Merhamet Güneşi

Peygamber Efendimiz bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    “Diri diri toprağa gömülen kıza,
    hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!”
    (Tekvir, 8,9)


    Oğlunun söyledikleri karşısında hayali yıllar öncesine gitmişti. Henüz küçük bir çocuktu… Günlerden bir gün en güzel elbiselerini giymişler, iki kız kardeş, babalarının ellerinden tutmuş güle oynaya gidiyorlardı. Çocukluğun vermiş olduğu o sevimli hâlleriyle kızgın kumlarda ilerliyorlar, bir yandan da bu yolun ne zaman biteceğini merak ediyorlardı.

    Fakat babaları hiç konuşmuyor, dalgın ve düşünceli bir şekilde yürüyordu. Sanki onları hiç mi hiç duymuyordu. Sadece “Geldik!” dedi. “Geldik!” Ve oracığa çöküverdi. Derin düşüncelere dalmıştı. Yapmak zorunda hissediyordu kendini. Yapmalıydı. Her kes öyle yapıyordu…
    Göz göze gelmemeye çalışıyordu çocuklarla… Onları kucaklamak, bağrına basmak doya doya koklamak, sevmek istiyordu aslında. Ama başaramıyor, kendi çocuklarını sevmekten korkuyor, suçluluk duygusu onlara ulaşmasını engelliyordu. Sanki aralarında gizli bir engel vardı. Ama yapmalıydı. Biraz daha bekleyecek olursa yapamamaktan korkuyordu. Sonra ona ne derlerdi? Nasıl bakardı onca insanın yüzüne?..

    Sonunda kararını verdi. Aklı durmuş, vicdanı susmuş, ruhu taş kesilmişti sanki… Hızla kazmaya başladı kızgın kumları. Hırsını sanki kumlardan çıkarmaya çalışıyordu. Buz tutmuş kalbini bu kızgın kumlar bile eritememiş, ne yaptığını bilmeden kazıyor, kazıyordu. Bir an önce bitirmeli, bu acıdan kurtulmalıydı artık. Çocuklar bunu bir oyun zannediyor, sevinçle babalarına yardım ediyorlardı.

    Küçük Sümeyye daha öncede kumlarda oynamış, çukurlar açmıştı arkadaşlarıyla. Ama bu çukurlar onlara benzemiyor gözüne çok büyük görünüyordu. Acaba ne yapacaktı babası bunları? Tam sormaya hazırlanıyordu ki, gördükleri karşısında afallamış, şaşkına dönmüştü. Olamazdı böyle bir şey. Babası birdenbire ablasını çukura itelemiş, kumları hızla üzerine atıyordu!..

    Ablası çığlıklar atıyor, “Baba, babacığııım, ne olur beni bırakma babaaaa!” diye feryad ediyordu. Ama ne çare ki bu feryad babasını durdurmaya yetmedi. Sonunda bir külçe gibi bıraktı kendini kumlara, ne yaptığını hiç düşünmek istemiyordu bile. Ama göz göze geldiğinde hatırladı diğer kızını. Onu da gömmeliydi. Onun için getirmişti buraya. Ama bir türlü yapamıyor, elleri varmıyordu. Yaptığı işin ağırlığı altında ezilmiş, şaşkına dönmüş, aklı başından gitmişti.

    Yapamayacaktı!... Elinden tuttuğu gibi hızla adımlamaya başladı yolları. Eve dönüyordu. Büyük kızının çığlığı kulaklarında yankılanıyor, taşlaşmış kalbini parça parça ediyordu. Eve nasıl geldiklerini bilemediler. Saatlerdir ağlayan annesi, küçük Sümeyye’yi öpüyor, kokluyor, bağrına basıyordu. Ona yeniden kavuşmanın heyecanıyla kucaklıyor, sıkıyor, neredeyse boğuyordu onu.

    Küçük Sümeyye kurtulmuş ama yıllar boyunca nice Sümeyyeler cânice can vermişti kızgın kumlarda. Hem de kendi öz babaları eliyle. İnsanlar öyle körleşmiş, ruhlarını öyle koyu bir karanlık kaplamıştı ki, yaptıklarının yanlış olduğunu bile anlamıyorlar, güya onları öldürmekle namuslarını koruduklarını zannediyorlardı.

    İşte bu ruh hâli içerisinde dinliyordu oğlunu. Doğru söylüyordu. O Peygamber (asm) yasaklıyordu bu kötü âdeti, bu vahşeti. Evet kaldırıyordu karanlıkları… İnsanların ruhlarına bir nur, bir ışık olmuş, karanlıklar aydınlanmaya başlamıştı. Sümeyye Hanım oracıkta iman etmiş. Sanki yeniden kurtulmuş, yeni bir hayat kazanmıştı. Sadece bu yetmişti iman etmesine. Çünkü O zat (asm) öyle köklü bir değişim yapıyordu ki, hem çocukları, hem yüreği yaralı anaları, hem de ruhları karanlığa esir olmuş babaları kurtarıyor, insanlığa huzur ve muhabbet veriyordu.

    Elbette hak olmalıydı. Elbette haktı bu Peygamber (asm). Uzun zamandır yerleşmiş bu âdeti, bu vahşi kavimden, bu inatçı insanlardan kaldırmış, bir ur, bir hastalık haline gelmiş bu âdetin kökünü kazımış, yerine muhabbet ve şefkat düsturlarını yerleştirmişti.

    O taş kalpli insanlardan birer şefkat ve adâlet timsalleri yetiştirmiş, sadece kendi asrına değil bütün insanlığa, bütün asırlara eşi benzeri bulunmaz bir nur bırakmıştı. Allah (cc) asrımızın karanlığını da o nur ile aydınlatıp, bizi de şefaatine mazhar eylesin. Âmîn.