Nüfus azalmasının nedenleri nelerdir

Soru & Cevap bölümünde yer alan bu konu deep tarafından paylaşıldı.

  1. deep

    deep Harbi Aktif Üye

    Nüfus azalmasının nedenleri nelerdir?
    [​IMG]
    Geleneksel Demografik Rejimde; Doğum ve ölüm oranları %040-50 arasında, yıllık nüfus artışı yıllık %2-3’ün üzerindedir. Geçiş Döneminde; Doğum ve ölüm oranları %040-10arasında, yıllık nüfus artışı %1-2 oranındadır. Bu dönemde ölüm oranı sürekli düşmekte, doğum oranı bir süre aynı devam etmekte daha sonra düşmektedir. Modern dönemde ise; doğum ve ölüm oranı çok düşük %010’un altında, yıllık nüfus artışı da %1’in altındadır. Dünya nüfusu 1965-1970 arasında %2’yi aşarak en yüksek seviyeye ulaştıktan sonra, özellikle Latin Amerika, Asya ve Afrika’da alınan tedbirlerle nüfus artış hızı düşürülmeye başlanmış, 1980-1990 arası bu oran %1.8’e inmiştir. Bu hızın düşürülmesine yönelik çalışmalar halen devam etmektedir.

    · Genel olarak, nüfusunun %40-45’i 15 yaşın altında, % 2-3’ü de 65 yaşın üstünde olan yerler genç nüfuslu ülke, nüfusunun %20 si genç, %15 ve daha fazlası yaşlı olan yerler ise yaşlı nüfuslu ülke sayılmaktadır. Zira; Afrika, Güneydoğu Asya, Güney Amerika ve Ortadoğu gibi nüfusunun %40’dan fazlası 15 yaşın altında olan güney ülkeleri genç nüfuslu, Çin, Hindistan, Mısır ve Türkiye gibi nüfusunun %30-40 arası 15 yaşın altında bulunan ülkeler orta yaşlı, K. Amerika, Avrupa, Rusya, Avustralya gibi nüfusunun %30’dan aşağısı 15 yaşın altında olan kuzey ülkeleri yaşlı ülkeler olarak değerlendirilmektedir.

    · Doğurganlığın çok yüksek olduğu genç nüfuslu geleneksel demografik rejimlerde, özellikle bir çok Afrika ve Güney Asya ülkelerinde kadın başına 6-7 çocuk düşerken, bu artış yüksek çocuk ölümleri ile birlikte, 35-40 yaş gibi kısa yaşam süresi ile dengelenmektedir. Doğurganlığın zayıf olduğu yaşlı nüfuslu gelişmiş ülkelerdeki demografik rejimlerde ise, kadın başına 2 ve daha az çocuk düşerken, bu düşüş 75 yaş gibi uzun bir yaşam süresi ile dengelenmektedir.

    · Batıda tıp, sağlık koruma, yaşam düzeyi ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak gerçek bir demografik devrim meydana gelirken, insanların sayısı ile birlikte yaşam süreleri ile doğum oranları da değişmiştir. Önceleri ölüm oranındaki gerileme, yüksek bir doğum oranıyla birleşerek önemli bir nüfus artışına yol açmış, daha sonra ölüm oranı düşmeye devam ederken doğum oranındaki düşüş nüfusu dengeye kavuştururken aynı zamanda nüfusu yaşlandırmıştır.

    · Demografik geçiş döneminin henüz başında olan ülkelerde, doğum ve ölüm oranlarının çok yüksek olması, ya da düşük ölüm yüksek doğum oranı gibi dengesizliklerle hızlı bir demografik büyüme gösterirken, bazı ülkeler hem düşük doğum ve hem de düşük ölüm oranı ile bu sürecin sonuna gelmişlerdir.
    1950’ler de 2.5 milyarlık dünya nüfusunun 800 milyonu sanayileşmiş ülkelerde yaşarken, kuzey tüm insanlığın üçte birini temsil ediyordu. Güney uluslarını oluşturan Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi eski demografik rejime mensup yoksul üçüncü dünya ise 1.4 milyar nüfusu ile insanlığın üçte ikisini oluşturuyordu. Bu nedenle de büyük bir nüfus artış potansiyeli taşıyorlardı. Savaşın sona ermesi, bağımsızlık ve kollektif hekimlik, ölüm oranında hızlı bir düşüş sağladı. Böylece üçüncü dünya değişim sürecine girmiş oldu. 1950-1990 arasında çocuk ölümleri üçte iki oranında azaldı. 41 yaşı bulmayan ömür süresi 60 yıla çıktı. Gelişmiş ülkelerde bir asırda varılan bu noktaya üçüncü dünya 40 yılda geldi. Üçüncü dünyada doğurganlık yüksekliğini korurken demografik değişimin birinci evresine girdi ve bu nüfus artış evresiydi.

    · Avrupa (eski SSCB dahil), Kuzey Amerika, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın nüfusları, 1750’ye doğru İngiltere ve Fransa da doğan değişimin bütün evrelerini iki yüzyıl boyunca kat ettikten sonra demografik gelişimin son evresine gelmişlerdir. Artık on yıllardan beri nüfus artışları durağanlaşmış, dolayısıyla her bir gelişmiş ülkenin vatandaşı Güney vatandaşından 28 kat daha fazla ürüne sahip olmuştur.

    · Kara Afrika’da yaşayan 600 milyon insan da aynı gelişmenin içinde yer almış, doğurganlık 1970’den beri Kenya’da yüzde 35, Botswana’da yüzde 26, Zimbabwe’de yüzde 18 oranın da azalmıştır. Ancak tüm dünya ülkeleri nüfus konusunda aynı geçiş sürecinde bulunsalar da, hepsi aynı safhalarda değildir. Yani üçüncü dünyanın benzer demografik benzerliğinden söz etmek mümkün görülmemektedir. Çeşitli yollardan geçtikten sonra geçiş safhasının sonuna gelmiş ve kadın başına 2.5 çocuktan az çocuk düşen bir çok ülke 1995’de 2.5 milyarlık toplam bir nüfusu oluşturuyordu ki, bu dünya nüfusunun yarısını oluşturuyordu. Farklılaşmış bir yapıya sahip olan bu ülkeler 1.2 milyarlık Çinliyi de kapsamakta idi. Çin’de doğurganlık oranı 1990-1995 arası bir kadına 1.9 çocuk iken, aynı dönemde bu oran ABD’de 2.1 idi.

    · Dünya nüfusunu 2 milyardan 5 milyara çıkaran ilk büyüme dalgasından sonra (geçişin ilk safhası) ikinci safha daha sabit daha durağan bir nüfus gücünün etkisinde olacaktır. 1995’den 2025’e kadar dünya nüfusu ileriye doğru yeni bir hamle daha yapacaktır. Bu da 5.7 milyar insandan 8.3 milyar insana geçiş demektir. Bir başka deyişle 30 yılda 2 milyar insan daha yeryüzünde olacaktır. Bu büyük artışın yüzde 95’i bu artışı karşılayamayacak olan ülkelerde yani güneyde gerçekleşecek. Bu kadar eşitsiz bir dağılım 30 yıl içerisinde yeryüzünün şeklini bir hayli değiştirecektir.

    · Merkez üssü Asya olan demografik dengesizlik yön değiştirip güneye kayacaktır. 70 yıl içinde Afrika nüfusu 222 milyondan 1.6 milyara çıkıp tam 7 kat artarken Latin Amerika nüfusu sadece 4.5 kat artış gösterecektir. Bu iki kıta 2025 yılında dünya nüfusunun yüzde 28’ini barındırıyor olacaktır. Oysa 1950 yılında iki kıtada dünya nüfusunun sadece yüzde 15’i yaşıyordu. Avrupa’ya gelince kıta 1950 yılında dünya nüfusunun yüzde 16’sına sahipti. 2025’te ise sadece yüzde 6’sına sahip olacaktır. Asya’nın en kalabalık 18 ülkesi 1950’de 1.2 milyar insan barındırırken 2030 yılında 4.3 milyar insanı barındıracaktır.
    · İleriki on yıllarda karşılaşacak zorluklar geçmişin demografik nedenlerinden ileri gelecektir. Nüfus dinamiği ve geçiş safhası öyle at başı gidecek ki güney ülkeleri bir taraftan nüfuslarının büyük oranda arttığını müşahede ederken öte yandan, doğurganlığın hızlı düşüş göstermesi nedeniyle nüfus yapılarında yaşlıların oranının yükseldiğini de göreceklerdir.

    · Çin’de 1957-1990 arsı 15 yaşından küçük olanların toplam nüfus içindeki payı yüzde 40’dan yüzde 26’ya düşmüş, 2020 yılında da yüzde 12’ye düşecektir. 65 yaşından büyük olanların Çin nüfusundaki oranı 1990’da yüzde 6 iken, 2025 yılında iki misline çıkacak yüzde 13 oranıyla Avrupa seviyesine ulaşacaktır. Bu gelişim Avrupa’da yüz yıl sürerken Çin ve diğer bazı güney ülkelerinde aynı gelişim sadece 25 yılda gerçekleşecektir.
    · Demografik geçiş süresinin XXI. yy’ın ortalarına doğru tamamlanmasından sonra nüfus artış hızı azalarak tüm dünyada kontrol altına alınabilecektir. Dünya nüfusu 2025 yılında 8.5 milyar ve 2075 yılında da 9.5 milyar olacağı tahmin edilmektedir.

    Bununla birlikte, dünya eskiye oranla daha zengindir. Örneğin dünya GSMH’sı 1950-1994 arası 4 trilyondan 23 trilyon dolara çıkarken, yine aynı dönemde kişi başına düşen gelirde üçe katlanmıştır. Nüfus artışı Kuzey’e oranla yedi kat daha hızlı olan Güney ülkeleri dünya zenginlik dağılımında baştaki dezavantajlı durumlarına rağmen, daha çok pay elde etmeye doğru gitmektedir. Yine başka bir karşılaştırmaya göre sanayileşmiş ülkeler dünya GSMH’sının yüzde 54’ünü oluştururken, (bu oran eskiden yüzde 73’tü) güney yüzde 18’den 34’e çıkıyordu. OECD’ye göre 2010 yılında Asya’nın en dinamik ülkeleri kendi başlarına Dünya GSMH’sının yüzde 40.6’sını oluşturacaklardır. (OECD ülkeleri yüzde 44.1) Sadece Çin dünyanın beşinci üreticisi durumunda olacaktır.