Osmanlı sultanları şiirin de sultanlarıydılar

Tarih bölümünde yer alan bu konu HENA tarafından paylaşıldı.

  1. HENA

    HENA Üye

    Tarihte devlet adamlığına şairâneliği, mûsikişinaslığı, ressamlığı hâsılı her nevi sanatın icrasını mecz edebilmiş, iki elinde on marifet hükümdarlar gelip geçmiştir. Onların sürdükleri demin ardından bakıldığında insanlığın son adası olan Osmanlı’nın Türk sanatının zirvesinde yer aldığı görülür. Her devirde olduğu üzere müzik ve şiir Osmanlı saraylarının da en çok alaka çeken sanat dallarıydı. Osman Gazi’den başlayarak Sultan Reşad’a kadar hemen bütün padişahlara, pek çok şehzadeye, hatta hanım sultanların bir kısmına şairlik isnat edilmiştir. Elimizde bunların önemli sayıda divanları bulunmaktadır. Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman, Türk Edebiyatında en çok gazel yazmış şair unvanını korumaktadır. Bununla birlikte ismine nispetle Muradî mahlasıyla şiirler yazan III. Murad da, klasik şiirin en hacimli divanlarından birinin sahibidir.[1] Şimdiden hüküm verebiliriz ki Osmanlı sultanları şiirin de sultanlarıydılar.

    Adil ve doğru sözlü olduğu kadar, mûsikiye de düşkündür II. Murat [1402–1451]. Zarif ve duygulu bir şairdir. Muradî mahlasıyla şiirler yazar. Şiirle ciddi anlamda meşgul olan ilk Osmanlı hükümdarı olarak gösterir kendini. 16. yüzyıl tarihçilerinden Sehî Bey, sultanımız için “gayetle tab’ı hoş ve nazik nihal şiirler söylerdi” demektedir.

    Şerha şerha olmayınca dil, dimem aşk ana
    Hayretinden virmeyince cân, dimem sâdık ana [2]

    İkinci Murad’ın iki defa oğlu Mehmet nâmına tahtını terk etmesi hükümdarlar tarihinde benzersiz bir hadisedir. Tahttan ayrılış gerekçesi şudur ki: “Bunca demdür ibâdullah içun çalışup İslam’ı fitneden pâk ve düşmanın hayâtın çâk idüp, dîn ü devlet uğrunda gayret eyledik. Bir müddet dahi hükümetten el çeküp kûşe-i inzivâda pür huzûr ve âsûde hâl olmak hâtırdan geçer.”

    Gerçi kim haddim değildir buseni kılmak dilek
    Arif olan çün bilür, ânı ne lâzım söylemek… [3]

    II. Murat her ne kadar bir köşeye çekilip kendini dinlemeye meyletse de bu tavrının hakiki sebebi devlet işlerinde yorgun düşmesi değildi. Sultan Kutlu Peygamberin lütfuna ve övgüsüne mazhar olmayı dilemiş, İstanbul’u kuşatmıştı. Üstadı Hacı Bayram Veli’nin göz bebeği şehzadesi Mehmed’in doğumunda, fethin bu şehzadeye nasip olduğunu müjdelemesi II. Murad’ı tahttan vazgeçirmişti. Sultan Murad iki defa küçük şehzadesi lehine çekildiği tahtına tekrar zahmetler çekmeye oturdu ve feht-i mübîni görmekle müşerref olamadı.

    Sâki! Getür getür yine dünkü şarâbımı
    Söylet dile getür yine çeng ü rebâbımı
    Ben vâr iken bana bu zevk u bu safâ
    Bir gün gele ki görmeye kimse türâbımı! [5]

    (Ey içki veren! Getir yine dünkü şarabımı getir. Çenk ve rubâb çalgılarımı söylet, dile getir. Bu zevk, bu safa ben varken ben sağken bana lazımdır. Bir gün gelecek ki hiç kimse toprağımı bile bulup görmeyecek.)

    II. Murad’a atfedilen bu şiirin okuyucu da, sultanın gününü gün etmek arzusunda olduğu izlenimi vermesi doğaldır. İkinci Murad devrinde şiir yazanların birçoğunu etrafına toplayarak onları teşvik ve himaye etmişti. Yazdığı şiirler bir divan teşkil edecek kadar çok olmamakla beraber zamanımıza kalan parçalarda kuvvetli bir lirizm görülmektedir.[4] Osmanlı padişahlarını akıcı bir üslupla ele alan Reşad Ekrem Koçu, padişahımız için “arada bâdeye de iltifat ederdi” tabirini kullanıyor. Hakikat, on yedisinde cihana padişah olan sultanın saltanatı, ardı arkası kesilmeyen seferlerle geçmişti. Ölüm döşeğinde son sözlerinin “bütün malım parmağımdaki yüzüktür. Helal malımdır. Satıla ve parası bitinceye kadar başucumda Kur’an okutula…”[6] olduğu rivayet edilmiştir ki bu sözler sultanın dünyayı yorumlayışını resmetmektedir.

    Uykuda dün gece canım gibi canan gördüm
    Ten-i efsûrdede kalkıp eser-i can gördüm

    Ey Muradî şeh-i devran iken el’an sen
    Zülfüne kılmış esir ol şeh-i huban gördüm [7]

    Enderun mektebindeki öğretim konularına çeşitli müsbet ilim dersleriyle birlikte şiir, inşa ve mûsikîyi de ilave etmişti II. Murad. Gaza ve seferlerle geçen kısa ömrüne aşikâr sevdalar da nispet edilmişti. En meşhuru Mara’dır. Bir Sırp prensesi olması hasebiyle ayrı bir endama ve güzelliğe sahip olduğu muhakkaktır. Fakat sultanımıza olan tutkusu ifrat boyutundaydı. Mara, padişahın ölümünden sonra manastıra kapanıp rahibe olmuştu. Ne Murad’a yâr olabilmişti ne de ağyara bende. Bu şiir Gazi padişahımızca muhtemelen onun için yazılmış.

    Sensizim canan, beni bir lahza bu cân alamaz.
    Cennete varsam eğer huri ile gılman anlamaz.
    Ben bana yar olayım tek gayri yâri neyleyim?
    ’Ben’sizim, gayri beni bir dem ve bir an anlamaz.
    Şerhimi ezberledim, virdim odur çün daima
    Güft ü gû, mazi, muzari, kıssa, destan anlamaz.
    Müntehayı bahri kalbim, fülki olmuş, 'kâf' ü 'nûn'
    İşbu kalbi anın için seyri umman anlamaz.
    Gel, Murad’ın kavlini ezberle, harz-ı can kıl.
    Âşık olan kimseyi Nu'mân-ı devran anlamaz.

    (Sensizim sevgili, anlamaz bir lahza bu can beni. Cennete varsam eğer, anlamaz cennetin genç delikanlılarıyla hurileri. Ben kendime yar olayım tek, başka dostu neyleyim? 'Ben' sizim, zaman ve an bile anlamaz artık beni. Açıklamamı ezberledim, dilimden düşmeyen odur sürekli Dedikodu, geçmiş, geniş zaman, öykü, destan beni anlamaz. Kalp denizindeki suyun, gemisi olmuş 'kâf'ü 'nûn' İşte bu kalbi, bu nedenle engin denizleri dolaşan anlamaz. Gel Murad’ın sözünü ezberle, canın gibi bil. Âşık olan kimseyi, evrenin Nu 'mân'ı anlamaz.)
    __________