Psikiyatri Tarihi

Sağlık Merkezi bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    Psikiyatri ile ilgili İlkel Çağlardan itibaren günümüze kadar ki gelişimi ve Türkiye'de psikiyatri'nin gelişimi ile ilgili hazırlanmış bir yazı arkadaşlar. (alıntıdır)
    Psikiyatri Tarihi
    İlkel Çağlar
    Hastalıkların doğa üstü güçlere bağlandığı, animistik düşüncenin egemen olduğu ve Eski Yunan Roma dönemine dek uzanan çağlardır. Bu çağda hastalıklar doğa üstü güçlere ve zararlı ruhlara bağlanıyordu. Büyücü hekimler, şamanlar çeşitli törenler, danslar, ruhları saklayan eşyanın yok edilmesi, çılgınlık nöbetleri ve trans durumları ile zararlı ruhları kovarak hastalıkları iyileştirmeye çalışıyorlardı (Öztürk,1992).
    Doğa karşısında çoğu kez güçsüz ve çaresiz kalan ilkel insan, açıklayamadığı her şeyi Tanrısal olarak algılamış ve o şekilde açıklamaya çalışmıştır. Bu algılayışın izleri ise yakın tarihimize kadar taşınmıştır. 1961 yılında Stanford Üniversitesi tarafından Gregory Batoson’ un editörlüğünde basılan iki ciltlik eserde yer alan John Perseval’ ın öyküsünde anlatılanlar da bunu destekler niteliktedir; ”bir takım yanılsamaları ve halüsünasyonları tanımlanan hasta; duyduğu sesler ve görüntülerin Tanrının sesi olduğuna inandığından bunlara uygun davranmaya başlamıştır” (Kaplan,1994).
    Eski Çağlar
    Mısır, İbrani ve Yunan uygarlıklarının gelişmesiyle,insanlık tarihinin düşünme, çevresindeki evreni gözleme ve olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini araştırma döneminin açıldığına şahit oluyoruz. Toplumun iç ihtiyaçlarından çıkan bu akım sağlık alanında da sözcülerini buluyor ve böylelikle hastalıkları kötü niyetli kuvvetlerin oyunu ve Tanrısal ceza sayan tıbbın yanında, deliliğinde sebep sonuç ilişkisine bağlı bir hastalık olduğu ve tedavi edilmesi gerektiğini ileri süren görüşlerin gelişmeye başladığını görüyoruz (Savaşır,1972).
    Bu çağda yaşamış olan Hipokrat akıl hastalıklarını doğal etkenlerle açıklamıştır. Hipokrat’ın tıbba kattığı histeri, melankoli gibi terimler bugün dahi kullanılmaktadır. Ayrıca Hipokrat o çağlara kadar kutsal bir hastalık olarak bilinen epilepsinin bir beyin hastalığı olduğunu savunarak hastalıklara bilimsel bir bakış açısının geliştirilmesinde etkili olmuştur (Öztürk, 1992).
    Artık akıl hastalıklarına bakış açısı da değişmeye başlamıştır. Hipokrat’ tan sonra Eflatun, Aristo, Aesclapiades, Cicero, Soranos gibi filozoflarda akıl hastalıklarının doğal olaylarla açıklanmasına katkıda bulunmuşlardır (Öztürk,1992).Hatta artık akıl hastalığı sadece korkulan ve rahatsız olunana bir durum olmaktan çıkmış hakkında daha kabullenici ve insancıl yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Örneğin, Erasmus Deliliğe Övgü (1987) adlı eserinde akıl hastalıklarına karşı toplumda varolan yargıların tamamen dışına çıkarak deliliğin bilgelik ve kendini bilge sanmak olduğunu ileri sürerek deliliğe övgüler yağdırmıştır (Erasmus,1987).
    Orta Çağ
    Ancak bu aydınlanış dönemi çok uzun sürmemiş ve Batı dünyasında Karanlık Çağlar diye bilinen orta çağda gerileme olmuş ve İsa’ dan sonraki 3. Yüzyıllarda yeniden gizemci, büyüsel düşünce egemenlik kazanmaya başlamıştır. Bu uygarlık gerilemesinde Eski Yunan ve Roma ‘nın çöküşünün mü ,yoksa gelişen Hristiyanlığın dogmatik biçimde gizemci büyüsel değerlere önem verişinin mi etken olduğu tartışılabilir. Ancak Musevilik ve Hristiyanlık dinlerinin ruh sağlığı anlayışına büyüsel düşüncenin ötesinde bir değişiklik getirmediği de gerçektir. Bu dinlerin kitaplarındaki açıklamalar ; akıl hastalarına yapılan işkencelerin ve yok etmelerin kaynağı, hiç değilse destekçisi olarak kullanılmıştır. Orta Çağ Avrupa’ sında akıl hastaları şeytanın yakaladığı bir büyücü olarak avlanıp, diri diri yakıldıkları bilinen gerçeklerdir (Öztürk,1992).
    Orta Çağda akıl hastalıklarıyla önce cinsel hastalıklar tarzında karşılaşılmış ve bu insanlar toplumdan tecrit edilmişlerdir. Bu nedenle de hastalar kuşkusuz çok büyük bir ahlaki yargılar bütününün kıskacına girmiştir. Akıl hastası olan bireyler toplumun düzen ve huzurunu bozduğu, kötü ruhun temsilcisi olduğundan kendisinden korkulduğu için kentlerin dışına atılmışlar, uzak kırlara yollanmış bir tüccar ve ya hacı grubuna emanet edilmişlerdir. Belediye örgütleri akıl hastalarını serseri diye itham ettikleri için tutuklayabilmişler. Hatta bu dönemlerde yüklerinin yanı sıra akıl hastalarını da bir şehirden başka şehire taşıyan gemilerde var olmuştur (Foucault,2000; s:22-23).
    Rönesans
    Avrupa da 12. ve 13. Yüzyıllardan başlayarak Hristiyan kilisenin katı, acımasız, dogmatik tutumlarına karşı giderek artan tepkiler belirmiştir. Sanatta, kültürel yaşamın her kesiminde gücünü dinden alan otokratik ve feodal kuruluşların egemenliği giderek zayıflamaya başlamıştır. İşte bu sıralarda artık büyücü avı, akıl hastalarını şeytanın temsilcisi diye yakma uygulamaları sonlanmıştır. Avrupa toplumu, İslam dünyasının gelişmiş bilimsel çalışmalarını, eski Yunan düşünürlerini tanımıştı ve bütün bu değişiklikler ve akımlar bilimsel düşünme ve araştırma yapma kapılarını açmıştı.16. 17, yüzyıllardan sonra tıp alanında büyük değişikliklere yol açacak bir ortam doğmaya başlamıştı (Öztürk,1992).
    Ancak bu kez de 17. Yüzyılın ortalarından itibaren akıl hastalığı kapatma ve burayı onların doğal yeri olarak gören bir anlayışa bağlı olmuştur. Akıl hastaları yakılmaktan kurtulmuştur ancak bu kez de son derece kötü mekanlara kapatılmaları söz konusu olmuştur. 1956 yılında Paris’ de Genel Hastanenin kurulması ilk bakışta reform gibi görünen bir uygulama olmasına karşın,aslında hiçbir tıbbi temele oturtulmamış, o dönemde Fransa’ da örgütlenmekte olan monarşik ve burjuva düzenin bir yürütme makamı halini almıştır. Bu genel hastaneler ev, hastane, huzurevi gibi varolan pek çok kurumu birlikte ele almışlar; hastaların yanı sıra fakirlerinde buraya kapatılmasını öngörmüş ve yine akıl hastaları ile bu kez de fakirler toplumdan tecrit edilmişlerdi (Foucault,2000; s: 90).
    Çağdaş Psikiyatrinin Gelişimi
    Ortaçağın kapanması ruh hastalarını katı, dogmatik, yarı dinsel inançlarla açıklayan görüşlerin ve uygulamaların son bulması ile Avrupa da hızla gelişen bilimsel çalışmalar döneminde psikiyatri alanında da gerçek bilimsel çalışmalar başlamıştır. İlk olarak 17. Yüzyılda, ruh hastalıkları hakkında bir kararın din adamlarınca değil, hekimlerce verilmesi gerektiği kabul edilmiştir.
    Artık yaşanmaya başlanan değişiklikler akıl hastalıklarına karşı daha bilimsel ve çağdaş bir yaklaşımın gelişmesini sağlayıcı nitelikteydi. Bunlar arasında ilklerden kabul edilen ve oldukça önemli olan gelişme 1795 ‘de Fransız hekim doktor Pinel’ in akıl hastalarını zincirlerinden kurtarması olmuştur. Pinel “Traitment Moral”adlı kitabı ile planlı psikoterapinin ilkelerini belirten ilk hekimdir denilebilir. Pinel’in başlattığı bu insancıl akım, başka Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya da yayılmış ve giderek ruh hastalarına hastanelerde, bakım evlerinde tedavi verme görüşü genel uygulama alanı bulmuştur. Pinel’in dışında İngiltere’de William Tike ve Amerika’da Benjamin Rush ise ülkelerinde çağdaş psikiyatrinin öncüleri olmuşlardır (Sayıl,1996).
    19. yüzyılda psikiyatride Fransız ve Alman ruh hekimlerince çok önemli çalışmalar yapılmıştır. Fransa’da Esquriol, Morel ve Mognan, yüzyılın sonlarına doğru Liebault, Bernheim, Charcot ve daha sonra Pierre Janet; Almanya, Avusturya ve İsviçre’de de 19. Yüzyılın sonuna doğru Griesinger, Meynert, Hecker, Kahlbam, Kreaplin, Breuer, Freud, Jung ve Adler çağdaş psikiyatrinin kurucusu olmuşlardır (Öztürk,1992).
    Bu alanda yaptığı çalışmalar ile psikiyatrinin günümüz koşullarına gelmesini sağlayan hekimlerden söz etmek yerinde olacaktır.
    Breuer, Freud, Adler ve Jung ruhsal bozuklukların anlaşılmasında, dinamik psikiyatrinin gelişmesine öncü oldular. Fakat bu konuda asıl çığırı açan hekim Freud’dur. Freud çoğunluğu nevrotik davranış bozukluğu gösteren hastaları arasından, özellikle histeri belirtileri gösterenleri giderek artan bir ilgiyle incelemiştir. Ancak bu çalışmaların psikanalitik kurama dönüşmesindeki en önemli etken Joseph Breuer’in tüm yazıllarında Anna O olarak tanıtılan hastasının üzerinde yaptıkları çalışmalardır. Freud’un 1905 yılında verdiği bir konferansta anlattığı bu çalışmaları daha önce 1895 yılında her iki araştırmacı tarafından “Histeri Üzerine Tezler” isimli Breuer’in bulgularını açıklayan ve bunları Katarsis kuramına dayandıran bir kitap halinde yayınlanmıştır. Gerçi kuramın başlangıcında kendisinin pek fazla katkısının olmadığını belirtse de bu yapıtla Freud ve Breuer psikodinamik kuramın temelini atmışlar ve Freud bu kavramları 1905’deki Psikanaliz konulu konferansında anlatmıştır. Daha sonra bu çalışmaları tek başına yürüten Freud , hipnoz yerine serbest çağrışım yöntemini uygulamış ve ilk kez psikanalizm ismini ortaya atmıştır(Freud,1975). Bu isim ise 1.’si nevrotik hastalıkların iyileşmesinde kullanılan bu tedavi metodu, 2.’si “derinlik psikolojisi” denilen anlamlarını kazanmıştır (Geçtan,1990).
    Psikoanalitik ekolün Freud tarafından oluşturulmasından sonra psikiyatrideki gelişmeler devam etmiştir. Freud’un öğrencilerinden olan Alfred Adler, libido kuramını normaldışı davranışların temeli olarak kabul etmemiş, çocukluk cinselliğine karşın insan benliğine ve ilişkilere önem vermiştir. Adler, Psikolojik Aktivite (1993) adlı eserinde üstünlük ve kusursuzluk çabası sadece belli bir bireyin karekterizasyonuyla sınırlı değildir, bu nedenle her birey buna uygun davranır der ve bireysel psikolojinin toplumsal ilerleme konusundaki temel önemini açıklar. Adler insan davranışlarının bireyin kendi içsel yaşantılarının çözümlenmesiyle açıklanabileceğine inanır. Dolayısıyla, Adler’in davranışları inceleme yöntemi bireyi algıları, düşünceleri, amaçları ve diğer öznel tepkileri üzerinde konuşmaya yöneltme şeklindedir (Geçtan, 1990) .Bireyi onun gördüğü gözle görmeye,kendini onun yerine koyarak düşünmeye,hissetmeve davranmaya çalışmalıdır der (Adler,1993).
    Freud’dan sonra gelen Gustav Jung ve Otto Rank ise başlangıçta psikanalizi benimserlerken sonradan eleştirerek kendi kuramlarını oluşturmuşlardır. Jung kişiliğin tümünü “psişe” olarak adlandırmış ve bilinç, kişisel bilinçdışı, toplumsal bilinçdışı sistemlerinden söz etmiş ve kollektif bilinçdışı üzerinde durmuştur. Jung gerçekte insanların bu parçaların bir araya gelmesinden oluştuğunu kabul etmez ve zaten bir bütün olarak doğduğunu savunur (Geçtan,1990).
    Otto Rank ise tüm ruhsal sorunları doğum travmasına bağlamıştır. Psikanaliz yerine psikoterapi terimini kullanmaya başlamış, psikiyatrik sosyal hizmet terimi ile de danışmanlık ve psikiyatrik eğitim alanlarında oldukça etkili olmuştur (Geçtan,1990).
    Çağdaş psikiyatristleri oldukça etkileyen kuramcılar arasında sayabileceğimiz Karen Horney’in özellikle nevroz ve tedavisine ilişkin görüşleri psikoterapide etkili olmuştur. Horney, bozuk davranışların aile içi ilişkilerdeki aksaklıklar sonucu ortaya çıktığını söyleyerek çocukluk yıllarında var olan gerçek bir canayakınlık ve sevecenlik yoksunluğunun bu davranışlara neden olduğunu savunmuştur. Anne ve babanın kendi nevrozlarından dolayı bu ilgiyi çocuklarına da veremediklerini ve bunun yeni bozuk davranışlara neden olduğunu savunmuştur (Horney,1990).
    Harry Stack Sullivan’ın kuramı ise, insanlar arası ilişkilerdeki davranışları vurgular. Gerek kişilik ve gerekse tedavi kuramcıları için temel veriler, ilişkiler içinde geliştirilen tepkilerdir diyen Sullivan’a göre, psikolojik sorunların tedavisi insan ilişkilerini içerir. Bir başka deyişle,insanları diğer insanlar hasta ettiğinden, onları yine insanlar iyi edebilirler (Geçtan,1990). Bu gelişmelerde gösteriyor ki kuramcılar artık yarattıkları gelişmeler süreci içerisinde toplumun hasta birey üzerindeki etkisine giderek daha fazla önem vermektedirler.
    Bu dönemlerde yaşanan gelişmelerden bir diğeri de Pavlov’un köpeklerle yaptığı çalışmalarıyla uyaran-refleks arasındaki ilişkiden hareketle koşullu tepki, öğrenme ilkeleri kuramlarını oluşturması ve psikoloji ile psikiyatriye ayrı bir boyut olarak davranışçı okulu kazandırmış olmasıdır. Böylelikle bu koşullanma ilkeleri duygu tepkilerine uygulanabilmiş, aşk, öfke, tutku, fobi gibi tepkilerin izlenmesinde kullanılabilmiştir (Çelen,1999).
    Kuramsal anlamda olmasa dahi 20.yüzyılda yaşanan bir takım gelişmeler yine psikiyatride önemli değişmeler yaratmıştır. 20. yüzyılın başlarında Pratt bir grup tüberkülozlu hastanın tedavisini bir arada yaparak hastalıkların tedavisinde grup tedavisi kavramını gündeme getiren ilk hekim olmuştur. Aynı dönemlerde Moreno ise bireysel ve grup tedavilerinde psikodramayı kullanmaya başlamıştır (Göğüş, 1998 ).
    1917 yılında Viyanalı doktor Julius Vagner von Jauregg sifilize bağlı genel paralizide maloryoterapi uyguyaması ile psikiyatri tarihinde ilk bilimsel farmakoterapiyi gerçekleştirmiştir (Göğüş, 1998 ).
    1952 yılı ise psikiyatrik hastalıkların farmakoterapisi tarihinde en önemli gelişmelerin olduğu yıldır. Bu tarihte iki Fransız cerrah Huagenad ve Laborit büyük cerrahi girişimlerden önce hastalarda premidikasyon amacıyla kullandıkları ve litik kokteyl adını verdikleri karışımın içine klorpromazin adlı ajanı da kullandılar. Laborit bu ajanın ameliyat olacak hastalarda ağır bir uyku haline yol açmaksızın sedasyon yaptığını ve onların ameliyat ile ilgili heyecanlarını yok ettiğini gözlemiştir. Klorpromazinin antipsikotik bir ajan olduğunun anlaşılmasından sonra peşpeşe yeni antipsikotikler sentezlenmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. Böylelikle varolan depo hastanelerden de hastalar taburcu olabilmiş ve bu ilaçlar yardımı ile tedavilerine hastane dışında devam edilebilmiştir (Göğüş, 1998 ).
    Psikiyatride bu gelişmeler yaşanırken,zamanla akıl hastalıklarının sadece bireyi dikkate alarak çözümlenemeyeceği, toplumunda etkili olacağı görüşü gittikçe yaygınlaşıyordu. Pinel’in öğrencisi J.E.D. Esquirol 1858 yılında yayınlanan “Ruh Hastalıkları” adlı kitabında sosyal etkenler ve ruh sağlığı konusunda şu fikirleri savunmuştur”; Otuz yıldan beri Fransa’da görenekler alanında olan değişmeler daha çok ruh hastalıkları ortaya çıkarmıştır.”Yazar, politik huzursuzluklar ve topluma hükmeden negatif etkilere dikkati çektikten sonra zamanın cumhuriyet idaresinin ruh hastalığına,militarizm ve teröründe intiharlara yol açtığını iddia etmiştir (Özbek,1971).
    Türkiye’de Psikiyatrinin Gelişimi
    İslamiyet öncesi Orta Asya Türklerinin hastalık anlayışı ve tedavi yöntemleri Şamanizm’e dayanır. Tedavi görevini üstlenmiş olan Şaman, cinlerin, kötü ruhların, şeytanın etkisiyle hastanın bedenini terk eden iyi ruhların geri dönmesi için Gök Tanrı’ya yalvarırmış. Doğu Karahan’da yaşayan Türk şairi Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutadgu Bilig adlı manzumede,bedensel ve ruhsal hastalıkları ilaçla tedavi eden hekimlerin yanında, eski Türk toplumlarında yer alan Gök Tanrı ile bağlantı kuran büyücülerinde olduğunu belirtmiştir (Köknel,1998).
    İslamiyetin kabulünden ve diğer İslam toplumları ile yakın ilişkiye girilmesinden sonra Türklerde hastalık anlayışı geleneksel İslam tıbbına göre olmuş, fakat Şamanizm’in etkisinde de kalmıştır (Öztürk,1992).
    İslam uygarlığında hekimlik, sağlık, tıp alanında İslam bilginlerinden başka Hristiyan, Hintli, İranlı bilginlerde yer almış, bunların hemen hepsi eserlerini Arapça yazmışlardır. Eski Yunan filozoflarının yapıtları da Arapça’ya çevrilmiştir. 10. yüzyılın ortalarına kadar süren bu gelişmeler. İslam dünyasının felsefe,bilim,hekimlik ve tıp alanlarında gelişmesini sağlamıştır (Köknel,1998).
    11. yüzyılda yaşamış olan İbn-i Sina hekimlik alanında önemli gelişmeler yaratmıştır. İbni Sina ruhu bitkisel, hayvansal ve insani olarak 3 öğeye ayırmıştır. Bitkisel ruhun beslenme ve üreme,hayvansal ruhun algılama ve hareket, insani ruhunda yüksek idealler ve ahlaki değerleri yürütme işlevi olduğunu savunmuştur (Öztürk,1992).
    Orta çağda Avrupa’da akıl hastalarına karşı acımasız tutumlar sergilenirken, Türk ve İslam toplumlarında akıl hastalarına karşı bir hoşgörü egemen olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde akıl hastaları darüşşifaların kapsamı içinde bulunan bimarhanelerde tedavi edilmişlerdir (Köknel,1998).
    Ancak ilk gerçek akıl hastanesi Fatih tarafından yapılmıştır.1500 senesinde Kanuni yine bir akıl hastanesi açmıştır. 2 . Selim’in eşi Nur Banu Sultan tarafından yaptırılan Toptaşı Akıl Hastanesi Cumhuriyet dönemine kadar Türkiye’nin akıl hastanesi olmuştur. Buranın başhekimliğini yapan Mazhar Osman Usman Türk çağdaş psikiyatrisinin kurucusu olarak bilinir (Sayıl,1996).
    Bu darüşşifaları Amasya, İstanbul, Edirne, Manisa külliyeleri takip etmiştir. Padişah 2. Abdülhamit döneminde, Gülhane Askeri Tatbikat okulu ve hastanesi açılmıştır. 1898’de açılan bu hastanenin başhekimliğini Raşit Tahsin yapmış ve akıl hastalıkları dersleri vermiştir. Böylelikle Türkiye’de çağdaş psikiyatri kuramsal ve uygulamalı olarak Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde başlamıştır (Köknel,1998).
    Raşit Tahsin ve köhnemiş olan Toptaşı tımarhanesini 1927’de Bakırköy’e taşıyan Mazhar Osman gibi efsaneleşmiş isimleri; Gülhane’de Nazım Şakir, üniversitede İhsan Şükrü Aksel ve Fahrettin Kerim Gökay izlemişlerdir.20. yüzyılın ilk yarısında Türk psikiyatrisinin temsilcisi olan bu hekimler Türkiye’de Kreaplin okulunu öğretmişlerdir (Öztürk,1992). 1945’de Ankara Tıp Fakültesinin kuruluşu ile psikiyatri kliniğini kuran Rasim Adasal ise psikiyatriyi topluma tanıtan bir hekim olmuştur (Sayıl,1996).
    Son yıllarda hızla çoğalan üniversite psikiyatri poliklinikleri ve giderek çağdaş görünüme bürünen Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastaneleri sayesinde akıl hastalıkları toplum tarafından daha çok tanınır hale gelmektedir.