Montaigne ve Denemeleri

Edebiyat & Türkçe bölümünde yer alan bu konu SüKuN tarafından paylaşıldı.

  1. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    Çoğunuz duymuşunuzdur eminim..Montaigne'i...Kiminiz DENEMELER adlı eserini okumuş kiminiz uzun ve anlamsız bulduğu için ilgilenmemiştir bile...Ancak o kadar basit birşey değil...Kimilerinin hayat felsefelerini değiştiren kimilerin ise düşüncelerini olgunlaştıran kimilerine ise ters gelen kelimelerle ateş yakan motaigne nin bu eserini bölüm bölüm sizlerle paylaşacağım..

    MONTAIGNE'İN YAŞAMI

    1533-Michel de Montaigne doğuyor ve Papessus köyünde bir
    sütnineye gönderiliyor.

    1535-Michel, Fransızca bilmeyen Horstanus adlı bir Alman
    eğitmenine veriliyor. Bu eğitmen Michet'in babasının İtalyada
    gördüğü yeni bir yöntemle çocuğu hep Latince konuşarak yetiştiriyor.

    1539-Michel, altı yaşında; Fransa'nın en iyi kolejlerinden birine,
    Guyenne Kolejine giriyor. Burada yedi yıl okuyor. Latin şiirinin
    tadına varıyor ve biraz da Yunanca öğreniyor.

    1546-Bordeaux da; Edebiyat Fakültesinde felsefe okuyor.

    1548-Bordeaux da isyan: Michel, Toulouse da hukuk okuluna
    gidiyor.

    1554-Montaigne in babası Bordeaux Belediye Başkanı oluyor.

    1555-Montaigne babasıyla Paris'e gidip geliyor.

    1557-Bordeaux Belediye Meclisine giriyor.

    1558-Montaigne'le La Boetie arasındaki büyük dostluk başlıyor.

    1559-Bordeaux da mezhep kavgaları. Bir tüccar diri diri yakılıyor:
    Amyot, Plutarkhos'un Hayatlar'ını Fransızcaya çeviriyor.
    Montaigne'in en çok seveceği, okuyacağı kitap bu olacak.

    1561-Bordeaux Belediye Medisi Montaigne'i önemli bir görevle
    saraya gönderiyor. La Boetie siyasal hayata giriyor:

    1562-Protestanlara karşı şiddet hareketleri başlıyor. Montaigne,
    Rouen şehrini Protestanlardan almaya giden kral ordusuna katılıyor:

    1563-Montaigne, Bordeaux'ya dönüyor: La Boetie ölüyor.

    1565-9. Charles, Bordeaux'ya gelip bir süre kalıyor. Montaigne,
    Françoise de la Chassagne'la evleniyor.

    1568-Babası ölüyor. Miras beş erkek, üç kız kardeş arasında
    bölünüyor. Michel, Montaigne çiftliğinin sahibi oluyor.

    1569-Montaigne; babasının isteğiyle yaptığı Raimond Sebond'un
    thelogia üzerine bir eserinin çevirisini bastırıyor.

    1570-Montaigne, Bordeaux Belediye Meclisindeki görevinden istifa
    ederek Paris'e gidiyor. La Boetie nin Latince şiirleriyle çevirilerini
    bastırıyor. Montaigne'in ilk kızı doğup iki ay sonra ölüyor.

    1571-Montaigne, çiftliğine çekiliyor ve kütüphanesine şu Latince
    kitabeyi yazıyor:

    «1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum
    yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve
    memuriyetinden bıkmış; fakat sapasağlam olarak kitapları arasına
    dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye
    karar veriyor.>

    1572-Saint-Barthelemy kırımı. Montaigne Denemeleri'ni yazmaya
    başlıyor. Plutarkhos'un Ahlaki Eserleri'nin çevirisi çıkıyor ve
    Montaigne in elinden düşmüyor:

    1573-İç savaş. Montaigne kralın ordusuna katılıyor; görevle
    Bordeaux'ya gönderiliyor.

    1574-Montaigne'in dördüncü kızı doğup üç ay sonra ölüyor.

    1575-Montaigne Paris'e gidiyor.

    1576-Montaigne, Pyrrhon felsefesiyle yakından ilgileniyor: Raimond
    Sebond üstüne babasına söz verdiği eseri yazmaya başlıyor.

    1577-Montaigne'in beşinci kızı doğup bir ay sonra ölüyor. Henri de
    Navarre, Montaigne'e yüksek bir rütbe veriyor. Montaigne ilk kez
    kum sancılarına tutuluyor. Denemeler'ine devam ediyor.

    1578-Montaigne küçük bir orman satın alıyor.

    1579-Montaigne kendini en çok anlattığı Denemelerini yazıyor.

    1580-Denemeler ilk kez, iki cilt halinde basılıyor. Montaigne
    İsviçre'ye, İtalya'ya gidiyor. Paris'e dönüp kitabını krala sunuyor.
    Kral beğeniyor.

    1581-Montaigne evine dönüyor.

    1582-Montaigne, Bordeaux Belediye Başkanı oluyor, Denemeler'i
    birçok eklemelerle yeniden bastırıyor...

    1583-Montaigne in altıncı kızı doğuyor ve birkaç gün yaşıyor.

    1584-Navarre Kralı (Sonraki V. Henri) Montaigne'in çiftliğine gelip
    iki gün kalıyor.

    1585-Montaigne Mareşal Matignon'la mektuplaşıyor. İç savaşta
    önemli roller oynuyor. Bordeaux'da veba çıkıyor. Montaigne görevi
    başına gelemiyor. Başkanlığı bitinceye kadar yakın bir kasabada
    kaldıktan sonra, ailesini alıp veba bölgesi dışına çıkıyor.

    1586-Montaigne tarihçileri okuyor.

    1587 Henri de Navarre tekrar Montaigne'in çiftliğine geliyor.

    1588-Montaigne, Denemeler'in dördüncü baskısı için Paris'e gidiyor:
    Yolda Ligciler tarafından soyuluyor. Paris'te, Denemeler'in
    hayranlarından Mademoiselle de Gournay'le tanışıyor. İç savaş
    şiddetleniyor; Montaigne Kralla birlikte Rouen'e gidiyor. Tekrar
    Paris'e dönüşünde bir gün için Bastille'e atılıyor.

    1589-Montaigne evine çekilip kitap okuyor. Denemeler'in yeni bir
    baskısını hazırlıyor: Birçok eklemeler yapıyor. Kitap en olgun şeklini
    buluyor.

    1590-Montaigne'in kızı evleniyor: Yeni kral 4. Henri, Montaigne'e
    mektup yazıyor, yanına çağırıyor. Montaigne gidemiyor.

    1591-Montaigne'in kızının bir kızı doğuyor.

    1592-Montaigne ölüyor.


    MONTAIGNE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

    - Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
    buluyorum. (Pascal)

    - Bir kitap buldum burada. Montaigne'in kitabı; yanıma almadım
    sanıyordum. Aman ne hoş adam. Ne zevk onunla birlikte olmak.
    (Mme. de Sevigne)

    - Montaigne, o hoşsohbet insan,
    Bazen derin, bazen sudan
    Kuşku duymasını bilmiş
    Burnu bile kanamadan.
    Kerli ferli softalarla
    Alay etmiş sakınmadan. (Voltaire)

    - Eminim, alışacaksınız Montaigne'e. İsanoğlu ne düşündüyse onda
    var ve bu kadar güçlü biçem zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü
    hiçbir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam,
    ama kim mağrur değil ki? Alçakgönüllü görülenler büsbütün mağrur
    değiller mi? Her satırında Ben, Kendim diye konuşuyor, ama Ben,
    Kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah
    aşkına hocam, filozofun, ****fizikçinin bundan iyisi görülmemiş.
    (Mme. du Deffand)

    - Montaigne, o tanrı gibi adam, 16. yüzyılın karanlıktan içinde tek
    başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda,
    gerçek ve felsefi düşünce boşinançların, geriliklerin yerini alınca
    anlaşıldı. (Grimm)

    - Montaine'in düşünceleri yanlış, ama güzel. (Malebranche)

    - Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum, Montaigne'de
    ise düşünen adamı. (Montesquku)

    - Çocukken babamın kitaplığından bana Dememeler çevirisinin
    perişan bir cildi kalmıştı. Yıllar sonra, kolejden çıkışımda bir cildi
    okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve
    hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım
    başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor o kadar candan bana, benim
    düşüncemi, benim hayat deneyimimi söylüyordu. (Emerson)

    - Montaigne amma da düşünce çalmış benden! (Beranger)

    - Montaigne ölüyor: Kitabını tabutunun üstüne koyuyorlar;
    cenazesinde yakını olarak din bilgini Charron ve manevi kızı
    Mademoiselle de Goumay var Resmen septik olarak Bayle ve Naude
    onlara katılıyor. Sonra Montaigne'e az çok bağlananlar, bir an için
    ondan zevk almış olanlar, bir an için yalnızlık sıkıntısından kurtardığı,
    kuşku duydurmak sayesinde düşündürdüğü kimseler; akraba ve komşu
    olarak Madame de Sevigne, La Fontaine; onun yaptığını yapmaya
    özenip onu taklit etmeyi onur bilenler: La Bruyere, Montesquieu,
    Jean-Jacques Rousseau; ortada tek başına Voltaire; daha az önemli
    kimseler, karmakarışık: Saint-Evremond, Chaulieu, Garat... Daha
    arkada çağdaşlarımız ve belki hepimiz. Ne büyük bir cenaze alayı. Bir
    insanın Ben'i için bundan daha fazla umulabilir mi? Peki ama, ne
    yapıyorlar bu cenaze alayında? Tören gereğince hüngür hüngür
    ağlayan Mademoiselle de Gournay den başka herkes konuşuyor:
    Ölenden, onun sevimli taraflarından, hayata bu kadar karışan
    felsefesinden sözediyorlar. Herkes kendi kendinden sözediyor. Onunla
    herkesin ortak olduğu taraflar ortaya konuyor. Kimse ona olan
    borcunu unutmuyor; her düşünce onun bir yankısı gibi... Korkarım bu
    alayda dua eden tek adam Pascaldır. (Sainte-Beuve)

    - Montaigne'i sevmek kendini sevmek, kendini her şeye tercih
    etmektir. Montaigne'i sevmek yalnız gerçeği değil, doğruluğu ve ödev
    duygusunu da yalnız kendinden yana çekmektir. Montaigne'i sevmek,
    hayatımızda hazlara, zavallı yaradılışımızın kaldıramayacağı kadar yer
    vermektir... (Brunetiere)

    - Montaigne Fransız Rönesansını bitirip Klasik çağı haber veriyor.
    (Lanson)

    - Pilatus'un, devirler boyunca yankısı çınlayan korkunç sorusu
    karşısında Montaigne, daha insanca, daha din dışı, başka bir anlamda
    İsa'nın tanrıca cevabını vermiş oluyor:

    «Gerçek nedir?»

    «Gerçek benim!,»

    Yani Montaigne gerçek olarak sahiden tanıyabileceği tek şeyin
    kendisi olduğuna inanıyor. Onu kendinden sözetmeye götüren budur
    çünkü kendini bilmeyi ayrıca her şeyden daha önemli sayıyor.
    İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi kaldırmalı, diyor.
    Maskesini atmak için kendini anlatıyor. Maske insanın kendinden çok
    ülkesine ve devrine ait olduğu için de insanlar maske yüzünden
    birbirinden ayrılıyor. Böylece, maskesini gerçekten atan insanda
    hemen kendi benzerimizi buluyoruz. (Andre Gide)



    KENDİSİ

    ... Boyum ortanın biraz altında, bedenim sağlam yapılı ve toplucadır
    yüzüm şişman değil, dolgundur; tabiatım, neşe ile hüzün arasında,
    oldukça ateşli ve sıcakkanlıdır... Sağlığım, ta genç yaşımdan beri
    düzgündür: Hastalığa tutulduğum azdır.

    İşte ben böyle idim; kendimi, kırk yaşımı aşıp ihtiyarlığın yolunu
    tuttuğum şu andaki halimle anlatmıyorum:

    Minutatim vires et robur adultum

    Frangit et in partem pejorem liquitur oetas (Lucretius)

    Yıllar için için aşındırır

    Olgunluk çağına varmış güçleri

    Bundan sonraki halim ancak yarım bir varlık olacak; ben artık o ben
    olmayacağım. Gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum.

    Singula de nobis anni proedandur euntes (Horatius)

    Bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken. (Kitap 2, bölüm 17)




    DENEMELERİN KONUSU

    Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve
    kendimde, pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği
    yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka
    türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık. Şunu söyleyeyim ki, kendimi
    anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
    gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey
    toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle
    birlikte, hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha
    ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı
    halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile
    yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki
    haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa,
    yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil, günden
    güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
    gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
    değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
    kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
    benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
    bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
    ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
    ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
    kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
    Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi
    sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli
    bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
    (Kitap 3, bölüm 2)

    Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın
    düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve
    renkler kazandırır. (Kitap 1, bölüm 26)

    Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla
    akıllı olabiliriz. (Kitap 1, bölüm 24)


    KENDİMİZİ TANIMAK

    Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
    kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
    söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
    veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
    yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
    olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
    uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
    benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
    hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
    denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
    benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
    Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
    derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
    ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
    taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
    dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
    Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
    kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.

    Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
    çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
    öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
    bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
    ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini
    anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
    meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
    gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
    anlatıyorum.

    Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
    çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
    kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
    yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

    İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

    Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

    Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
    sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
    için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
    işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
    sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
    yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
    kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
    Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
    kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
    dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
    dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
    gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
    kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
    kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
    bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
    sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
    yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
    Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
    günahlardan arınmış değildir.

    Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
    gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
    desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
    bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
    kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
    Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
    Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
    her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
    gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
    güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
    görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
    rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
    ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
    Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
    koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
    yerinde görüyorsunuz.

    Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
    onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
    benliğimi anlatıyorum.

    Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
    kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
    iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
    olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
    kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
    Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
    hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
    de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
    beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
    kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
    sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
    büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
    insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
    Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
    kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
    olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
    bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
    kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
    zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
    kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
    Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
    kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
    yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
    mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
    Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
    İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
    hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
    kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
    gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
    almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
    kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)



    NASIL YAZMALI

    Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
    gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
    yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
    yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
    tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
    çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
    önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
    Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
    bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
    gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
    bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
    bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
    kalıyor.

    Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
    uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
    bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
    hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
    yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
    yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
    yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
    pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
    kus***arı düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
    dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
    benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
    tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
    gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
    cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
    boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
    yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
    hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
    düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
    çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
    bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
    (Kitap 3, bölüm V)

    Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
    bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
    etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
    uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)


    YASALAR ÜSTÜNE

    Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte
    kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir
    şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez
    budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl
    olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez
    sudan ve değişkendir.

    Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne
    vardır? (Kitap 3, bölüm 13)

    Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir
    insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.
    Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında
    ayrım yokmuş onun için. (Kitap 2, bölüm 12)

    BİLGİ VE DÜŞÜNCE

    Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus
    (Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve
    duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip
    yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu
    kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü
    vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz. Retorika ve
    gramer üstüne, Cicero'nun şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne
    düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize
    basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve sözcükler, anlatılan şeyin kendisi
    haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen
    her şeyi saklamaktır. İnsan, kendiliğinden bildiği her şeyi ustasına
    bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tümüyle
    kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir! Böyle bir bilgi bir süs olarak
    kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek felsefenin
    sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki
    bilimlerinse yalnızca süs olduğunu söyler. (Kitap 1, bölüm 26)

    YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

    Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
    gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
    iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
    yok.

    Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
    ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
    ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
    bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
    sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
    saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
    hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
    -Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
    işiniz değil, en parlak, en on***u işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
    olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
    deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
    Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
    ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
    önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
    ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
    dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en on***u eserimiz doğru dürüst
    yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
    kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
    sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
    serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
    kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
    gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
    Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
    açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
    sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

    O fortes pejoraque passi

    Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;

    Cras ingens iterabimus aequor. (Horatius)

    Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler,

    Bugün, dertlerinizi şarapla giderin

    Yarın engin denize açılacağız. (Kitap 3, bölüm 13)


    RUH VE BEDEN

    Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan bir şeydir. Aramızda ilk
    anlaşma onunla başlar. İnsan ne kadar vahşi, ne kadar kötü yaratılışlı
    olursa olsun onun büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Bedenin
    varlığımızdaki payı ve değeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına
    ve düzenine verilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve
    bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar tam
    tersine onları çiftleştirmek, birleştirmek gerek. Ruhtan istenecek şey
    bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, bedeni hor görüp
    kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu ancak sahte bir çeşit
    maymunlukla yapabilir ya), ona bağlanmak, onu kucaklamak, sevmek,
    ona arkadaşlık ve kılavuzluk etmek, öğüt vermek, yanlış yola saptığı
    zaman geri çevirmek, kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten bir
    koca olmaktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıtlık
    değil, uygunluk ve benzerlik olsun.

    İNSAN VE ÖTESİ

    Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır.
    İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da
    odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin
    en kötü, en ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç
    cinsten yaratıkların en kötü haldekileriyle birlikte, dünya evinin en alt
    katına bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan
    yukarılara çıkıp gökleri ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar.
    Aynı hayal gücüyle kendini tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal
    özellikler verir; kendini öteki yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara
    çeker, arkadaşları, yoldaşı olan varlıklara yukardan bakar; her birine
    uygun gördüğü ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır.

    Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki,
    göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının
    buyruğundadır.

    Indupedita suis fatalibus omnia vinclis. (Lucretius)

    Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı yazgının.

    Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı
    doğanın yüzü görülür.

    Res quoeque suo ritu procedit, et ommes

    Foedere naturae certo discrimina servant (Lucretius)

    Her şey kendine göre gelişir ve hepsi

    Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını. (Kitap 11, bölüm 12)



    EVİNİ KORUMA

    Bunca bekçili, silahlı evler yok oldu gitti de benimki niçin duruyor?
    Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup
    gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak
    kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.
    (Kitap 2, bölüm 15)

    Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan,
    insanların kulağına gitmesi koşuluyla iyilik eden kişi, kendisinden
    fazla yarar sağlanabilecek bir insan değildir. (Kitap 2, bölüm 16)

    AŞK ÜSTÜNE

    Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz
    şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
    değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
    boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın
    boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
    yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin
    aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
    acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
    saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
    anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
    kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
    kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
    dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son
    kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara
    bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
    diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en
    karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
    Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
    birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
    düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus
    kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

    Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
    karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de
    pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
    işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
    İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini
    ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
    insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik
    olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
    işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın
    da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
    Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
    uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
    yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece
    mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
    belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

    Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
    soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
    bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
    perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
    büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
    kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
    arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
    yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen
    bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
    taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... İnsanın
    doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
    koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
    ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
    yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
    erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles
    ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
    geldiğini söyler.

    Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir
    bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
    Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
    güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman
    herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
    yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
    katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
    iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
    başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
    göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
    param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar
    demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
    görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
    iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
    kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
    Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
    da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
    hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
    doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip
    karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye
    gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi
    bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
    kendi kendimizdir.

    O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

    Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

    Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
    uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
    kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
    çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O
    kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni
    zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
    başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
    yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
    acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar
    özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
    arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
    sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak,
    bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3,
    bölüm 5)
     
  2. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    DOSTLUK

    Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını
    sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler,
    yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden
    uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
    süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie:
    Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle
    tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak
    şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

    Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar
    coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle
    açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor,
    kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.

    Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem
    de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli
    dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer
    vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın
    ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün
    kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini
    sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın
    dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara
    uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de
    kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...»

    Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile,
    beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her
    şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi
    oluyorum:

    Nec fas esse ulla me voluptate hic frui

    Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)

    Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,

    Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

    Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi
    artık yarım bir varlık gibiyim.

    Illam meae si partem animae tulit

    Maturior vis, quid moror altera,

    Nec chanıs aeque, nec superstes

    Integer? Ille dies utramque

    Duxit ruinam (Horatius)

    Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp
    götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından
    yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.

    Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim
    için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde
    olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü. (Kitap 1,
    bölüm 28)


    DOSTLUK BAĞLARI

    Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini
    sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik
    bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes
    kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp
    kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi
    tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana,
    bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir
    ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca
    dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek,
    hatırlatacak nice bağlar vardır.

    Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu
    kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun
    bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her
    edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği
    kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş
    geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda
    olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan
    ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar
    bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla
    doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka
    yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.

    Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken
    birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı
    yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha
    zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)


    DIRDIRCILAR

    Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın
    sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar: Sinekler
    gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere
    abanır, oralarda rahat ederler; ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla
    beslenirler. (Kitap 3, bölüm 5)

    Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
    gerekir. (Kitap 1, bölüm 25)

    YALNIZLIK

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş,
    daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı
    pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki
    bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi
    yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde
    bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları,
    daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
    pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş
    olmuyoruz.

    Ratio et prudentia curas,

    Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

    O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi
    bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

    Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi
    onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize
    ettiğimiz işkenceler

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

    Öldürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:
    Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes

    Sole mutamus? patria quis exul

    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla
    bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur
    geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini
    değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar
    daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için
    kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş
    bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
    kendimizden koparmamız gerek

    Rupi jam vincula dicas;

    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

    Kırdım diyorsun zincirlerini;

    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşı¤¤¤¤¤

    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük
    değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;
    onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

    Sollicitum curae, quantique perinde timores?

    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

    Ne korkular içinde kıvranır insan!

    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi
    kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı,
    ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın
    arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek
    özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı
    hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip
    dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş
    gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
    uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi
    içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir;
    kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır,
    ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş
    vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle
    doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
    takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor
    bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz
    savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu
    yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada
    kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
    perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece
    yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak
    için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta
    ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle
    kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
    seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir
    paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla
    yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden
    de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı
    yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere
    sokar, bunaltırız kendimizi.

    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

    Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)
     
  3. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    DEVRİM

    Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep
    kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:
    Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden
    uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden
    kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye
    kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kus***arı toptan
    bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet
    değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.
    Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey
    karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan
    kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk
    iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme
    olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap
    3, bölüm 9)

    PARİS

    Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;
    çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel
    şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun
    güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi
    için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle
    seviyorum; kus***u, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve
    candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;
    halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü
    rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en
    soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu
    çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her
    kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün
    partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris
    için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,
    doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm
    9)

    ÇEVİRİ

    Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-
    1593) bizim Fransız yazarları arasında en on***u yeri vermekte
    haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve
    temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde
    dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla
    çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,
    çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin
    her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o
    kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir
    uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi
    ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini
    tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için
    minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar
    değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp
    bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı
    biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve
    yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına
    ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)
     
  4. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    İNSAN DOĞASI

    İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde
    tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin
    bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile
    karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.

    Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,
    ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak
    elde edilmiştir.

    Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,
    üzüntülerle karışıktır.

    Medio de fonte leporum

    Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)

    Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,

    Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.

    Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum
    vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine
    geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,
    bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz
    birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.

    Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

    Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)

    Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.

    Mutluluk bizi ezer.

    Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:

    Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz
    değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.

    İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli
    birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.

    Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak
    istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine
    bağlayalım, demiştir.»

    Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,
    bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor
    ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan
    mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün
    zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir
    şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir
    gıda değil midir?

    Est quaedam flere voluptas (Ovidius)

    Ağlamak da bir zevktir.

    Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok
    eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»

    Minister vetuli, puer, Falerni,

    Ingere mi calices amariores, (Catullus)

    Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir
    bana.

    Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki
    ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler
    aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre
    ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son
    sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

    İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki
    bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz
    içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar
    katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.
    Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi
    korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.
    Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda
    bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en
    temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum
    Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde
    yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir
    bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu
    ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,
    alaca bulacadır.

    Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon
    diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar
    yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle
    der:

    «Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra
    singulos utilitate publica rependitur.»

    Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin
    zararına bir adaletsizlik vardır.

    Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak
    ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi
    fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya
    işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,
    körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için
    karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan
    zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince
    felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce
    inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.
    Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her
    zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye
    düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak
    düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:

    Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.
    (Titus-Livius)

    Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.

    Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam
    karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük
    küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş
    gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını
    çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş
    üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım
    ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir
    şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)

    Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın
    pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir. (Kitap 1, bölüm
    20)
     
  5. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

    Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine
    koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden
    birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi
    olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde
    çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla
    ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek
    yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,
    korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile
    dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça
    gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne
    kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek
    cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim.
    Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o
    sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle
    yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile
    kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu... Hekimlerin anlattığına
    göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış.
    Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini
    duyunca deliye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken
    çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya
    burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete
    kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi
    Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun
    sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş
    dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses
    tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?

    Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,
    çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına
    büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)
     
  6. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    ÜN

    Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer
    verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan
    adamdan pek hayır gelmez.

    Gredo che'I resto di quel verno cose

    Facesse denge di tenerne conto,

    Ma fur sin'a que tempo si'nascose,

    Che non e colpa mia s'hor'non le conto:

    Perche Orlando a far opre virtuose,

    Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,

    Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso

    Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)

    Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok on***u işler
    gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan
    sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak
    görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça
    zaferleri meydana çıkmazdı.

    İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,
    bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri
    ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi
    içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin
    cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine
    yerleşsin.

    Virtus, repulsae nescia sordidae

    Intaminatis fulget honoribus;

    Nec sumit aut ponit secures,

    Arbitria popularis aurae. (Horatius)

    Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği
    bir on***a parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de
    alçalır.

    Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,
    hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada
    ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,
    çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve
    gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:

    Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore.

    Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)

    Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden
    başka bir şey olmayan on***ar ve ünlerden çok daha büyüktür,
    istenmeye çok daha layıktır.

    Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi
    akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,
    adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz.
    Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması
    akıl kârı mıdır?

    «An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid
    putare esse universos?» (Cicero)

    Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri
    zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

    ... Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne
    kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan
    çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba
    sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu
    kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her
    zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse
    ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi
    yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu
    için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en
    yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

    «Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis
    juvarent.» (Qintilianus)

    Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en
    yararlı işler olmasıdır.

    Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

    «Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan
    dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık
    insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları
    halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar.

    Risi successu posse carere dolos. (Ovidius)

    Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm. (Kitap 2, bölüm 16)
     
  7. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    TANRILAR ÜSTÜNE

    En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun
    içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl
    erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha
    akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz.
    Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik
    kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne
    kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,
    onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,
    mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir
    sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir.

    Quae procul usque adeo divino ab numine distant.

    Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)

    Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar
    aykırı.

    «Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,
    cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis
    humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim
    deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero)

    Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;
    Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara
    benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,
    tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden
    sözedilmektedir.

    İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,
    hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya
    hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına
    birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.

    Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris
    animae et caelestium inanes! (Persius)

    Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun
    ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

    Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle
    birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa
    böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel
    ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:
    Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,
    yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı.

    Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,
    Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere
    çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal
    etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce
    ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir.

    Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,
    ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi
    olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon,
    Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak
    olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken
    ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,

    Secreti celant calles, et myrtea circum

    Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)

    Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile
    peşlerini bırakmaz.

    ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle
    süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir
    cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir
    parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara
    düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza
    sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer
    gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu
    bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki
    Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını
    alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir
    varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf
    görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza
    dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon
    bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki
    dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların
    sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına
    kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün
    zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal
    bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin
    ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler
    ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı
    bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,
    dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o
    yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık
    oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek
    için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın
    nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:
    «Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de
    insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için
    (Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir
    biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten
    olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.

    Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,

    Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)

    O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,

    O atların sürüklediği artık Hektor değildi.

    Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık
    olacaktır.

    Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:

    Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)

    Değişmek, dağılmak; yokolmaktır

    Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri.

    Pitagoras'ın ****morfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine
    bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları
    duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda
    Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak
    vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine
    kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına
    binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden
    başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız
    olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra
    küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir
    kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu
    ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?
    şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş
    gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da
    tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek
    gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur.

    Nec si materiam nostram collegerit aetas

    Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est.

    Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,

    Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel
    cum sit repetentia nostra. (Lucretius)

    Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona
    bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün
    bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş
    olurdu.

    Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere
    kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa
    benzemiyor.

    Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam

    Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius)

    Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık
    hiçbir şey göremez.

    Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan
    değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki
    parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok
    olmasıdır.

    Inter enim jacta est vitai pausa, vageque

    Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius)

    Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara
    dokunmadan yaşar.

    İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp
    yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok.

    Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque

    Corporis atque animae consistimus uniter apti. (Lucretius)

    Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle,

    Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız. (Kitap 2, bölüm 12)
     
  8. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    AYLAK RUHLAR

    Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit
    otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar
    tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım
    et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için
    bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir
    düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir
    hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dur***ar. Böyle bir
    aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu,
    yaratmadığı gariplik kalmaz.

    Velut aegri somnia, vanae

    Finguntur species. (Horatius)

    Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar.

    Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
    olmak hiçbir yerde olmamaktır.

    Quisquis abique habitat, Maxime,

    Nusquam habitat. (Martialis)

    Her yerde olan hiçbir yerde değildir.

    Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi
    rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim
    zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk
    içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle
    söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim. Yaşım beni
    daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca
    yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki:

    Variam semper dant otia mentem (Lucianus)

    Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor.

    İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi
    kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra,
    hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan
    hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini
    görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım. (Kitap 1,
    bölüm 9)
     
  9. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    BİLİNÇSİZ DUYGULAR

    İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi
    hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim.
    Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman.
    Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam
    almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim.
    Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir
    ara. Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir
    küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak
    için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün
    ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At
    bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere
    içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım
    param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek
    baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni
    yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime
    getirmişler. Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya,
    soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu
    boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı. Ayağa
    kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez
    tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belli
    belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan
    çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana
    ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki
    onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeye
    başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki,
    ışıktı yalnız seçebildiğim.

    come quel ch'or apre or chiude

    Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso)

    Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi

    Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.

    Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta
    kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım
    kustuğum kanlara boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun
    girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler
    patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp
    gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan,
    kendimi bırakmaktan haz duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve
    hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan
    başka. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık
    vardı bunda.

    Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu
    da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
    sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına karşı, Etienne de la
    Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde
    aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme
    inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
    iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya
    benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok
    bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de
    uykudadır:

    Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)

    Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.

    Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük,
    derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine
    inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek,
    durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek
    acınacak durumda olmadıkları kanısındayım.

    Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken
    bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili
    kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz
    bunu...

    Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını
    sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden
    hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca derimizi
    oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın
    bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın
    duyduğu acılar bizim değildir. (Kitap 2, bölüm 6)
     
  10. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    FİLOZOFLAR VE TANRILAR

    Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
    Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı
    ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava
    tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
    Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun
    gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
    yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
    yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan
    kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın
    kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e
    göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras
    tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını
    söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve
    çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
    bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır:
    Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da
    tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde
    dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her
    devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser
    Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi
    zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir,
    kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni
    Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak
    düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman
    evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği
    olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi,
    altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
    Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
    duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle
    gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü
    fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara
    bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü
    olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup
    kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera,
    Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes
    Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
    görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı
    yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini,
    duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez.
    Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu,
    bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un
    çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya
    da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos
    yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
    yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
    katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini
    yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden
    hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otur***ar;
    kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan
    uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

    Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;

    Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

    Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

    Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

    Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin
    felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

    Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken
    eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir
    şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı
    bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az
    biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir,
    olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kus***arını
    bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
    öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim
    organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz,
    mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir
    sarhoşluk geçirmiş olması gerekir... (Kitap 2, bölüm 12)
     
  11. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    ARAMA SEVGİSİ

    Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
    hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
    almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
    kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
    Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
    zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
    toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
    bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
    kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
    kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
    yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
    kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
    kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
    araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
    benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
    kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
    içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
    kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

    Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
    başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
    değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
    sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

    Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
    bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
    yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)
     
  12. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    MUTLULUK ÜSTÜNE

    Scilicit uftima semper

    Expectanda dies homini est, dicique beatus

    Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

    İnsanın son gününü beklemeli her zaman

    Mutlu dememeli ona ölmeden

    Cenazesi kaldırılmadan.

    Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

    Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
    Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
    ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
    ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
    kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
    insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
    değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
    duruma geçiverir.»

    Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
    konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
    Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
    Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
    Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
    Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
    Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
    yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
    Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
    sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
    yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
    dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
    geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
    kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
    bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
    geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
    yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
    için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
    yaşamışım! diye.

    Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
    olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
    bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
    derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
    mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
    kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
    komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
    mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
    öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
    sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
    Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
    zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
    olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

    Nam verae voces tum demum pectore ab imo

    Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

    İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

    Maske düşer, yüz kalır ortada.

    İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
    denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
    gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
    biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
    O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
    çıktığını... (Kitap 1, bölüm 19)
     
  13. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    AMERİKA'NIN BULUNUŞU

    Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
    olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
    bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
    dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
    Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
    buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
    onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
    gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
    bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
    de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
    korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
    bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
    dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
    gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
    iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
    kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
    alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
    bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
    şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
    arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
    gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
    sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
    heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
    yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
    kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
    iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
    bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
    üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
    çiğnettirmişlerdir.

    Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
    dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
    bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
    onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
    onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
    kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
    bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
    insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
    türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
    yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
    taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
    ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
    kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
    aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
    ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
    yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
    çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
    İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
    çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
    giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
    kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
    görme meraklarıyla faka basan insanlar... İki dünya arasındaki bu
    ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
    olmaktan çıkıyor.

    Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
    korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
    tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
    katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
    direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
    düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
    oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
    ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
    sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

    Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
    fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
    değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
    doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
    toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
    ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalma¤¤¤¤¤ Yunan ve
    Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
    oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
    hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
    toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
    evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
    kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
    ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
    görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
    kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
    işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
    bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
    ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
    dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
    İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
    Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
    böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
    acısı kıyımlara yol açmamıştır.

    Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
    güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
    gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
    insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
    en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
    temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
    yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
    davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
    kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
    bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
    girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
    Aldıkları karşılık şu olmuş:

    Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
    Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
    olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
    olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
    verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
    yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
    yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
    güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
    tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
    çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
    güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
    istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
    alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
    bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
    topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
    kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
    Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

    Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
    kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
    konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)
     
  14. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

    Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
    vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
    Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
    yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
    hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
    de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
    hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
    ona:

    Tantum cura potest et ars doloris

    Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

    Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

    Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

    Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
    cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
    kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
    gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
    süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
    artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
    tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
    varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
    arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
    Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
    hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

    Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
    bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
    kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
    bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
    uğ***arında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
    olarak dönmüş olsunlar!

    Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
    ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
    tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
    oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
    duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

    Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
    bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
    hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
    istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
    Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
    Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
    der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
    yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
    başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
    daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
    gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
    duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

    Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
    ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
    soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
    çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
    deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
    Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
    olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
    kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
    Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
    bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
    etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
    kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
    ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
    hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
    aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
    olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
    erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
    kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
    ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
    hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

    İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
    sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)
     
  15. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    VİCDAN ÜSTÜNE

    İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
    kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
    ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
    savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
    kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
    yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
    çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
    kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
    kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
    bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
    çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
    büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
    söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
    şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
    şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
    vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
    adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
    gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
    şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
    zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

    Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

    İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

    Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
    yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
    ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
    durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
    katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
    vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
    açıklatmıştır.

    Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
    suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
    onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
    kendisine işkenceler uydurur:

    Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

    Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

    Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
    iğnesi ve gücü elden gider.

    Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

    Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

    Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
    panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
    vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
    üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

    Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

    Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

    Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

    Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

    Suçlamışlar kendi kendilerini,

    Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

    Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
    kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
    oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
    Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
    buldurur onlara.

    Prima est haec ultio, quod se

    Judice nemo nocens absolvitur. (Juvenalis)

    İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

    Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

    Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
    bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
    geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
    için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

    Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
    spemque metumque suo. (Ovidius)

    Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

    Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

    Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

    Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
    kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
    onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
    ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

    Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
    karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
    gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
    için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
    yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
    ardından gelmiş.

    Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
    paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
    geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
    aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
    Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
    elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
    böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
    öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
    suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
    kendine yediremezdi.

    İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
    denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
    olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
    suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
    işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
    göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
    vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
    suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
    azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
    Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
    Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
    yapmaz insan?

    Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

    Acı masuma da yalan söyletir.

    Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
    ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
    olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
    vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
    dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
    Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
    bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
    de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
    Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
    işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
    koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
    adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
    sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
    Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
    beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
    Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
    uygulamış olmuyor musunuz?

    Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
    üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
    bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
    çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
    yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
    bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
    General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
    görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
    karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
    cezası. (Kitap 2, bölüm 5)
     
  16. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

    Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş ol***ar hiçbir
    kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
    istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
    yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
    olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
    kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
    özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
    Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

    In me omnis spes est mihi. (Terentius)

    Bütün umudum kendimde.

    Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
    içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
    bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
    en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
    Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
    öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
    yetinmesini bileyim.

    Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
    başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
    kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
    vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
    yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
    berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
    kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın...

    Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
    eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Tim***enk'in
    gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
    Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
    kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
    vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
    attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)
     
  17. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

    Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
    uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
    bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
    hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
    doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
    gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
    olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
    korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
    fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
    kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
    ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
    müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
    çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
    çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
    türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
    ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
    başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
    eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
    kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
    zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
    Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
    Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
    bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
    sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
    şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
    yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
    oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
    işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

    Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

    Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
    bizi.

    Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
    ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
    dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
    açtıkları savaşın nedeni buydu...

    Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
    kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
    yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
    mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
    çökertirler.

    Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
    ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
    büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
    Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
    ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
    gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
    içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
    köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
    ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
    duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
    hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
    verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
    gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
    yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
    yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
    korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
    savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

    Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

    Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

    Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

    O kanla beslenen zevk.

    Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
    Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
    bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
    birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
    yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
    kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
    korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
    göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
    canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
    beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
    bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
    biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
    üstlerine.

    İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
    suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
    yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
    şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
    binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
    uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
    23)
     
  18. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    KENDİMİZİ İNCELEME

    Her konudan çok kendimi incelerim. Benim ****fiziğim de budur,
    fiziğim de.

    Qua deus hanc mundi temperet arte domum

    Qua venit exoriens, qua deficit unde coactis

    Comibus in plenum menstrua luna redit;

    Unde salo superant venti, quid flamine captet

    Eurus, et it nubes unde perennis aqua.

    Sit ventura dies mundi quae subruat aries. (Propertius)

    Bu dünya evini nasıl yürütür tanrı;

    Ay nasıl yükselir, ufaldıkça ufalır;

    Her ay nasıl bütünlenir dolunay;

    Deniz üstünde niçin bu yeller, Eurus'un getirdiği;

    Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su,

    Günü gelip yıkılacaksa dünya.

    Quaerite quos agitat mundi labor. (Lucianus)

    Arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.

    Ben bu üniversite içinde kendimi bilgisizce ve kaygısızca dünyanın
    genel yasasına bırakıyorum. Bu yasayı içimde duydum mu yeterince
    biliyorum sayılır. Benim bilmem, yolunu değiştiremez onun; benim
    için değişeceği yok mu yasanın. Bunu ummak delilik, bundan derde
    düşmekse daha büyük bir deliliktir çünkü her yerde bir, herkes için
    orta malıdır bu yasa.

    Yöneticinin iyiliği ve gücü bizim yönetim işlerine karışmamızı
    gerektirmeyecek kadar büyüktür.

    Filozofça soruşturmalar, derin düşünmeler merakımızı beslemeye
    yarar yalnızca. Filozoflar zaten pek haklı olarak doğanın kurallarına
    uymayı salık verirler bize; ama bu kurallar pek o kadar yüksek bilgiler
    istemez. Filozoflar aslında uzaklaştırıyor bu kuralları ve doğanın
    yüzünü bize boya olarak gösteriyorlar; bu yüzden de o kadar bir örnek
    olan şeyin türlü çeşit bir sürü resimleri çıkıyor ortaya...

    Kendini en yalın sadelikle doğaya bırakmak en akıllıca bırakmaktır.
    İyi yapılı bir kafanın dinlenmesi için bilgisizlik ve ilgisizlik ne tatlı, ne
    yumuşak, hem de sağlık için ne yararlı bir yastık!

    Cicero'yu iyi anlamaktan çok kendimi iyi anlamak isterdim. Kendi
    üzerimde edindiğim görgü, iyi bir öğrenci olsam, beni adam etmeye
    yeter de artar bile. Geçirdiği aşırı bir öfkeyi, bu azgınlığın kendisine
    nelere götürdüğünü aklında tutan kişi, öfkenin çirkinliğini
    Aristoteles'te okuyacaklarından daha iyi görür ve daha haklı bir nefret
    duyardı ona karşı. Göze aldığı, savuşturduğu belaları, ne sudan
    nedenlerle bir durumdan ötekine geçiverdiğini aklında tutanlar,
    gelecek değişikliklere, durumlarını kavramaya hazırlıklı ol***ar.
    Caesar'ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha çok
    değildir. İmparatorların olsun, halkın olsun herkesin hayatında bütün
    insanlık durumları vardır. Dinlemesini bilelim yalnız: Ne eksiğimiz
    olduğunu kendi kendimize hep söylemekteyiz. Bir düşüncesinde kaç
    kez aldandığını unutmamış insan ne kadar budala olmalı ki kendi
    düşüncesinden kuşku duymasın.

    Herkesin kendi kendini tanıması öğüdü ne kadar önemli olmalı ki
    bilim ve ışık tanrısı Apollon, bize diyeceklerinin özeti olarak onu
    tapınağının alınlığına yazdırmış. Platon bilgeliğin, bu buyruğu yerine
    getirmekten başka bir şey olmadığını söyler. Sokrates de bunu
    Xenophanes diyaloğunda inceden inceye doğrular. Her bilimdeki
    zorlukları ve karanlık yanı o bilime girenler bilir yalnız. Çükü
    bilmediğini bilmek için bir hayli anlayış olmalı insanda: Bir kapının
    kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir. (Kitap 1, bölüm
    13)

    Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde
    bekleyelim. (Kitap 1, bölüm 20)
     
  19. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    RUH VE BEDEN HAZLARI

    Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
    yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
    adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
    işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
    çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
    Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
    bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
    kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
    katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
    eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
    ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

    Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
    bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
    alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
    geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
    Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
    tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
    gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
    kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
    doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
    ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

    Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
    boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
    kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
    Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
    olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
    asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
    akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
    kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
    kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
    kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
    kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
    insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
    tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
    olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
    daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
    bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
    hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
    kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını
    bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
    kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

    Cujus in indomito constantior inguine nervus

    Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

    Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

    Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

    Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

    Possint ut juvenes visere fervidi

    Multo non sine risu

    Dilapsam in cineres facem (Horatius)

    Görsün diye mi ateşli gençlik

    Kahkahalarla gülerek

    Bizim küllenen meşalemizi.

    Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
    yarışamayız onlarla.

    O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
    Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
    görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
    olta ısırmıyor!

    Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
    insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
    aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)
     
  20. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    DOĞAYA UYMA

    Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü
    gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından
    ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın
    Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş; böyle bir yaratılışa kim
    sinirlenmez? Ben öylelerini gördüm ki, elma kokusuna Azraili
    yeğlerler, fare dediniz mi ödleri kopar; kaymak gördüler mi mideleri
    bulanır. Germanicus horoz görmeye, horoz sesi işitmeye
    dayanamazmış. Bu gariplikler insanın içindeki gizli bir dertten
    doğabilir; ama, erkenden çaresine bakılırsa, bunların önüne geçilebilir
    sanırım. Ben, kendi hesabıma, bunlardan, gördüğüm eğitim yoluyla
    kurtuldum; ama bu iş pek kolay olmadı. Şimdi, biradan başka, her
    türlü yiyecek içeceğe iştahım açıktır. Vücut daha kıvrakken, bütün
    alışkanlıklara, gereklere göre eğilip bükülmektedir. Bir delikanlı,
    iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek koşuluyla, bırakın her
    ulustan, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta,
    gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi
    yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes'in,
    Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralın
    gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı
    ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının
    cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını
    isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı
    istemediği için yapmamalı.

    Multum interest utnım peccare aliquis nolit aut nesciat. (Seneka)

    Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.

    Fransa'da her türlü taşkınlıktan uzak kalmış bir baya, kibar bir
    mecliste: Kral'ın Almanya'daki işlerini görürken, kaç kez sarhoş
    olmak zorunda kaldınız? diye sordum; bunu iltifat olsun diye
    sormuştum, o da öyle aldı ve üç defa sarhoş olduğunu söyleyerek
    üçünün de hikâyesini anlattı. İçki içmemek yüzünden Alınanlar
    arasında çok sıkıntı çekmiş olanları bilirim. Alkibiades'in bulunmaz
    yaratılışına hayran olduğumu çok kez söylemişimdir. Alkibiades hiç
    sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar gün olur
    İranlılar'dan daha süslü, daha görkemli, gün olur
    Lakedemonyalılar'dan daha içine kapalı, daha tok gözlüdür Isparta'da
    her zevke perhiz, İonia'da her zevke düşkündür.

    Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. (Horatius)

    Aristippos'a her kılık, her baht yakışır. (Kitap 1, bölüm 26)