Rabbe götüren YAKIT Elimizde, Ve Kullanmıyoruz!

İslamiyet bölümünde yer alan bu konu BERKİTO tarafından paylaşıldı.

  1. BERKİTO

    BERKİTO Üye

    Rabbe götüren YAKIT Elimizde, Ve Kullanmıyoruz!

    Vahye henüz yeni yeni muhatap olduğum dönemlerde, genelde kullanılan çeviri “o” olduğu için, takvayı yalnızca Allah korkusu şeklinde algılardım. Ve şimdide bir-çok kimsenin içine düştüğü gibi, bizler hakkıyla takvalı olamayız, ancak peygamberler, veliler(!),sıddıklar, yaşadığımız çağda da bu manada dünyadan el-etek çekenler takvalı olabilir gibi bir yanılgıdaydım. Oysa kimsede dünyadan el-etek çekmezdi sünnetullah gereği!
    Uzun yıllar önce Kuran’ın çok iyi (kıraat açısında) okuyucusu, hatta ezberleyicisi olduğum halde, anlamak kastı ile okumadığım, doğal olarak da bana nazil olmasına izin vermediğim, ona kalbimi anlayabilirim diye açmadığım için böyle düşünmem, böyle algılamam muhakkak ve kaçınılmazdı elbette!
    Oysa rasulullah(s.a.v.) döneminde ve kuranda kıssaları ile bize örneklenen diğer bütün peygamberler döneminde de böyle değildi. Aslında(yardımcı, dost, Allaha itaat eden anlamları da içeren)veli ve, (işi ve sözü ile en doğru olan anl----- da gelen)sıddıklarca da böyle anlaşılmamıştı takva! Kuran da bunlara ait örneklere baktığımızda, takvayı kuşananların, yaşadıkları dünyalarının iş ve sorumluluklarından el-etek çekmeden, hatta sorumlu oldukları her alanın sorumluluğunu en iyi şekilde, hakkını vererek yerine getirdiklerini görüyoruz!
    Tek bir farkla!
    Rableriyle, liderleriyle, aileleriyle, eş ve çocuklarıyla, kendileriyle, kısacası tüm çevreleriyle ve varlıklarını sürdürmelerini temin eden tüm eşyayla ilişkilerini, yine varlık ve birliğine inandıklarını söyledikleri Rablerinin kendilerine sınırladığı çizgileri aşmadan, onun öğrettiği kıstaslarla yerine getiriyorlardı.
    Temelde takvalı olamayacağımız öğretisi ile birlikte, iş ve sorumluluklarımızdan el-etek çekmemiz gerektiği yanılgısı gibi, yalnızca ahiret için çalışılırsa ancak takvalı olunabileceği, aksi halde bir şekilde harama bulaşılabileceği bilgisi de içten-içe topluluklar tarafından kabul görmüştür. Ve sünnetullaha aykırı bu davranışa da elbette, ancak, seçkin ve belli özellikleri (!) ile yaratılmış kişilerin sahip olabileceği zannı ve dolayısı ile kendisinin asla böyle bir cürette olmaması gerektiği gibi, Kur’an örnekleriyle taban-tabana zıt bir inanışa yönelmişlerdir insanlar.
    Temelsiz bu ve daha birçok eksik ya da yanlış yerleşmiş öğretilerin nasıl kabul gördüğünü anlamakta zor değil aslında. Toplumun içinde insanlar adlarıyla, Müslümanlıklarıyla gurur duyarken, vahyin şekillendirmediği bir dinle muhatap olmuşlardır maalesef. Okur-yazar oranının düşüklüğü, yükselse de okuma alışkanlığının olmaması sebebiyle vahyi bir şekillenmeye çok zor ulaşılabilecek gibi görünüyor.
    Kendisine Kuran’ın yüklediği mükellefiyetlerden uzak imanın şartının 6, islamın şartının 5 olduğu, gerisinin ise, “din adamları” veya “din görevlilerine” ait meseleler olduğu zannı, kolaycılığı veya kaçışı ile bakıyor meseleye insanlar. Bunların içinde vicdanını rahatlatan ve kolayına geleni alıp-uygulayıp, diğerlerinden kendini sorumlu hissetmeyen insanlardan müteşekkil olmuşsa toplum, eksik ve yanlış öğretiler kabul görmeye devam edecektir ne yazık ki … Öyle ya, çevremize baktığımız da haftalık rutin kuran okuyuşları görüyoruz, resulünde
    İfade ettiği gibi boğazdan aşağıya inmeyen! Haccı geciktirenlere şahit oluyoruz, sonrasında faiz v.s yiyemeyeceği için! (sanki öncesinde helalmiş gibi) Örtülüler görüyoruz, tesettürsüz! Namaz kılanlar görüyoruz, fuhşiyattan-kötülükten alı konmayan! Ve salâtın, dini kuşanmak demek olduğu bilincinden uzak! Tabii ki böyle bir toplumda takvalı olunamayacağı varsayılır, çünkü yaratıcının seçip tüm bunlara karşı koyabilecek üstün özellikte! insan yarattığını, ancak onların takvalı olabileceğine dair zannı daha kolay, daha rahatlatıcı geliyor insana! Kendisi ancak derinden isteyecektir takvalı olmayı, o kadar! Olamayacağı bir şeye inanan insanın ne kadar motivasyonu olabilir ki bunun için uğraşı versin!
    Bu düşünceyi üreten insan baştan kaybetmiştir zaten. Zira takva yaşamımızı kuşatan bir bilinçtir! Vahyi anlama çabamızdır! Sorumluluk almayı “din görevlilerine” hasreden toplumun içinde, sivrilip yerini almaktır!
    Takvayı anlayıp, hayatımızın temel düsturu haline getirebilmemiz, mü’minliğimizin birinci şartı ve gerekenidir aslında. Kurana bütün olarak baktığımızda Allah(c.c.) bizden nicelikli, çok çok ameller yapmamızı değil, bizden nitelikli ve samimiyetle, sürekli ve kesintisiz ameller yapmamızı istediğini görüyoruz. İfrat ve tefritte olmamızdan da razı değil! Bir dönem, sadece nafilelerle v.s. takvayı bulacağımız zannını da kuran yalanlıyor. Bizler namaz ve diğer tüm mükellefiyetlerimizi sürekli olarak, hikmetini kavrayarak, bizi inşaa etmesine izin vererek yapmalıyız. İnşaa olmuş kişiliklerimizle örneklik edişimizdir takva! Öncelikle rabbimize karşı sorumluluklarımızın bilincine varmamızdır. Kendimize, birbirimize karşı sorumlulukların farkında olmamızdır!
    Unutulmamalıdır ki her insan kendi yaşadığı çevre ve zaman dilimi, kendi kapasitesi ve konumu ile imtihandadır! Dolayısıyla, kendi çevremiz, kapasitemiz, yaşadığımız zaman ve konumumuzda da resulün ayak izini takip ederek vahyi hayatımızda diriltmemizle mümkündür takva!
    Kur’an-ın öngördüğü-tavsiye ettiği, emrettiği ne varsa bize sorumluluk yükleyen, hepsine dört elle sarılmamız ve bu sorumlulukları yerine getirirken karşılaşılabilecek zorluklara göğüs germemizdir. Elde edilmiş semere, olmuş-bitmiş başarılmış sonuç değildir. Tamda bu uğraşının kendisidir, yaşanılan o andır takva! Zira sünnetullah gereği kimi imtihanlar çok uzun soluklu olabilir, birkaç kuşağı kapsayabilirler. Ama o sona ulaşacak kadar uzun yaşamayacak olan insanın, kendi gücü ve imanı nispetinde, kendi erdemli ve hikmetli bakışıyla “kendi” sorumluluklarının sahibi olarak bu sorumluluklarını yerine getirmesidir, bu sorumluluklara talip olmasıdır takva!
    Takvayı yalnızca Allah korkusu alarak anlamamız, hem bu ilahi emre, hem kendimize, hem toplumumuza, hem de ilahi vahyin ve resulün sünnetinin tamamı olan islama haksızlıktır! Takvayı kelime yapısı, semantiği açısından, gramer yönünden ele almadık, bu yazıda üzerinde durmak, altını çizmek istediğimiz;
    *---Takvaya talip olunmasının gerekliliği, talip olmadığımız vasfı kuşanamayız, talip olmazsak hiçbir zaman sahipte olamayız!
    —Takvanın olup-bitmiş olmayacağı, hayata dair her konuda bilinçli, erdemli ve sorumlu olmanın kendisinin takva olduğu,
    — Takvanın yaratılıştaki özellikler ve seçilmişliklerle değil de bizim ona talip olduğumuz oranda bizde hasletlere dönüşecek olması, bize izzet, şeref, değer katması ve bizi Rabbe en iyi kul olabilme çabasına taşıyacak en önemli “yakıt”olmasıdır takvanın!
    —Ve bir parça ucundan da olsa (önemine binaen) gündeme taşımaya çalışmak, hatırlatmak ve bu kavram çerçevesinde kur ani bir çalışmanın arzusunu uyandırmaktı amaç!
    Unutmayalım, yaşamımızı kuşatan, bizim onu gördüğümüz, onu tanıdığımız oranda bizde var olabilecek, bizde, bizi rabbe taşıyabilecek en önemli yakıttır takva! Emanet yakıt yarı yolda bırakabilir, herkesin kendi yakıtını temin etmesi gerekmektedir!