaat sesi

    Bir kere kente girdin

    Bir kadını al onu yont yont anne olsun

    Her kadın acıma anıtı bir anne olsun

    Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne

    Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle

    Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun

    Ve sonra yıpratılan ne

    Mavi bir alıkonan

    Bu köpekler neyi havlıyor hangi kadını

    Bu horozlar neyi ürperiyor çocukları mı

    Sabah ki marul ortası kırılan bir gemi direkte

    Vakit çiçek bozuğu bir akşam terkisi

    Bana ayrılan hangi Arap atının terkisi

    Hangi çadır düşüncesi ve çöl

    Bir mermerin rüzgârdaki savruluşu çöl

    Kadın giyeceklerinin kıvranışı kızılda

    Bir kırmızı biber salgını develer

    Yeter suyun anıtlaşması çelik çelik biatı



    Bir kere kente girdin

    Felçli kadın karyolaya bağlı Haliç

    Engenlik gençkızlık işletmesi karyola ki

    Bekâr bir ölümün fener alayı şöleni

    Azrailin boyuna bülûğa erdiği gerdeği girdiği

    Eleni Eleni karyolada düşünen kadın

    Yalnız ve som karyolada düşünen kadın

    Her erkeği papaz sanıp günah günah olarak çıkartan

    Her gece güneşi ısıran

    Köpekler neyi havlıyor hangi gülü

    Horozlar neyi ürperiyor savaşı mı

    Bir yumurta ortasında gece yarısı

    Sen ey şair ki ellerini kollarını çarmıha gerdin

    Ölüm ki tabiatüstü hayatların menaceri

    En yeni buluşu intihardır
    __________________


    KÖŞE



    1.



    Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın

    Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen

    Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin

    Gözlerin kac kişinin gözlerinde gezinir

    Sen kaç köşeli yıldızsın



    Fabrika dumanlarında resmin

    Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun

    Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi

    Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun



    Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma

    Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

    Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana

    Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim

    Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

    Sen kaç köşeli yıldızsın



    2.



    Evlerinin içi ayna döşeli

    Ayna hatıra gözler ve sevmek

    Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli

    Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek

    Ayna hatıra gözler ve sevmek



    Evlerinin içi kabartma bahar

    Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

    Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar

    Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar

    Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar



    Evlerinin içi yeni güllerden

    Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren

    Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka

    Beni katıl suların ortasına bıraka

    Katıl sular güneşi gözlerinden götüren



    Evlerinin içi gurur döşeli

    Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli



    3.



    Sen geldin benim deli köşemde durdun

    Bulutlar geldi üstünde durdu

    Merhametin ta kendisiydi gözlerin

    Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu

    Bulutlar geldi altında durduk



    Konuştun güneşi hatırlıyordum

    Gariptin yepyeni bir sesin vardı

    Bu ses öyle benim öyle yabancı

    Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı



    Dişlerin öpülen çocuk yüzleri

    Güneşe açılan küçük aynalar

    Sert içkiler keskin kokular dişlerin

    İçinden geçilen küçük aynalar



    Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı

    İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı

    Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak

    Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı



    Sen geldin benim deli köşemde durdun

    Bulutlar geldi üstünde durdu

    Merhametin ta kendisiydi gözlerin


    4.



    Taşların ortasında Leylanın gözleri

    Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında

    Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri

    Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında



    Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam

    Şehir gece gündüz benim içimde uyur

    Leylayı götürüp Londranın ortasına bıraksam

    Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur



    Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla

    Üç köşeli dünyasıyla

    Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla

    Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla



    Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla

    O gitti bize ağlamak kaldı kala kala



    5.



    Beni yeraltı sularına karşı iyi savun

    Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı

    Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek

    Senin bahtsız ve mesut Eyyubun



    Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor

    İçımde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme

    Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum

    Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme



    Su akıyor birikiyor kan lekeleri

    Kurtulsam diyorum bir eser buna engel

    Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun

    İstanbul kalmıyor



    Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen

    Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar

    Ben bölünmez bir şairsem

    Sen bölünmez bir anne

    Bir çeşme
    __________________


    KÜÇÜK NA'T



    Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli

    Hafıza seni anmak ödevinde mi

    Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli

    Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri



    Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden

    Mantığım mantığın üstünde yeni

    İçimde Nuh'un en yeni tufanı

    Dünyaya ayak basıyorum yeniden



    Göz seni görmeli ağız seni söylemeli

    Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli



    Yüzlerce yıl geçiyor belki bir bulut geçiyor

    Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi

    Herkesin konuştuğu dilden mahrum

    Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci



    Bütün deniz kıyılarında seni anmalı

    Sen buzulların erimesi eskimoların ısınması
    __________________



    LEYLA'NIN BİR IŞIĞA DÖNÜŞMESİ



    Mecnun'la aynı anda mı

    Biraz önce mi biraz sonra mı

    En yeşil vahalar bereketinde

    Bir ışığa dönüştü Leyla Ece

    Evden yükselen bir ışık sütunu

    Yükselip tuttu ışık olan Mecnun'u

    Gördü herkes gökte yarıştı iki ışık

    Birbirine kavuştu iki ışık
    __________________


    LEYLA KÖŞESİ



    Bir de bakalım Leyla köşesinden

    Aşkın kadın adlı penceresinden

    Bırakmıştı kendini yazılmış olana

    Susmak ve konuşmamak denen cana

    Evlenmişti ve görünüşte mutlu

    Şimdiden memnun ve gelecekten umutlu

    Fakat bir eksiklik ufacık bir nokta

    Kalbi kurcalıyordu hala

    Mecnun ne olmuştu neredeydi

    Nasıldı ne yapıyordu hali neydi

    Geceleri loş gölgeler arasında

    Kum tepelerinde ay yarasında

    Mecnuna benzeyen hayaller olurdu

    Bu anlarda sanki kalbi dururdu

    Bitmiş olan bir daha mı başlayacak

    Ne çare başlayan başlamamış

    Bitmiş bitmemiş olacak

    Gibi gelirdi Ona

    Ürküntü geçmiş ama erememişti huzura

    Karanlık bitmiş fakat erememişti huzura

    Ay tutulmuş tutulmuş kurtulmuştu

    Gçnlu zaman zaman tutmuştu mustu

    Gün kırmıştı siyah çerçevesini

    Yarmıştı ışıkta ötesini berisini

    Baskın korkusuyla ürperen çadırların

    Bugün düzen ve güven, ama yarın!!

    Yarına bir güvence olmayan

    Neye yarar böyle bir şimdiki zaman

    Acıyla da olsa dopdolu olan hayat

    Boşalmıştı zemberegi boşalmış bir saat

    Gibi. Dönmüştü bomboş bir kagıda

    Agızdaki tad benzemiyor eski tada

    Irmak kurumuş rüzgar esmiyor

    Yakıcı güneşi bir parçacık bulut örtmüyor

    Arzu ve korku iki karanlık duygu

    Yüreginde birbirini kovalayıp duruyordu

    Ya bir gün geri dönerse Mecnun

    Yine altüst olursa ortalık bütün

    Daha mi iyi olur daha mi kötü bilmiyordu

    Bir umut vardı gönlünde eksilmiyordu

    Sonra kızıyordu kendine kınıyordu kendini

    Kapamak istiyordu içinde eskinin kepengini

    Eski oldu diyelim ama neydi yeni

    Ve nasıl eskitmeli eskimiyeni

    Nasıl öldürmeli ölmeyeni

    Nasıl diri sayarsın ölü olanı

    Eski bir zehirdi belki ama yeni

    Andırıyordu tatsız tuzsuz bir yemegi

    Beklemek neyi bekledigini bilmeden

    Gün günü ay ayı kovalarken

    Beklemek bir vaktin dolusunu

    Öç alan kaderin zalim oyunu

    Her şey akılla kurulu akılla düzgün

    Ama aklın içinde olmalı baharat gibi

    Bir parça delilik

    Oysa mecnun almış bütün deliligi gitmiş

    Kupkuru bir hayat kalmış ve adeta oyun bitmiş

    Arzulanan zenginlik, at kumaş ve ziyafet

    Yetmez olur insana bir gün elbet

    İnsan hep birşey umar bekler

    Ne oldugunu bilmez fakat

    Fakat sonradan duruldu Leyla

    Tevekkülle huzuru buldu Leyla

    Ruhta kopan fırtınalar dindi

    Gökten gönle sükunet indi

    Anladı ki acı tatlı soguk sıcak

    Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak

    Hep aynı varoluşun dönüşümleri

    Aydınlanışları ve sönüşümleri

    Her şey havada döner durur

    Sonunda Tanrı varlıgında yok olur

    Ruh hürdür vücut esir

    Ruh baldır beden zehir

    Ruh hürdür Tanrı aşkıyla

    Baglı degil yer ve zaman kaydıyla

    Farketmez gelse gelmese Kays (Mecnun) Ona

    Gitse gitmese Ona Leyla

    Tanrı katında buluşmuşlardır

    Hakikat yurduna kavuşmuşlardır
    __________________



    MASAL



    Doğuda bir baba vardı

    Batı gelmeden önce

    Onun oğullari batıya vardı



    Birinci oğul batı kapılarında

    Büyük törenlerle karşılandı

    Sonra onuruna büyük şölen verdiler

    Söylevler söylediler babanın onuruna

    Gece olup kuştüyü yastıklar arasında

    Oğul masmavi şafağin rüyasında

    Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri

    Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere

    Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı

    Öcünü alsın diye kardeşini yolladı



    İkinci oğul Batı ülkesinde

    Gezerken bir ırmak kıyısında

    Bir kıza rastladı dağların tazeliginde

    Bal arılarının taşıdığı tozlardan

    Ayna hamurundan ay yankısından

    Samanyolu aydınlığından inci korkusundan

    Gül tütününden doğmuş sanki

    Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu

    Saçlarını güneş destelemiş

    Yıllarca peşinden koştu onun

    Kavuşamadı ama ona

    Batı bir uçurum gibi girdi aralarına

    Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr

    Alıp götürdü onu

    Ve ikinci oğulu

    Sivri uçurumların ucunda

    Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda

    Baba yağmurlardan anladı bunu

    Yağmur suları aci ve buruktu

    İşin künhüne varsın diye

    Yolladı üçüncü oğlunu



    Üçüncü oğul Batıda

    Çok aç kaldı ezildi yıkıldı

    Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada

    Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı

    Fakat batinin büyüsü ağır bastı

    İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı

    Sonra büsbütün unuttu onları

    Şef oldu buyruğunda birçok kişi

    Kravat bağlamasını öğrendi geceleri

    Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler

    Patron oldu ama hala uşaktı

    Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü

    Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda

    Ondan hesap sordu o da

    Sırf utançtan babasına

    Bir çek gönderdi onunla

    Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi

    Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı

    Bu yüklü çeki

    İyice yaşlanmıştı ama

    Vazgeçmedi koyduğundan kafasına

    Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya



    Dördüncü oğul okudu bilgin oldu

    Kendi oymak ve ülkesini

    Kendi görenek ve ülküsünü

    Günü geçmiş bir uygarlığa yordu

    Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı

    Batı bilginleri bunu kutladı

    O da silindi gitti binlercesi gibi

    Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle

    Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan



    Beşinci oğul bir şairdi

    Babanın git demesine gerek kalmadan

    Geldi ve batının ruhunu sezdi

    Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır

    Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair

    Topladı tomarlarını geri dönmek istedi

    Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini

    Kum gibi eridi gitti yollarda



    Sıra altıncı oğulda

    O da daha batı kapılarında görünür görünmez

    Alıştırdılar tatlı zehirli sulara

    Içkiler içti

    Kaldırım taşlarını saymaya kalktı

    Ev sokak ayırmadi

    Geceyi gündüzle karıştırdı

    Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara



    Baba ölmüştü acısından bu ara



    Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

    Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

    Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

    Bir de o talihini denemek istedi

    Bir şafak vakti Batıya erdi

    En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

    Durdu ve tanrıya yakardı önce

    Kendisini değistiremesinler diye

    Sonra ansızın ona bir ilham geldi

    Ve başladı oymaya olduğu yeri

    Başına toplandı ve baktılar Batılılar

    O aldırmadı bakışlara

    Kazdı durmadan kazdı

    Sonra yarı beline kadar girdi çukura

    Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

    O zaman dönüp konuştu :

    Batılılar !

    Bilmeden

    Altı oğlunu yuttuğunuz

    Bir babanın yedinci oğluyum ben

    Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

    Babam öldü acılarından kardeşlerimin

    Ruhunu üzmek istemem babamın

    Gömün beni değiştirmeden

    Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

    Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :

    Karşınızdakini değistirmek

    Beni öldürseniz de çıkmam buradan

    Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

    Fakat değişmeyecek ruhum

    Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

    Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

    O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı

    Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

    O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

    Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

    Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar

    En onulmaz yarası olanlar

    Ta kalblerinden vurulmuş olanlar

    Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar
    __________________



    MECNUN VE TOZ BULUTU



    Bir gün Mecnun

    Yalnız ve yorgun

    Karşıda bir toz bulutu gördü

    Sanki geliyordu O'nu yutmak için

    Dedi dur ey toz bulutu

    Karanlığın bereketi ölüm otu

    Acele etme vakit var

    Sayılıdır saatler dakikalar

    Azrail bile senden sabırlıdır

    Burda sencileyin benim de işim var

    Arzum şu ki ödev bitip gün dolsun

    Benim de kaderim mutluca

    Bir toz zerresi olmak olsun
    __________________



    MECNUN, MUM VE PERVANE



    Bir gece Mecnun'un yaktığı

    Bir mumun etrafında

    Dönüyordu

    Zavallı incecik bir pervane

    Mumsa devrilmek istiyordu

    Pervane yerine

    Mecnun'un üstüne üstüne

    Sevgili mum

    Dedi Mecnun

    Sevdim seni

    Acıdığın için pervaneye

    Bende önerirdim

    Kader izin verseydi

    Beni yakmanı

    Onun yerine

    Ama acele etme vakit var

    Sayılıdır saatler dakikalar

    Azrail bile senden sabırlıdır

    Burada sencileyin benim de işim var

    Ben herkes için

    Değişik ve ayrı dozda

    Soyut bir otobiyografyayım

    Herkesin yaşadığı bir iç tarih

    Hekesin yüreğinden geçen bir coğrafya

    Gidip gidip varacakları

    Fakat ulaşamayacakları

    Bir panorama

    Kaderin zaman zaman

    Kabaran kanlara uyguladığı

    Nirengi noktaları batmış

    Beyaz bir karanlığa batmış

    Mutsuzca mutlu bir topoğrafya



    Sonra gece bitti mum söndü

    Bu söyleşilerle tan atarken

    Pervane Mecnun'a

    Mecnun pervaneye döndü
    __________________


    MONA ROSA II-ÖLÜM VE ÇERÇEVELER



    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

    Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.

    Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:

    Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...



    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

    Gece kar yağacak sabaha kadar.

    Toprakta et, kemik çıtırtıları...

    Yarı ölüleri bir korku tutar

    Değince bir taşa kafatasları.

    -Ölüler ki yalnız tırnakları var,

    Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...-



    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

    Açıyor elini göğe bir kadın.

    Uzuyor, uzuyor altın saçları

    Uğrunda ölünen güzel kızların...



    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

    Esmer delikanlı, hatıra ve kan.

    Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları

    Sızıyor bir kapı aralığından;

    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.



    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

    Çocuklara açar mağaraları

    Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.

    İlân-ı aşk eden dil balıkları

    Aşina suları çabuk terkeder..



    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

    Bakıyor ateşe, küle böcekler.

    Köpekler parçalar kanaryaları,

    Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.

    Baykuşlar ötüyor harabelerde;

    Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.

    Bir kaza kurşunu bulur her yerde

    Süvarisiz şaha kalkan atları...

    Bir ruhun ışığı vardır göklerde,

    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

    Ötüyor baykuşlar harabelerde.



    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

    Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.

    Bekledi arzuyla karanlıkları

    Anneler, babalar, erkek kardeşler.

    Ta içinde duyar ani bir ağrı,

    Bir hüzün şarkısı tutturur gider

    Anneler, babalar, erkek kardeşler.



    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

    Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.

    Bir neşe şarkısı tutturur gider



    Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;

    Kurşunlar sıkılır göklere doğru,

    Serçe yavruları yuvada titrer.

    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı...



    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

    İnce yelkenleri alıyor yeller.

    Titretir kalpleri ve bayrakları

    Gemiden toprağa uzanan eller.

    Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,

    Bir yosun köküne hasret kalacak

    Gizli hazineler, su yılanları...



    İnce yelkenleri alıyor yeller;

    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

    Beyaz pelerinli hür tayfaları

    Kendine bağlıyor siyah kediler;

    Titriyor gönüller ve kara bayrak,

    Bir yosun köküne hasret kalacak

    Gemiden toprağa uzanan eller

    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.



    Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,

    Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.

    Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:

    Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...
    __________________


    MONA ROZA



    Mona Roza, siyah güller, ak güller

    Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

    Kanadı kırık kuş merhamet ister

    Ah, senin yüzünden kana batacak

    Mona Roza siyah güller, ak güller



    Ulur aya karşı kirli çakallar

    Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

    Mona Roza, bugün bende bir hal var

    Yağmur iğri iğri düşer toprağa

    Ulur aya karşı kirli çakallar



    Açma pencereni perdeleri çek

    Mona Roza seni görmemeliyim

    Bir bakışın ölmem için yetecek

    Anla Mona Roza, ben bir deliyim

    Açma pencereni perdeleri çek...



    Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

    Bende çıkar güneş aydınlığa

    Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

    Seni hatırlatıyor her zaman bana

    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi



    Zambaklar en ıssız yerlerde açar

    Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

    Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

    Işıksız ruhumu sallar da durur

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar



    Ellerin ellerin ve parmakların

    Bir nar çiçeğini eziyor gibi

    Ellerinden belli oluyor bir kadın

    Denizin dibinde geziyor gibi

    Ellerin ellerin ve parmakların



    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

    Saat onikidir söndü lambalar

    Uyu da turnalar girsin rüyana

    Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona



    Akşamları gelir incir kuşları

    Konar bahçenin incirlerine

    Kiminin rengi ak, kimisi sarı

    Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine

    Akşamları gelir incir kuşları



    Ki ben Mona Roza bulurum seni

    İncir kuşlarının bakışlarında

    Hayatla doldurur bu boş yelkeni

    O masum bakışlar su kenarında

    Ki ben Mona Roza bulurum seni



    Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

    Henüz dinlemedin benden türküler

    Benim aşkım sığmaz öyle her saza

    En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

    Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza



    Artık inan bana muhacir kızı

    Dinle ve kabul et itirafımı

    Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

    Alev alev sardı her tarafımı

    Artık inan bana muhacir kızı



    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

    Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

    Bir gün gözlerimin ta içine bak

    Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak



    Altın bilezikler o kokulu ten

    Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

    Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

    Bir tüy ki kapalı gece ve güne

    Altın bilezikler o kokulu ten



    Mona Roza siyah güller, ak güller

    Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

    Kanadı kırık kuş merhamet ister

    Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

    Mona Roza siyah güller, ak güller
    __________________


    ÖLÜM VE ÇERÇEVELER



    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı

    Garip bir yolculuk, tren ve geyve

    Bir hançer bölüyor, ah... rüyaları:

    Bir rüya, bir hançer, bir el: ve, ve, ve...



    Lambalar yanıyor hafif ve sarı

    Gece kar yağacak sabaha kadar

    Toprakta et, kemik çatırtıları...

    Yarı ölüleri bir korku tutar,

    Değince bir taşa kafa tasları,

    - Ölüler ki yalnız tırnakları var,

    Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...



    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı,

    Esmer delikanlı, hatıra ve kan.

    Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları,

    Sızıyor bir kapı aralığından,

    Lambalar yanıyor hafif ve sarı



    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı

    Açıyor elini göğe bir kadın

    Uzuyor, uzuyor altın saçları

    Uğrunda ölünen güzel kızların



    Lambalar yanıyor hafif ve sarı

    Çocuklara açar mağaraları

    Güngörmemiş kuşlar ve örümcekler

    İlân-ı aşktan dil balıkları

    Aşina suları çabuk terkeder.



    Lambalar yanıyor hafif ve sarı

    Bakıyor ateşe, küle böcekler.

    Köpekler parçalar kanaryaları

    Mektupları bir boz ağaç kurdu yer

    Baykuşlar ötüyor harabelerde

    Yanıyor lambalar hafif ve sarı.



    Bir kaza kurşunudur her yerde

    Süvarisiz şaha kalkan atları

    Bir ruhun ışığı vardır göklerde

    Lambalar yanıyor hafif ve sarı

    Ötüyor baykuşlar harabelerde.



    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı

    Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer

    Bekledi arzuyla karanlıkları

    Anneler, babalar, erkek kardeşler:

    Tâ içinden duyar ani bir ağrı

    Bir hüzün şarkısı tutturur gider

    Anneler, babalar, erkek kardeşler...



    Lambalar yanıyor hafif ve sarı

    Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş

    Bir neşe şarkısı tutturur gider

    Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş

    Kurşunlar sıkılır göklere doğru

    Serçe yavruları havada titrer

    Lambalar yanıyor hafif ve sarı...

    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı

    İnce yelkenleri alıyor yeller

    Titretir kalpleri ve bayrakları

    Gemiden toprağa uzanan eller...



    Lambalar yanıyor hafif ve sarı

    Bir yosun köküne hasret kalacak

    Gizli hazineler, su yılanları...

    İnce yelkenleri alıyor yeller

    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı



    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı

    Beyaz pelerinli hür tayfaları

    Kendine bağlar siyah kediler

    Titriyor gönüller ve kara bayrak

    Bir yosun köküne hasret kalacak

    Gemiden toprağa uzanan eller

    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı



    Bir lamba yanıyor hafif ve sarı

    Garip bir yolculuk, tren ve geyve

    Bir hançer bölüyor, ah... rüyaları:

    Bir rüya, bir hançer, bir el: ve, ve, ve...
    __________________



    PERİLİ ŞİİR

    (Leyla'nın doğumunda bir gök yaratığının söylediği)



    Bir peri miydi bir peri miydi

    Sevgilim bir peri miydi

    Diriliş dedim diriliş dedi

    Kav dedim kav dedi



    Gözleri yumulu bir peri miydi

    Gözleri yumulu bir peri miydi

    Bir uyurgezer gibi

    Bir uyurgezer gibi



    Çeşmelerin yankısı mıydı

    Çeşmelerin yankısı mıydı

    Aldı bıraktı beni

    Aldı bıraktı beni



    Baharın gözleri miydi

    Baharın gözleri miydi

    Kırlardan bana baktı

    Kırlardan bana baktı



    Işığın kardeşi miydi

    Işığın kardeşi miydi

    Kirpiklerimi gördü

    Kirpiklerimi gördü



    Ruhumun şebnemi miydi

    Ruhumun şebnemi miydi

    Gözyaşlarıma yağdı

    Gözyaşlarıma yağdı



    Öldüğümü bildi

    Öldüğümü bildi

    Dirildiğimi bildi

    Dirildiğimi bildi



    Bir peri miydi bir peri miydi

    Sevgilim bir peri miydi

    Diriliş dedim diriliş dedi

    Kav dedim kav dedi
    __________________


    PİNG-PONG MASASI



    Beyaz iplik sert iplik ve tak tak

    Yuvarlak top küçük top ve tak tak

    Ping-pong masası varla yok arası

    Ben ellerim kesik varla yok arası

    ...... Öpüçüğüne eyvallah ve tak tak

    Beraber sinemaya ... evet ... ve tak tak

    Ping-pong masası varla yok arası



    Öküzün gözü veya dananın kuyruğu

    Kadifekale veya Sen nehri

    Ha Sezai ha ping-pong masası

    Ha ping-pong masası ha boş tüfek

    Bir el işareti eyvallah ve tak tak

    Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi

    Ne kadar güzel ne kadar sıcak

    Tak tak tak tak tak tak tak
    __________________



    PİŞMANLIK VE ÇİLELER



    Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür

    Bir odun parcası aydınlatır ocağı

    Annesi ateşin önünde perişan

    Annesi ateşin içinde hür

    Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür



    Yağmurlar sırtıyla sırtım arasındadır

    Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın

    Kalbimi bin parçaya böldü divane sır

    Sesi geliyor sesi, günahkar çocuklarım

    Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın arasındadır



    Benım boyum ufak onun da ufaktı

    Kıvırcık saçlarından öpmediğim için onu

    Onun bu ocakta yanan toprağı

    Her gece rüyamda avuçlarımı yaktı

    Benim boyum ufak onun da ufaktı

    Benim gözlerim yeşildir onun kara

    Ben günah kadar beyazım, o tevbe kadar kara



    Annesinin başi elleri arasında

    Parmağında aydınlık günlerden kalma yüzük

    Bir fotoğraf asılıdır duvarda

    Aynaya, geceye, maziye dönük

    Annesinin başı elleri arasında



    Bir tüfeğin burnu havadadır

    Ateş almak üzeredir mermisiz

    Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım

    Siz beni ne anlarsınız... siz...

    Bir tüfek ateş almak üzeredir mermisiz



    Bir saman çöpüne tutunmuş kızların

    Eteğini ben çektim

    Neyleyim göğsümü Karacadağ'ın sert rüzgarı doldurmuş

    Annemden ben ilk sütü Geyve'de içtim

    Ankara'ya Çataldağ'a bir zindandan gül vurmuş

    Az kalsın ben ölecektim

    Bir saman çöpüne tutunmus kızların



    Kediler halıları parçalıyor

    Kırmızı bir ışık düşüyor yere

    Annemin dizinde derman yok

    Hükmedemiyor insan ruhuna ateş

    Rüzgar hükmedemiyor incecik perdelere

    Kediler halıları parçalıyor

    Ateşte sarı gül açan saksılar

    Kızarmış bir ekmek gibi duruyor



    Kulağıma garip sesler geliyor

    Kuş yumurtasından çıkan insanlar

    Ahırda bir ata eyer oluyor

    Kulağıma garip sesler geliyor



    Ben bir şarkı bir türküyüm

    Ben Meryem'in yanağındaki tüyüm

    Beni bir azizin nefesi uçurur

    Kalbimde Allah'ın elleri durur

    Cici ayaklarım ilikli bağlı

    Ben onun sılası kendimin gurbetindeyim



    Ben azizin hasreti

    Ben Meryem'in yanağındakı tüyüm

    Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara

    Ben günah kadar beyazım, o tevbe kadar kara



    Ocak sönüyor ateş kül oluyor

    Annesınin saçları beyaz

    Annesi saçlarını yoluyor

    Ateşin içinde gül açılmış

    Servi büyür, ardıç büyür, çocuk büyür

    Annesi ruhunda ruhuma eğilir



    Sineklerin kanadını ısıtan

    Bir güneş toprağı yarıp çıkacak

    Kadınlar sansa da yaşadığını

    Sarkısız kaldıkça yaşayamayacak

    Kadınları sarkılır, akrepler aydınlatır

    Kadınları sarkılır, zahirlar aydınlatır



    Artık ben gideceğim ata eyer vuruyorlar

    Hatıralarımı birer birer yakacağım

    Entarimi parça parça edip

    Zehirli kirpilere bırakacağım

    Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp

    Göğsüme siyah bir gül takacağım

    Batan güneşe doğru kurşunlar sıkıp

    Kendimi boşluğa bırakacağım



    Ayaklarımın altından geçıyor bir deniz

    Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım

    Siz beni ne anlarsınız... siz...

    Artık ben gideceğim atım kişniyor

    Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor



    Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz bir deniz

    Beni onun gözleri çağırıyor duramam, duramam

    Benim gözlerim yeşildir ah... onun gözleri kara

    Ben günah kadar beyazım, o tevbe kadar kara
    __________________



    RÜZGÂR



    Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

    Gelin duvağından kopan bir rüzgâr...

    Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

    Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar...



    O ceviz dalları, o asma, o dut,

    Gül gül, mektup mektup büyüyen umut...

    Yangından yangına arda kalmış tut.

    Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.
    __________________



    SABUN YAŞI



    I.



    Kadın azaltır çocukları için

    Kullanmasını yabancıları genç gördükçe

    Adam konuşurken eli kaybolur kızlarla

    Neden getirmeyi unutmasın



    Nişanlı sabun demesini

    Bilmeyenlere denir



    Ben yaşarken kirli

    Ne kirli adamlar vardı

    Yıkadılar sonra anladım

    Ölü olduğumu



    II.



    Yıkadılar sonra anladık ölü olduğunu

    Alıp götürdük gelin gibi öğleyin

    Kesip durduk geyikleri

    Kuşları balıkları eski çiçekleri



    Nişanlı ölü nedir

    Bilmeyenlere denir



    Dalgın bir vaktinizde

    Bozmayasınız diye geleneği

    Taşlara bağladığımız

    Siz yunmuş ölüleri



    Ne aşkı ne neşesiyle

    Dünya

    Onmakta bizi

    Gelin gömün bari
    __________________


    SAMANYOLUNDA VEBA



    Önceden bilen oluş şartlarını çocuklarının

    Elleriyle değen koklayan hazırlayan adeta

    Sebebine ermeden erişmeden

    Korkan ilerdeki korkularla

    Noldu zarif latif anneler noldular



    Nerde çocuklar gece yarılarından sonra

    Çıkıp samanyoluna bakan

    Bakarak çocukluğu uzatmaya çalışan

    İşleri güneşin doğuşunu yayınlamak

    Bütün o çocuklar nerdeler



    Kalan ne

    Kızların kollarının arasından gözlenen

    Samanyollarından



    Bakısları benekleyen yalnız ölüm

    Ölüm geçti canlı ehram ölüm geçti

    O taklar geçip gitti insan üstüne kurulu



    Ve bağbozumları bizden bozulan

    Artık kendimize bile o kadar yakın değiliz

    Gece yarıları samanyolu yok

    Gün doğmuş doğmamış



    Bütün elmalar çürüdü

    Çocukluğumuzun dürbünleri içinden

    Geçen siyah halkalı kutsal şehirlerden

    Birini bulamadım gezdim bütün karaları



    Aşk siyahın beyazdan ayrıldığı

    Samanyolunda yürüyen bir karınca

    En onulmaz vebayı kutlayan bir güvercin

    İki katlı bir arabada

    Bu bize yaklaşan bir deniz arabası

    Sen ırakta samanyolu ırakta

    Ve ay başka bir ay

    Sarısı beyazına akmış

    Bulaşmış bir yumurta
    __________________




    SEPET



    Bir vakitler niçin

    Böyle büyük tutulmuş ölçüleri

    Çocuklar bile biliyor

    Filistinin ekmek sepetleri



    Anne ne koysun içine

    Ekmek mi çocuk mu

    Düşmanın ilk baktığı

    Ekmek sepetleri



    Dolmayı bekleyen

    Ekmek sepetleri

    Ve boşalmayı

    Ekmek sepetleri



    Her eşya gitse

    Kalacak tek eşya

    İnsana en aykırı

    Filistinde ekmek sepetleri
    __________________


    SESSİZ MÜZİK



    Sen kış güneşi misin

    Yakarsın ısıtmazsın



    Bir ırmağın ortası yoksa

    Seni mi hatırlayacağım



    Bu dünyada olup bitenlerin

    Olup bitmemiş olması için

    Ne yapıyorsun



    Sizin evin duvarları taştan

    Dumanı da mı taştan



    Seni kız arkadaşlarından

    Sevinç gözyaşları içinde

    Öpen olmayacak mı



    Ezberlediğin şiir

    Beklediğin adam
    __________________



    SEVGİ



    1.



    Ah benim sevgim çiçek örneği

    Çarpılmışların kinini yeniler

    Beni alnımdan vurmak ister

    Saraların iftiraların gençliği



    Bilirim geçmektir sevgi

    Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden

    Çünkü çocuklar geçer

    Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden



    Zarif vakitlerin seçkin kadınları

    Hazırlardı kızlıklarında (doğum)ları

    Kaçmakla kurtulamadıkları

    Arada uyguladıkları



    2.



    Çölden farklı olmayan bu korku

    Çocukların bu korkudan olur neşeleri

    Siyah sepete baktıkça her biri

    Sıcak hoşluğunu anlarlar ölmenin



    O gün gün ışığından mahrum

    Mahrum bırakılmış genç kızlar

    Anneleriyle parka çıkarlar

    Anneleriyle anneleriyle anneleriyle
    __________________


    SİLA AŞKTIR



    Ülkedeki kuşlardan ne haber vardır

    Mezarlıklardan yükselen bir bahar vardır

    Aşk celladından ne çıkar madem ki Yar vardır

    Yoktan da vardan da Öte bir var vardır

    Hep suç bende değil

    Beni yakıp yakan bir nazar vardır

    O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

    Sakın kader deme

    Kaderin üstünde bir kader vardır

    Ne yapsalar boş

    Göklerden gelen bir karar vardır
    __________________


    SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE



    ***



    Gelin gülle başlayalım atalara uyarak

    Baharı kolayarak girelim kelimeler ülkesine

    Bir anda yükselen bir bülbül sesi

    -Erken erken karlar ortasında

    Güneş dönmüş ışık saçan bir yumurta-

    Bana geri getirir eski günleri

    ...Paslanmış demir bir kapı açılır

    Küf tutmuş kilitler gıcırdarken

    Ta karanlıklar içinde birden

    Bir türkü gibi yükselirsin sen

    Fısıldarım sana yıllarca içimde biriken

    Söyleyemediğim ateşten kelimeleri

    Şuuraltım patlamış bir bomba gibi

    Saçar ortalığa zamanın

    Ağaran saçın toz toprağını

    Bana ne Paris'ten

    Newyork'tan Londra'dan

    Moskova'dan Pekin'den

    Senin yanında

    Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı

    Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu

    Geceme gündüzüme

    Gözlerin

    Lale Devrinden bir pencere

    Ellerin

    Baki'den Nefi'den Şeyh Galib'den

    Kucağıma dökülen

    Altın leylak



    ***



    Ölüler gelmiş çitlembikler sarmaşıklarla

    Tırmanmışlar surlarıma burçlarıma

    Kimi ırmaklardan yansıma

    Kimi kayalardan kırpılma

    Kimi öteki dünyadan bir çarpılma

    İçi ölümle dolu

    Dönen bir huni

    Doğarken güneş

    Kesilmiş ölü yüzlerden

    Bir mozayik minyatürlerden

    Dokunur tenimize

    Soğuk bir azrail ürpertisiyle ay

    Ve birden senin sesin gelir dört yandan

    Menekşe kokulu sütunlardan

    Komşu dağlardaki nergislerden leylaklardan

    Gözlerine ait belgeler sunulur

    Ey aşkın kutlu kitabı

    Uçarı hayallere yataklık eden

    Peri bacalarının yasağı

    Gönlümün celladı acı mezmur

    Bana bıraktığın yazıt bu mudur

    Ölüm geldi bana düğün armağanın gibi

    Senden bir gök

    Senden yıldızlar ördüler

    Ateş böcekleri

    O gece dört yanıma

    Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı

    Sen bir anne gibi tuttun ufukları

    Ve çocuklar gülle anne arasında

    Seninle güller arasında

    Tuhaf bir ışık bulup eridiler

    Çocuklar dağ hücrelerinde erdiler

    Aramızdaki sırra

    Bir de ay ışığında büyüyen fısıltılar

    Gençlik monologları

    Seni alıp kaybolmuş zamanın çağıltısından

    Bana getiren

    Yasamız vardı

    Öfkeyle yazardın sen bir yüzüne

    Ölür ölür okurdum öbür yüzünde ben
    __________________



    ŞAHDAMAR



    Siz hürsünüz; siz şartsız ve kayıtsızsınız

    Bir balığın, bir siyah, bir kara balığın

    İncecik kılçığı üzerine yemin edersiniz;

    (K) harfi üzerine yemin edersiniz.

    Rakı içen kadınların, çiçek yiyen kızların

    İyilikleri, günahları ve çeyizleri üzerine yemin edersiniz.

    İstakozların, kırmızı ve mavi istakozların

    Bir mavzerlik peygamberlikleri üzerine,

    Küçük ve büyük, acılı ve acısız

    Yeminler yeminler yeminler edersiniz.

    Siz siz üzre yeminler edersiniz.



    Biz hayret eder, kuvvet eder, dudağımızı bükeriz;

    Dudağımızı kör makaslarla dilim dilim ederiz

    İki tane elimiz var deriz;

    Bin tane elimiz olsaydı

    Bini birbirinin aynı olurdu deriz.

    999 elimiz kağıt gibi yansın,

    Bir elimiz güneş gibi dursun..

    Biz elbette dudak büker, hayret ederiz.



    Biz inkar eder, inkarı severiz;

    Bayram hediyenizi iade ederiz

    Biz mahcup ve onurlu çocuklarız

    Başımızı kaldırıp bir bakmayız

    Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz

    Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz

    Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz

    Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz



    Toprağı zindana koyduk biz

    Üzerine yedi kilit vurduk biz

    Kaç gelinin alnında kaç yumurta kırdık biz

    Varsın yarın takılsın benim çene kemiğim

    Bir köpeğin ön dişlerine

    Ve Fahriye'nin kürek kemiği tam ortasından kırılsın

    Biz inkar eder, şah inkarlar severiz.



    Kafamızı kaldırıp bir bakmayız

    ...........................................

    Ruhumuzun içinde kar yağar

    Anamızdan doğduğumuz geceden beri

    Heybemizi emektar makinelere yükleriz

    Fikirlerimizi tifil vinçlere

    İri buğday tanelerinin trenleri yürüttüğünü bilmeyiz

    Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız

    Biz kirli ve temiz çamaşırları

    Aynı zaman aynı minval üzere katlarız

    Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız



    Siz kalbe hançer gibi giren

    Siz kalpten ağaç gibi çıkan

    Siz bize şahdamarımızdan yakın

    Siz yüzükler içindeki kan

    Siz inançların sedef kabuğunu

    Ebabil kuşlarının gagalarıyla kıran



    Bununla beraber üzülmediğinizi biliyoruz

    Gün gelecek toprağın altına uzanacağız

    Her gece saat beş sularında sizi

    Toplardamarlarımızın içinde bekliyeceğiz
    __________________



    ŞEHRAZAT



    Sen gecenin gündüzün dışında

    Sen kalbin atışında kanın akışında

    Sen Şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında

    Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın



    Sen bir rüya geceleyin gündüzün

    Sen bir yağmur ince hazin

    Sen şarkılarca büyük hüzün

    Sen yolunu kaybeden yolcuların üstüne

    Bir ömür boyu yağan bir ömür boyu karşın



    Sen merhamet sen rüzgar sen tiril tiril kadın

    Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın

    Sen başını çeviren cellatbaşının güne

    Sen öyle ki sen diye diye seni anlıyamayız

    Şehrazat ah Şehrazat Şehrazat

    Sen sevgili sen can sen yarsın
    __________________



    TAHA'NIN KİTABI



    -Kav 2- 34



    Günaydın bana geri gelen şiir

    Bana geri gelen anıt

    Bana geri gelen kalbim

    Bana geri gelen kalbimin ayışığı

    Gözleriyle iyileştiren yaralarımı

    Kalbim güneşim efendim

    Günaydın yüreğimin kuşluğu

    Sürekli kuşluğu

    Günaydın alacakaranlık

    Ama nasıl alacakaranlık

    Bizi yataklardan koparan

    Dağlara yaklaştıran

    Dağlara doğru fırlatan

    Grevlerden grevlere koşturan

    Yanardağ

    Alacasıyla anne karanlığıyla baba

    Loşluğuyla kardeş aydınlıyla abla

    Kırmızı kırmızı bir karasevda

    Siyah siyah bir kuş lamba

    Hız kazanmış kristal camlarla

    Gelen ve giden

    İçimizde ve dışımızda

    Son durak İstanbul

    İlk durak Ankara



    (...)



    -Taha kapının önünde- 37



    (...)



    Ne bahardan bir gül ne yazdan bir yemiş

    Ne kıştan bir imdat ne sonbahardan sada

    Bir ara dinlendiriyor yüreğini Beethoven

    Dört duvardan yavaş yavaş gelen

    Gözlerden bir çılgınlık akıyor geriye geriye doğru

    Van Goghun elleriyle kırılan bir başak mı bu

    Cermen baltalarıyla frenk sopalarıyla İskandinav buzullarıyla geçti Wagner



    Bir ses ki asur kabartmalarından beter

    Beklenen muştunun heykeli mi kırıldı battı

    Sona mı erdi eleğimsağmaların saltanatı

    Akşam akşam dar sokaklar ağzında kayboldu bir bir

    Hayallerimizin icadı putlar düşten yoğrulmuş tanrılar

    Ergenin şeytan aldatmacaları

    İnsanın ilk karşılaştığı denizlerin

    Önünde yaktığı kireç alevlerinde hisar

    Her hastalık bir putun kırılması mı demek

    Putların toptan kırılması mı demek ölmek



    (...)
    __________________


    Yanardağ kıyısında yaşama- 51



    Yukarda bir yanardağ

    Kızgın küllerini savuruyor

    Bu ölü şehrin üstüne

    İşte bu şehre alıştı Taha

    Kırağı çalmış evlerine

    Kahvelerinde dayanılmaz bir çağrıyla

    Çağıran gecelerine alıştı Taha

    Geceye bir alkol gibi alıştı

    Kışlarında terlediği üşüdüğü yazlarında

    Bu şehre alıştı Taha

    Gül açmayan baharlara

    Yaprak düşmez sonbahara

    Kurbansız bayramlara

    Öğle öten horozlara

    Ancak geceleri rastlanılan köpeklere

    Tütün kokan kedilere

    Kesin kesin alıştı

    Yalnız sahaflarında grev yok

    İşçiler lağımları akar bırakmış

    Kurumuş kitabelerdir artık çeşmeler

    Bir semtine yerleşti

    Özler durur öbür semtini

    O nerdeyse cehennem orası sanki
    __________________


    Çile- 55



    (...)



    Kaleye hücum ettiği an Zülküfül

    Kılıcı uzatan Tahaydı

    Bir kere daha kayalık leylaklarında

    Zülküfülden bir tad aradı Taha

    Halkın söylediğine göre onun kanıydı bir çiçek

    Ki açmazdı gerçekten o dağdan başka hiçbir dağda

    Ağzı yakan bir çiçek özel bir çiçek

    Gerçekten bu çiçekten süt umar

    Sütü kesilen kadın

    Su umar

    Suyu kesilen bahçe

    Soy umar soyu kesilen erkek

    Yahyanın başı da bu çiçekte

    Kalbe bir mızrak gibi inen bu çiçekti



    Secdeden secdeye sıçrayarak Taha

    Selam sana Zülküfül

    Selam sana Yahya

    Selam sana İsa

    Selam sana İbrahim

    Selam sana Musa

    Selam sana Süleyman

    Selam sana Davut

    Selam sana Yuşa

    Selam sana Ahmed

    Selam sana Muhammed

    Selam sana Mustafa

    Mustafa selam sana

    Ey seçilmiş seçilmiş

    Mustafa selam sana

    Ey öğülmüş öğülmüş

    Muhammed selam sana



    Ateşi gördü kurbanı yarılan denizi

    Yahyanın kesilmiş başını altın tepsiyi

    İkiye biçilen zeytini

    Karadan korkup da çekilen denizi

    Bedirde bir toz toprak içinde

    Zaferi tattı dişleri aydınlandı sevinçle

    Güneş batarken çölde

    Taha da Peygamberle birlikte

    Zafer sevinci içinde

    Baş geriye gitmiş taşı eritmiş gitmiş

    Vücut incir gövdelerinin arasında terk edilmiş
    __________________


    -Taha'nın ölümü- 59



    Ölen şehirlerdir Taha değil

    Kuruyan nehirlerdir

    Lambadır sönen kış dökülmüş içine

    Sonbahar yaprağı ırmağı emmiş

    Asfalttır çekilen sıva bereket toprağının

    Bu Tahanın ölümü değiş yürüyüşü mezarların

    Kabirlerin şamarıdır çağın yüzüne

    Geceye batışıdır taş bakışlarının

    Tarihle öpüşme bitmiş demektir

    Güneşten aya

    Aydan geceye inmiş demektir masal

    Fal

    Kadın ellerine ısmarlanmış olan

    Fincanlardan fincanlara armağan

    Sabahların bakırı zehir özleminde

    Ekmek rafların en gerisinde

    Ev eskimiş yıpranmış depreme gebe

    Taşlar birer birer mineralerden düşmede

    Kubbenin kurşununu kesmiş bir elmas

    Cam kesmeye mahsus olan

    Her gece kalbimize musallat olan

    Cami kubbelerini eriten şimşek

    Kalbimizin özünü kemiren akşam

    Ağaç yutmuş kabrin taşını yazısını

    Ölüler kalmamış haykırdı Taha ne de babalardan bir anı

    Sur yıkıntıları ölüme açılmış

    Ölü kalmamış ama ölüm tutuyor güneşi toprağı

    Ölü kalmamış ama ölüm hayat halini almış

    İçine girdiğimiz yılan turşulu ölümle

    Değişe değişe bozulmuş ölüm bile

    Nerde ölümün o ak o yeşil

    O siyah kırmızı keskin rengi

    Artık ölüm ne gri ne kahverengi

    Ne gök rengi ne yer rengi

    Ölüm bir grev gibi kaplamış ülkemizi

    Ta can evimize kast eden bir grev gibi

    Batı bu karanlık grevin gözcüleri

    Doğu sonsuz bir grevin

    Çocuk düşüren bir anne gibi

    Güneşi düşürmüş son seheri

    Taşlar birer birer minarelerden düşmede

    Geceler bir inme gibi inmede

    Bir felç geldi gökten ve topraktan

    Doğudan ve batıdan

    Kollara bir zincir gibi yapışan

    Ayakları ateşin gıcırtısıyla yakan

    Kalb Yakup ve Yusuf öyküsünden boş

    Kafa bütün karıncalarla sarhoş

    Dudağı kessen bir şarap gibi

    Felç inmiş ağzımıza yakan bir kireç gibi

    Ağız mermerle örülmüş

    Kapatılmış yedi uyuyanlar maparası

    Develer çöle dağılmış

    Ateş sönmüş kervan batmış

    Kervana yol gösteren yıldız yanmış

    Saksılarda kömürü soluya soluya can vermiş çiçek

    Sevgiliye uzatılmış ama sevgili ölmüş

    Baba demiş hasta çocuk ama baba gitmiş

    Kapı çalınmış ama kimse yok önünde

    Belki bir yabancılık belki bir rüzgar çalmış

    Dağ çingenelerine ısmarlanan fallardan

    Bir daha bir haber alınamamış

    Bu yıl baharda menekşeler biile açmamış

    Anneler kirazları beklerken

    Bir bardak suda ölüm kaynamış

    Ölen şehirlerdir Taha değil

    Taşlarını fırlatan minareler

    Veriyor son felç hıncından bir haber

    Felç öfkesinden bir sayfadır önümüze açılan

    Oku okuyabildiğin kadar ölüm dersinden

    Taha birkaç kelime kaldı söylenmedik

    Felçten önce birkaç kelime söyle

    Son birkaç kelimeyi de söyle

    Öleceksen bari öyle öl öyle

    Uğursuzluk akşamı çökmeden

    Kısa süren

    Kutsal bir öğle gibi

    Son birkaç kelimeyi söyle



    Arkadaş aynalar kırılmış

    Gerdeklerin şiddetinden değil

    Savaştan dönen yiğitin

    Sevinç mızrağından değil

    Aynalar farelerin tıkırtısından bezmiş

    Kırılmış kırılmış aynalar bezmiş

    Kırılmış kırılmış aynalar kırılmış

    Kırılmış yarasaların soluğundan

    Baharı kalmamış ondan kırılmış

    Ortasından çatlayan bir zamandan kırılmış

    Aynalar kırılmış Tahanın yatağına bir adım ırakta

    Taha ırakta aynalar ırakta

    Yatak bir karantina kazanı gibi kaynamakta

    Felç bir kar şehri gibi şehri gömmekte beyaza

    Dağların beyazına değil ölümlerin beyazına

    Köpük ölünün sarasının tükrüğü

    Duvar yanmış bir Kur'an sağlam kalmış duvarda

    Fırlayacak kuvvet yok kol yastığa dayandığında

    Ayakları şimşek yakmış

    Ezmiş bir gök gürültüsü kaburgaları

    Yatak yapışmış vücuda nasıl koşacaksın Taha

    Nasıl koşacaksın taş araya girmiş Kur'ana
    __________________


    Taha'nın Dirilişi- 63



    Dört melek ve Kur'anla

    Dirildi Taha

    Onulmaz bir ölümle

    Kavuran bir felçle

    Öldüğü halde

    Dört melek ve Kur'anla

    Dirildi Taha

    Cebraille Mikâille

    Üç Sûr ve İsrafille

    Azraille bile

    Dirildi Taha

    Yatağında bozulmuş bir bağ gibi

    Kavrulmuş yapraklar gibi



    Dağılmış ve kendi kıyametini

    Ve kendi onulmaz mahşerini yaşamışken

    Nemrudun ateşinde yanmışken

    Firavun suyunda boğulmuşken

    Dört melek ve Kur'anla

    Peygamber soluğuyla

    Dirildi Taha

    Açtı sofrasını Mikâil

    Nimetler sofrasını

    Bal zeytin ve nardan

    Su getirdi dağlardan pınarlardan

    İlkin dudağını ıslattı bengisuyla Tahanın

    Geçti bir eleğimsağma omuzlardan

    Taşıyan o gülümsemesini Hızırın

    Hızır güldü

    Kur'anı Cebrail açtı

    Sofrayı Mikâil açtı

    Ölümü öldürdü Azrail

    Sûrunu üfledi İsrafil

    Dirildi Taha

    İşte böyle dirildi Taha



    Durun anlatayım size melekler

    Tahayı nasıl dirilttiler

    Anarak İsanın doğumunu

    Anarak Muhammed Mustafanın doğumunu

    Melekler

    Tahayı dirilttiler
    __________________



    TAHTA AT



    Dostlarımız geldi hafif danslar geldi

    Şeker verdik aslan yeleleri aldık kırk kapı açtık

    Kırk kapı açtık Mavi Sakal öldü

    Kırk odanın içinde güzel aslanlar güldü

    Sen güldün Asya güldü hafif danslar geldi



    Gel kalbini saat yap odamıza

    Saatin içine kutsal sözler yaz

    Güneş yap aşka güzel ölümleri uslu ölümleri

    Gel mesut odalar içinde çözül güzel bulmaca

    Güzel ve mağrur ve katil



    İç dünyamı ikili susmalarla bölme

    Şiir günlük konuşma dilimiz

    Kıskançlığımdan örülme bir perde

    Perdeye çarpan beş deniz

    Kuvveti yok bende itham etmek hakkından önce
    __________________


    II.



    Dostlarımız geldi sağlam izleri var karda

    Yapacaklarının yapılabileceği iyi öğretildi onlara

    Ve sağlam kutular içine koydular gölgelerini

    Karışık bir ses teller üzerinde Londra

    Gel bu gece görülmemiş bir şey olacak



    Yanlış bir dağın altından yanlış bir su çıkarsa

    Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut

    Eşkiya heybesinde çizgili kayığa asıl

    Merhametin bildik kaynağı eşkiyalar

    Kıldan ince çarpık bilgileri unut

    Sessiz derin sonsuz yaslı duvarlar önünde

    Türküler içinde en şen en senin olanı söyle



    III.



    Aşk kadar nazlı saat kadar gerçek

    Bir bülbül bakıyor bana doğru

    Boş oda kadar tedirgin tehlike kadar güzel

    Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor

    Payıma korkarım eşsiz bir azap düşecek



    Dostlarımız geldi öldü büyücüler

    İnsanla peygamber arası basık bir gürültü içinde

    Korkunç ilgiler döner dolaplar

    Sedef gurur ve inat içinde



    Seni bana getirsin ölüm yatağımdayken

    Kırık ayaklı tahta at.
    __________________


    TUT



    Son kaya iniyor kuyu aydınlanıyor

    Ses insanın derinlerde parlayan

    Son isyan denemesi oluyor güzel

    İçimde yaman tutuk bir şair doğuyor

    Tut elimden

    Dosta düşmana karşı bir iyi konuşayım

    Tut

    Kulede saat kırılmasın

    Geyikler sağır

    Rüyalar boğuk olmasın



    Son kıral ağlıyor, üstünde son kuş yoruluyor

    Halkın kayıp annelere karşı saygısı yok

    Tut elimden

    Düşen tüyleri toplayalım

    Tut

    İsimsiz çocuk ağlamasın

    Kuyuda ışık sönmesin

    Kırk oda içiçe dönmesin

    Halayıklar sağır

    Dualar boğuk olmasın



    Son insan yürüyor

    Tut elimden kaçalım

    Kaçalım kaçalım

    Bizi kimseler görmesin

    Arıyanlar bulmasın

    Tren duvarları sarsmasın

    Yürek bu kadar hızlı çarpmasın

    Kan böylesine hızlı akmasın

    Askın kulakları sağır

    Sesi boğuk olmasın
    __________________


    VEDA



    Silahlara veda

    Geceye rüyaya ve sana

    Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden

    Düzenlerin çıkmazına



    Çizdiğim resmin

    Saat kulesi ağlıyor

    Ağzım o çeşit yok

    Şişe bu çeşit var



    Sen bir gece gelsen

    Güneş doğmasa

    Gitmeden yine gelsen

    Bu yeni geleni

    Bu bize bakanı

    Sana bir anlatsam

    Güneş doğmasa

    Sandıkların içini göstersem sana

    Çizdiğim resmin

    Yalnızlığın geyik gözlü köşesinde

    Bir rafa koyabilsen

    Olup biteni ve onları

    Sabaha kadar konuşsak

    O ürkek ürkek bakanı sana bir anlatsam

    Ateşi karı tüfeği çeksem

    Ocağa pencereye kapıya



    Kemana veda



    Yağmurda şeytan ve şapkası

    Silahın ölümünü kutluyorum



    Tren kaçırmış gibiyim



    Sana veda
    __________________


    VE MONNA ROSA



    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

    Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.

    Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:

    Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.

    Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,

    Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi

    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...



    Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü

    Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.

    Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;

    Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.

    Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:

    Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,

    Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...



    Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;

    Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.

    Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,

    İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar.

    Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa

    Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.

    Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.



    Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır

    Ve kediler her gece sürünür yastıklara.

    Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;

    Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,

    Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.

    Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara

    Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.



    Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

    Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.

    Sana da Monna Rosa, taş bebeği bıraktık.

    Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.

    Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;

    Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...

    Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!



    Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;

    Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.

    Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,

    İtimat edeceğim şu belalı yağmura.

    Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim

    Asılmış bir adamın iki eli yağmura.

    Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.



    Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni

    Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.

    Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni

    Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.

    Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni

    Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,

    Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.



    Sana tavuskuşunun içime girdiğini

    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

    İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu

    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

    İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,

    Bana da bir çift ak kanat kaldığını

    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.



    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

    Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.

    Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:

    Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.

    Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,

    Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi

    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...
    __________________


    YAĞMUR DUASI



    BEN geldim geleli açmadı gökler

    Ya ben bulutları anlamıyorum

    Ya bulutlar benden bir şeyler bekler

    Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum

    Ben geldim geleli açmadı gökler



    Bir yağmur bilirim bir de kaldırım

    Biri damla damla alnıma düşer

    Diğerinde durur göğe bakarım

    Ne şehir, ne deniz kokan gemiler

    Bir yağmur bilirim bir de kaldırım



    Nedense aldanmış ilk gece annem

    Efsunlu bir gömlek giydirmiş bana

    İişte vuramadı gökler bana gem

    Dinmedi içimde kopan fırtına

    Nedense ilk gece aldanmış annem



    Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

    Ortalıkta ölüm sessizliği var

    Bana ne geldiyse geldi yukardan

    Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar

    Biri çıkmış gibi boş bir mezardan



    İyiki bilmiyor kalabalıklar

    Yağmura bakmayı cam arkasından

    İnsandan insana şükürki fark var

    Birine cennetse birine zindan

    İyiki bilmiyor kalabalıklar



    Yağmur duasına çıksaydık dostlar

    Bulutlar yarılır hava açardı

    Şimdi ne ihtimal nede imkan ar

    Göğe hükmetmkten kolay ne vardı?

    Yağmur duasına çıksaydık dostlar



    Ben geldim geleli açmadı gökler

    Ya ben bulutları anlamıyorum

    Ya bulutlar benden bir şeyler bekler

    Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum

    Ben geldim geleli açmadı gökler
    __________________


    YOKTUR GÖLGESİ TÜRKİYE'DE



    Sabahları gün doğmadan uyanır

    Dilini yutacak olur içi kanlanır

    Gün boyu çalışır aydınlanır

    Kederini anlarsanız size ne mutlu

    Acır fakir çalışan kadınlara

    Titrer bir gönül kıracak diye hanim dizi



    İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye'de

    Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu

    Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi

    Elinizi sallasanız rüzgarından sallanır

    Bir geyik olur sizi arar melul ve bakir

    Görür gibi uyur konuşur gibi susar güler ağlar gibi
    __________________
    HarbiForumR

    Sezai Karakoç'un Hayatı (1933 - )


    --------------------------------------------------------------------------------

    Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde dünyaya gelir. Babası Yasin Efendi’nin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarında Ahmet Sezai olarak geçer. Dedeleri, Ergani ve yöresinde oldukça etkin kişilerdendir. Babasının babası Hüseyin efendi, Plevne savaşına katılmış; Gazi Osman Paşa’nın takdirini kazanmıştır. Aile Leventoğulları olarak anılır.

    Şairin çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçer. Altı yaşında ilkokula başlar ve 1944’te Ergani’de ilkokulu tamamlar. Maraş ortaokuluna parasız yatılı öğrenci olarak kayıt yaptırır.1947 de burayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur. Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Fakat babasının arzusu ilahiyat fakültesidir. Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Eğer sınavı kazanmazsa felsefe eğitimi yapacaktır.

    Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini, 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar. Pek çok resmi görevde bulunur. Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve birçok il, ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur. 1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini yerine getirdikten sonra görevine kaldığı yerden devam eder. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görev almaz.

    Kurucusu bulunduğu ‘Diriliş Yayınları’ ve ‘Diriliş Dergisi’ ile İstanbul’da hizmete devam eder. 1990 yılında ‘Güller Açan Gül Ağacı’ Amblemiyle Diriliş Partisini (DİRİ-P) kurar. Yedi yıl Partinin Genel Başkanlığını yürütür. Ancak 1997’de iki genel seçime girmedi gerekçesiyle parti kapatılır.

    Devlet, millet ve medeniyet kavramlarına farklı boyutlarda anlam yükleyen Sezai Karakoç’un kırk-bir yıllık ‘Diriliş’ doktrini etrafında düşünsel alanda bir Diriliş Nesli oluşur.

    Şiir, sanat ve düşünce ile yüklü hayatına, çilesine, duygu ve duyarlıklarına değinmek çok da kolay değil. Bunun için büyük bir çalışma gerekir. Kısaca, ‘şiir üslubu bakımından, az çok İkinci Yeni’ye yakın sayılsa da, şiirinde işlediği temalar, inandığı değerler bakımından şiirimizde yeni ve değişik bir sestir’ demek mümkün .
     
    Son düzenleme moderatör tarafından: 2 Nisan 2012