Mehmet Akif Ersoy Kimdir

Türkiyemiz bölümünde yer alan bu konu mahir tarafından paylaşıldı.

  1. mahir

    mahir Harbi Aktif Üye

    Mehmet Akif Ersoy, 1873’de İstanbul’da doğup, 27 Aralık 1936’da yine İstanbul’da vefat eden İstiklal Şairi olarak tanımlanan milli şairimizdir. Bu yazımızda Mehmet Âkif Ersoy’un hayatı ve biyografisi hakkında bilgi vereceğiz.

    Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı

    Fatih ilçesinin Sarıgüzel semtinde 1873’ün Aralık ayında dünyaya gelen Mehmet Âkif’in nüfus kaydı ileri ki yıllarda babasının imamlık yaptığı ve çocukluk yıllarının geçtiği Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine yazdırılmıştır. Bu nedenle resmiyette doğum yeri Bayramiç olarak geçer. Babası Kosova’nın İpek şehrinde dünyaya gelen ve daha sonra İstanbul’a yerleşen Fatih Camii’nde müderris olan Mehmet Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buhara’dan Anadolu’ya göç etmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım’dır. Babası Mehmet Tahir Efendi ona Mehmet Ragif ismini vermiştir. Bu ismin ebced değeri doğduğu hicri 1290 senesine tekabül ettiği için babası bu ismi koymuştur. Babası ona sürekli Ragif ismiyle hitap etse de bu isim o yıllarda pek yaygın kullanılmadığı için annesi ve arkadaşları ona Âkif diye hitap ettiler ve kendisi de bu ismi ileri ki yıllarda benimsemiştir.

    Eğitim Hayatı

    mehmet-akif-ersoy.jpg
    İlköğretimini doğduğu semtte bulunan Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladı. O dönem çocukları erken mektebe yollamalarından ötürü okula 4,5 yaşında başlamıştır. İki sene okuduktan sonra mektebin iptidai yani ilkokul bölümünde okumaya başladı. Bir yandan da müderris olan babasından Arapça öğrenmeye başladı. 1882 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi’nde ortaöğretimine başladı. Rüştiye’de okuduğu yıllarda Fatih Camii’ne gidip Farsça dersleri almaya başladı. Dil derslerine ayrı bir ilgisi bulunan Mehmet Âkif Fransızcada öğrendi. Bu ilgisi ona hep başarı getirdi ve Rüştiye yıllarında Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca derslerinde sınıfın gözdesi ve birincisiydi. Onu o yıllar en çok etkileyen kişi okulun “hürriyetperver” lakaplı dönemin aydınlarından Türkçe hocası Hersekli Hoca Kadri Efendi idi.

    Annesi Rüştiye okulundan mezun olduktan sonra medrese eğitimi almasını çok istiyordu, ancak babasının tavsiye ve yönlendirmesinde dönemin gözde okullarından olan Mülkiye İdadisi’ne 1885 yılında kaydoldu. 1888 yılında okulun yüksek kısmını okumakta iken babası vefat etti. Ertesi yıl Fatih’te çıkan büyük yangın neticesinde evlerinin yanması ise onu ve ailesini yoksulluğa düşürdü. Evlerinin yanmasının ardından babasının öğrencisi Mustafa Sıktı Bey’in desteği ile yanan evin olduğu arsaya yeni bir ev yaptı ve bu evde yaşamaya başladı. Maddi zorluklar yaşadığı o dönem artık bir meslek sahibi olmayı gerektiriyordu ve Mehmet Âkif Mülkiye’yi bırakarak, o sıralar yeni açılan ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi’ne yazıldı.

    Dört yıl eğitim veren bu okulda bakteriyoloji hocası olan Rıfat Hüsamettin Paşa’nın etkisiyle pozitif bilimlere yönelmeye başladı ve faydalı ilme olan sempatisi burada başladı. Bunun yanı sıra spora da ilgi duyan Âkif, mahalleden ahbabı ola Kıyıcı Osman Pehlivan’dan güreş talimleri aldı. Güreşle birlikte; koşma, gülle, uzun yürüyüş ve gülle atma müsabakalarına katıldı. Şiire olan ilgisi ise bu okulun son iki senesinde kendini iyice hissettirir oldu. 1893 yılına geldiğinde Baytarlık Mektebi’ni birincilikle bitirdi.

    Mezun olduktan sonra bir yandan Fransızcasını geliştiren Âkif bir yandan da Kur’an-ı Kerim eğitimini alarak altı ay içinde Kur’an’ı hıfz etti ve hafız oldu. 1893 ve 1894 yılında Hazine-i Fünun mecmuasında yazdığı iki gazel yayınlandı. 1895’te yazdığı “Kur’an’a Hitab” isimli şiiri Mektep Mecmuasında yayınlandı.

    Memuriyet Yılları

    Mezuniyetten kısa bir süre sonra o günkü adı Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti olan Ziraat Bakanlığı’nda memur olarak göreve başladı. 1893’de memuriyete başlayan Mehmet Âkif 1913 senesine kadar bu görevine devam etti. İlk vazifesi veteriner müfettiş yardımcılığı göreviydi. Her ne kadar görev yeri İstanbul olarak gözükse de müfettişlik vazifesinin gereği ilk dört yıl Rumeli, Arnavutluk, Anadolu ve hatta Arabistan’da bulundu. Bu vesile ile çok insan tanıdı ve milletle hep iç içeydi. Milleti yakından tanıma fırsatı elde etmiş ve birçok sima görmüştü. Arnavutluk’a görev için gittiğinde babasının doğum yeri olan İpek kasabasına da yolu düştü. Burada amcaları ile tanışma imkânı buldu. Tophane-i Âmire veznedârı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la 1898 yılında evlendi. Çiftin bu evliliğinden; Cemile, Feride, Suadi, İbrahim Naim, Emin, Tahir isimli altı çocuğu dünyaya gelmiştir.

    Edebiyata ve şiire olan yoğun ilgisini şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak hep canlı tuttu. Dönemin en meşhur mecmuası Servet-i Fünun’da şiirleri ve yazıları yayımlandı. 1906’da İstanbul’da ikamet ettiği sıralarda bakanlıktaki görevine devam ederken bir taraftan da Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’nde kompozisyon yani kitabet-i resmiye dersleri verdi. Ertesi yıl da Çiftçilik Makinist Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yaptı.

    II. Meşrutiyet Yılları

    Mehmet Âkif, Umur-ı Baytariye Dairesi’nde müdür muavini görebini yaparken İkinci Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyet’in ilan edilmesinin hemen on gün sonrasında rasahane müdürü olan ahbabı Fatih Hoca ve onu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye yaptırdı. Cemiyete girmek isteyen herkes “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd-ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim” şeklinde bir yemin ediyorlardı. Ancak her zaman aklıyla hareket eden ve karakterine bağımsızlık işlemiş Mehmet Âkif, “kayıtsız şartsız” ifadesinden rahatsız oldu ve bu tabirin yerine “sadece iyi ve doğru olanlarına” diye değiştirerek bu yemini etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Şehzadebaşı İlmiye Mafelinde Arap Edebiyatı dersleri verdi. Bir yandan Umur-i Baytariye Dairesi’nde müdür muavinliği yaparken, 1908’de Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat-ı Osmaniye dersleri vermeye başladı.

    İkinci Meşrutiyet Mehmet Âkif’in edebiyat hayatında kırılma noktası olmuştur. Meşrutiyetin getirdiği yayın dünyasındaki gelişmeler Âkif’i de etkilemiş ve daha önceki yıllarda tek tük yayınladığı eserlerini daha fazla neşretme imkânı yakalamıştır. Yakın arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin ile birlikte ilk sayısını 27 Ağustos 1908’de çıkardığı “Sırat-ı Müstakim” dergisinde başyazarlık yapmıştır. Safahat kitabının ikinci şiiri olan Fatih Camii şiiri bu derginin ilk sayısında yayınlanmıştır. 1912’de Ebül’ula Mardin’in dergiden ayrılmasından sonra, dergi “Sebil’ür-Reşad“ ismiyle devam etmiştir. Mehmet Âkif’in Safahat adlı eserinde yer alan şiirlerin hemen hemen büyük bir kısmı bu iki dergide yayımlanan şiirlerden oluşmaktadır. Mısırlı mütefekkir Muhammed Abduh’un İslam Birliği idealini benimseyen Mehmet Âkif, dergide yazdığı yazılarda ve de İstanbul’da vaaz verdiği camilerde hep İslam Birliği görüşünü yaymak için uğraştı.

    1910 yılında vuku bulan Arnavut ayaklanmaları ve Arnavut İsyanı onu derinden üzmüş ve arkasından gelecek menfi milliyetçilik akımını ta o zamanlar sezmişti. Balkanlar fokur fokur kaynarken, artan ırkçılık ve düşmanlık duygularını dindirmek adına hep bir şeyler yapma arzusunda oldu. Ancak Balkan Harbi’nin patlat vermesiyle büyük bir hüsran yaşadı.

    Vatanın bütünlüğü ve millet şuuru artık tehlikedeydi ve 1913’de edebiyat yoluyla halkı aydınlatma hedefiyle Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin neşriyat şubesinde Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamid ve Süleyman Nazif gibi üstatlarla birlikte çalıştı. 2 Şubat 1913’de Bayezid Camii’nin kürsüsünden, 7 Şubat 1913’te ise Fatih Camii’nin kürsüsünden halka çağrıda bulundu ve herkesi vatanı müdafaaya davet etti. 1914’ün başlarında iki aylık bir seyahat için Mısır ve Medine’yi ziyaret etti. Mısır seyahati hatıralarını anlattığı El Uksur şiirini de bu seyahatte kaleme aldı.

    Teşkilat-ı Mahsusa Yılları

    Balkan Harbi’nden sonra 1913’de önce Umur-i Baytariye’deki görevinden, ardından 1914’de İttihat ve Terakki hükümetinin ondan rahatsız olması ve sürekli ikazlar gelmesi neticesinde Darülfünundaki müderrislik görevinden ayrılmıştır. Sadece Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’ndeki vazifesine devam etti. İslam Birliği kurma gayesi her daim canlı olan Mehmet Âkif, Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen teklifi hiç düşünmeden kabul etti. Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte görev için Berlin’e gitti. İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşırken müttefikimiz Almanya’ya esir düşmüş ve farkında olmadan Osmanlı’ya karşı savaşan Müslüman esirleri halifeye, hilafete ve Müslümanlara karşı savaştıkları gerçeğini anlatmış ve onları aydınlatmak için esir kamplarında vaazlar vermiştir. Aynı şekilde Fransızlar tarafından müstemleke ülkelerden toplanmış Müslüman askerleri uyandırmak ve bilinçlendirmek için Arapça bildiriler yazmıştır. Bu bildiriler cephelerin üstünde uçan uçaklardan atılmıştır. Almanya izlenim ve hatıraları onun zihin ve fikri yapısının olgunlaşmasında büyük rol oynamıştır. Osmanlı milletinin de tıpkı Almanlar gibi müspet ilime yönelmesini hep gaye edinmiştir. Burada geçirdiği günlerdeki hatıralarını İstanbul’a döndüğünde Sebil’ür-Reşad’da yayınladı.

    İngilizler Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtma faaliyetleri yürütüyor ve halkı Osmanlı’ya karşı kışkırtmak için kara propaganda yapıyorlardı. Tüm ajanları ile Arabistan’ı Osmanlı’dan parçalamaya uğraşan İngilizleri durdurmak adına Teşkilat-ı Mahsusa 1916 başlarında Mehmet Âkif’i Arabistan’da karşı propaganda yapmak üzere görevlendirdi ve Arabistan’a yolladı. Bu sırada Çanakkale Savaşı devam ediyordu, Âkif Bey Almanya’dayken heyecanla savaşı takip etmişti. On dört ay devam eden savaş zaferle sonuçlandığında Kuşçubaşı Eşref Bey ile birlikte El Muazzam tren istasyonunda idi. Haberi telgrafla aldıklarında hıçkırarak Eşref Bey’e sarıldı ve geceyi istasyonun hurmalığında geçirip sabaha “Şu Boğaz Harbi nedir?” diye başlayan Çanakkale Şehitlerine şiiriyle başladı. Yine bu görevi sırasında yazdığı en güzel şiirlerden biri de Sudanlı bir gencin ağzından peygamber efendimize yazdığı “Ya Nebi…” diye başlayan Necid Çölleri’nden Medine’ye isimli harika şiirdi.

    Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti Yılları

    1918 yılında Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti üzerine Lübnan’a gitti. Burada Şeyhülislamlığa bağlı olan Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti’ne başkâtip olarak atandı. Bu cemiyeti Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri ve Bediüzzaman Said Nursi kurmuştur. Cemiyetin gayesi Osmanlı ve diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek ve İslam aleyhine gelişebilecek tehditlere yanıt vermekti. Mehmet Âkif bu cemiyetin faaliyetlerini yürütürken bir yandan da Said Halim Paşa’nın “İslamlaşmak” isimli eserini Fransızcadan Türkçe’ye tercüme etti.

    O dönem Anadolu düşman işgalindeydi ve Türk milleti Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak Anadolu’nun dört bir köşesinde düşmana direniyordu. Mehmet Âkif’te direniş hareketine destek vermek için 6 Şubat 1920’de arkadaşı Hasan Basri Çantay’ın memleketi olan Balıkesir’e gitti ve herkesin üzerinde derin tesirler bırakan heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi üzerine diğer Anadolu şehirlerinde de bu tür hutbeler verdi, ateşli konuşmalar yaptı. İstanbul’a döndüğünde Sebil-ür Reşad dergisinin idarahanesini gizli bir haberleşme üssü haline getirdi. Burada Milli Mücadele için Anadolu’ya gidenlerin aileleriyle iletişim kurmasını sağlıyordu. Milli Mücadele’yi destelemek için 1920’de Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti’ndeki görevinden azlini istemiştir.

    Milli Mücadele Yılları

    İşgal altındaki İstanbul’da hareket alanı kısıtlanan Mehmet Âkif, oğlu Emin’i de yanına alarak Anadolu’ya geçti. Mustafa Kemal Paşa Sebil’ür-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için onu Ankara’ya davet etmiştir. Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü 24 Nisan 1920’de Ankara’ya geldi. Milli Mücadele’ye hatip, şair, seyyah, gazeteci ve siyasetçi olarak omuz verdi. Ankara’ya yerleştikten kısa bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı.

    Daha Ankara’ya ilk geldiği yıllar Mustafa Kemal Paşa Konya vali vekiline bir telgraf göndermiş ve Âkif’in Burdur milletvekilli seçilmesini sağlamasını istemişti. Haziran ayında Burdur’dan Temmuz ayında ise Biga’dan mebus seçilmiştir. Mehmet Âkif Burdur mebusluğunu tercih etmiştir. Büyük Millet Meclisi’nin ilk döneminde 1920-1923 yılları arasında vekillik yapmıştır. Büyük Millet Meclisi kayıtlarında ismi “Burdur Milletvekili ve İslam Şairi” olarak geçmektedir.

    Ankara’ya gider gitmez ona tevdi edilen ilk görev Konya’da vuku bulan ayaklanmayı önlemek ve ayaklanan halka öğüt vermekti. Derhal Konya’ya geçti ancak büyük gayretine rağmen bu çabasından net bir sonuç elde edemedi. Daha sonra buradan Kastamonu’ya geçti. Burada halkı düşmana karşı direnmeye davet etti ve Nasrullah Camii’nde ateşli bir vaaz verdi. Bu vaazın metni neşredildi ve Diyarbakır olmak üzere tüm vilayetlerde okutuldu ve cephelere dağıtıldı.

    Âkif Ankara’ya geçerken Sebil’ür-Reşad’ı birlikte çıkardığı yakın arkadaşı Eşref Edip’e peşinden gelmesini söylemişti. Bunun üzerine Eşref Edip derginin klişesini yanına alıp İstanbul’dan ayrıldı. Derginin 463. Sayısını 6 Mayıs 1921’de yayınlamışlardı. Eşref Edip’le Kastamonu’da buluştular ve derginin 464, 465 ve 466. Sayılarını burada neşrettiler. Özellikle 464. sayı büyük teveccüh gördü ve birkaç defa tekrar basıldı ve Anadolu’ya sevk edilip halka ve askerlere dağıtıldı. Dergi 467. Sayıdan itibaren Ankara’da yayımlanmaya devam etti. Derginin tesiri halk üzerinde o kadar etkiliydi ki, Rusya topraklarındaki Türklerin de bu yoğun duygularla hareket edip ayaklanmasından korkup gazetenin Rusya’ya girişini yasaklamıştı.

    1921 yılında Ankara’daki Taceddin Dergahı’na yerleşen Mehmet Âkif bir yandan da Burdur mebusluğu görevini sürdürüyordu. Yunanlıların Anadolu üzerindeki ilerleyişi devam ediyordu ve Ankara’nın da işgal riski göz önünde bulundurularak, meclisin Kayseri’ye taşınması planlanıyordu. Ancak bunun ağır tahribatlara ve dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Âkif, Sakarya’da yeni bir savunma hattının kurulup Ankara’da kalınmasını önerdi ve bu teklifi mecliste tartışılıp kabul edildi.

    İstiklal Marşı’nın Yazılışı

    Tüm bunlar yaşanırken Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in yoğun ricası üzerine milli marş yarışmasına katılmaya karar verdi. Ancak yarışmanın galibine verilecek olan 500 liralık ödül onu rahatsız ettiği için yarışmaya katılmayı reddetti. Yarışmaya birçok şair katılmış ancak hiç biri milli marş olacak düzeyde değildi. Ancak neredeyse bütün milletvekilleri en güzel şiiri Mehmet Âkif’in yazacağı konusunda hem fikirdi. Bunun üzerine Hasan Basri Çantay tarından ikna edilen Mehmet Âkif yarışmaya katılmayı kabul etti. “Kahraman Ordumuza” diye başlayan ve orduya ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı Taceddin Dergahı’nın duvarlarına yazdı. Bu şiir ilk kez 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hakimiyet-i Milliye’de yayımlandı. 12 Mart 1921 Cumartesi günü Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste ayakta ağlayarak okumasının ardından üç defa tekrar okutulmuş ve yoğun bir duygu seliyle alkışlarla 17:25’de resmen milli marşımız olarak kabul edilmiştir. Mehmet Âkif hediye edilen 500 lirayı Hilal-ı Ahmer’e yani Kızılay’a bağılşamış, Hilal-i Ahmer bünyesinde faaliyet gösteren kadın ve çocuklara iş öğretip cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışlamıştır.

    Mısır Yılları ve Kur’an Meali Çalışması

    İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Âkif, 1923 yılında İstanbul’a döndüm. Bu arada Abbas Halim Paşa onu Mısır’a davet etmişti, daveti kabul etti. Mısır’a gitmeden önce Diyanet Riyaseti ile Kuran’ı Türkçeye tercüme etmek için bir anlaşma imzaladı. Bu görevi ilk başlarda kabul etmek istemiyordu, milli mücadele yıllarının destanını yazmayı tahayyül ediyordu, ancak genel kanı bu tercümeyi yapmaya haiz tek kişi o olduğuydu ve yoğun ısrarların gelmesiyle bu görevi kabul etti. Görevi kabul ettikten sonra kışı geçirmek için Mısır’a geçti. Cumhuriyet kurulduktan sonra artık istenmeyen adamlar arasındaydı. Dindar hüviyeti ve İslam Birliği gayesi cumhuriyet hükümetini rahatsız ediyordu. Bir süre kışları Mısır’da geçirip, yazları İstanbul’a geliyordu. 1925’de baskılara dayanamadı ve dönmemek üzere İstanbul’u eşi ve iki oğluyla terk edip temelli olarak Mısır’a yerleşti. Bu kesin gidişin sebebini de yakın dostlarından olan Şefik Kolaylı’ya şöyle izah ediyordu: “Arkamda hafiye gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum.” Sözleri Mehmet Âkif’in bu gidişinin adı konmamış bir sürgün olduğu da gösteriyordu. Mehmet Âkif’in hak ettiği emekli maaşı bile kendisine verilmiyordu. Cumhuriyet hükümeti Sebil’ür-Reşad mecmuasını kapatmıştı ve artık Türkiye’de iş bulmasının imkânı bile yoktu. Ailesiyle birlikte Kahire yakınlarındaki Hilvan kasabasına yerleşti. Yakın arkadaşı ve mecmuayı birlikte bastıkları Eşref Edip Fergan bu gidişi şöyle: “Bence Âkif’in yaptığı en doğru davranış Mısır’a yerleşmektir. Zira Âkif gitmeseydi, buradaki durumu çoğu zaman İstiklal Mahkemelerinde yargılanan âlimlerin durumuna benzeyecekti.” diye özetler. Kuran-ı Kerim’in tercüme çalışmalarını burada münzevi hayatı yaşayarak sürdürdü ancak 6-7 yıl sonra yaptığı bu çalışmadan hoşnut olmadı ve bunun verdiği ağır sorumluğu üzerinden atmak istedi ve 1932 yılında imzaladığı sözleşmeyi feshetti. Diyanet İşleri Başkanlığı’da bu görevi Elmalılı Hamdi Efendi’ye tevdi etti. Mehmet Âkif kendi hazırladığı tercümeyi dostu Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim etti ve ölürde gelmezse yakmasını tembihledi. Mehmet Âkif Mısır 1925’den 1936 yılına kadar Mısır’da ikamet etti. Bu süre zarfında Kahire’deki Câmiatü’l Mısriyye isimli üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri vererek geçimini sağlamıştır. Oğulları Emin ve Tahir eğitimlerini Mısır’daki okullarda tamamladılar.

    Türkiye’ye Dönüşü ve Vefatı

    Sağlığı bozulunca hava değişikliği iyi gelir fikriyle Lübnan’a, ardından Antakya’ya seyahat etti ancak Mısır’a daha kötü bir vaziyette döndü. 14 Haziran 1936’da yıllar önce ayrıldığı memleketi İstanbul’a tedavi için döndü. Gemisi Galata rıhtımına yanaştığında onu Mithat Cemal Kuntay ve birkaç dostu karşıladı. Çok zayıfladığı için dostları onu yanındaki hanımından tanıdılar. Bir süre Abbas Halim Paşa’nın kızının evinde misafir kalır daha sonra 20 gün Şişli Sağlık Yurdu’nda tedavi görür. Burada kendsine Siroz teşhisi konur. Ardından kendisine Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nın ikici katında bir daire tahsis edildi. Temmuz ayının tamamını burada geçirdikten sonra Abbas Halim Paşa’nın Alemdağı’ndaki çiftliğinde Ağustos ve Eylül aylarını geçirir. 15 günde bir karnında sirozdan neşet olan su birikintilerini aldırmak için sağlık yurduna gider ve günden güne daha da zayıf düşer. Havaların soğumasının ardından Ekim’de tekrar Mısır Apartmanı’na yerleşir. Artık vaktin geldiğini anlayan Âkif dostlarına “Çok seviniyorum, çünkü peygamberimin yaşında öleceğim” der ve 27 Aralık Pazar günü saat 19:45’te hayata gözlerini yumar.

    Cenazesi 28 Aralık Pazartesi günü Beyoğlu Hastanesi’nde yıkandıktan sonra öğle namazı vaktine yakın Bayezid Camii’ne getirilir. Kimsesiz bir fukara cenazesi gibidir ve tabutun başında birkaç kişinin dışında kimse bulunmamaktadır. Bu duruma daha fazla kayıtsız kalamayan Emin Efendi Lokantası’nın sahibi Mahir Usta, eline aldığı bir Türk bayrağını tabutun üzerine örter. Daha sonra avludaki üniversite öğrencileri musallada yatan cenazenin Mehmet Âkif’e ait olduğunu öğrenmesiyle, avluda bir koşuşturma başlar. Civar camilerin birinden Kâbe örtüsünden bir parça getirilir ve bu da tabuta sarılır. Ardından İstanbul Üniversitesi’nde okuyan talebeler okulun sancağını indirip Mehmet Âkif’in tabutunun üzerine örter. Haber kısa sürede civardaki birçok öğrencinin kulağına gider ve cenaze namazının ardından büyük bir kalabalıkla Mehmet Âkif’in naaşı gençlerin omuzlarında Edirnekapı Şehitliği’ne götürülür. Cenazeye devlet erkânından kimse katılmaz. Gençler Mehmet Âkif’in naaşını mezara yerleştirir ve yanına da İstiklal Marşı’nı koyup mezarı örterler. Ardından tüm gençler hep bir ağızdan mezarın başında İstiklal Marşı’nı okur. Bir yıl sonra ise aynı gençlik kendi harçlıklarından para toplayıp şairin mezarını yaptırmışlardır.

    Mehmet Âkif’in Edebî Şahsiyeti

    Şiir yazmaya Baytar Mektebi’nde öğrenci olduğu yıllarda başlayan Mehmet Âkif’in ilk yayımlanan şiiri Kur’an’a Hitap ismiyle yayınlanan şiiridir. 1908 tarihinden itibaren aruz veznini kullanarak manzum hikayeler yazan Mehmet Âkif, bu hikayelerinde halkın sıkıntı ve dertlerinden bahsetmektedir. Balkan Harbi’nden sonra ise destansı şiirler kaleme almaya başlamıştır. İlk büyük destanı da hepimizin okurken tüylerimizin diken diken olduğu “Çanakkale Şehitleri’ne” isimli şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa’nın işgali üzerine kaleme aldığı “Bülbül” şiiridir. Üçüncü ve en büyük destansı şiiri ise “Kahraman Ordumuza” diye başladığı İstiklal Marşı’dır.

    Mehmet Âkif “Sanat sanat içindir” tezine şiddetle karşı çıkar. Daha çok dinî tarafı ağırlıklı bir edebiyat tarzını benimseyen Mehmet Âkif, edebiyat dili olarak Millî Edebiyat akımına karşı çıkış ve edebiyatta batılılaşma hususunda Tevfik Fikret ile çatışma halinde olmuştur.

    Mehmet Âkif Ersoy’un Eserleri

    Safahat adı altında toplanan şiirleri toplam 7 kitaptan oluşmaktadır. İstiklal Marşı’nı Safahat’a koymayan Mehmet Âkif Ersoy bu durumu: “Çünkü ben onu milletimin kalbine gömdüm.” diyerek izah etmiştir. En büyük eseri olan İstiklal Marşı içinse: “Allah bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın.” demiştir.

    1. Kitap: Safahat (1911) - 44 manzume içerir. Siyasal olaylar, mistik duygular, dünyevi görevlerden bahsedilir.

    2. Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912) - Süleymaniye Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'in konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder.

    3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913) - Topluma İslami mesajı yaymaya çalışan on manzumedir. Ateizme, ırkçılığa, umutsuzluğa çatılmaktadır.

    4. Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914) - Fatih Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, vaizin uzun konuşması ile devam eder. Tembellik, irtica (gericilik), batı taklitçiliği eleştirilir.

    5. Kitap: Hatıralar (1917) - Âkif'in gezdiği yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarışını içerir.

    6. Kitap: Asım (1924) - Hocazade ile Köse İmam arasındaki konuşmalar şeklinde tasarlanmış tek parça eserdir. Eğitim-öğretim, ırkçılık, savaş vurgunculuğu, batıcılık, gibi pek çok konudan bahseder.

    7. Kitap: Gölgesada (1933) - 1918-1933 arasında yazılmış 41 adet manzumeyi içerir. Her biri, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Üç tanesi ayet yorumu şeklindedir.

    8. Kitap: Safahat (Toplu Basım) (ilki 1943) - 6 Safahatı'ı bir araya getirir. 1943'teki toplu basımının sonuna Âkif'in hayattayken basılmamış şiirlerini içeren Damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından bir araya getirilmiş 16 manzumeden ibaret Son Safahat başlıklı bölüm eklenmiştir.
     
  2. screamlast

    screamlast Yeni Üye

    Ömrünü İslam'a ve millete hizmet ederek geçirmiştir.
     
Facebook'tayız

Sitemizi Facebook üzerinden takip edebilir, son paylaşımlardan haberdar olabilir, etkinliklerimize katılarak süpriz hediyelere sahip olabilirsiniz.