Kısa Hikayeler

İslamiyet bölümünde yer alan bu konu devrimcal tarafından paylaşıldı.

  1. devrimcal

    devrimcal Yeni Üye

    4 MAHALLELİ KASABA
    Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama'lar yaşıyormuş. Evetama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.
    İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
    Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!
    Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
    Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
    Evetama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
    İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.



    [FONT=&quot]5 ÖNEMLİ DERS[/FONT]
    [FONT=&quot]Birinci ve de en önemli ders.[/FONT]
    [FONT=&quot]Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun[/FONT]​
    [FONT=&quot]en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan[/FONT]​
    [FONT=&quot]geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu[/FONT]​
    [FONT=&quot]temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.." Bu herhalde bir çeşit[/FONT]​
    [FONT=&quot]şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum.[/FONT]​
    [FONT=&quot]Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama[/FONT]​
    [FONT=&quot]adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı[/FONT]​
    [FONT=&quot]teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test[/FONT]​
    [FONT=&quot]sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu." Tabii dahil" dedi,[/FONT]​
    [FONT=&quot]hocamız.." İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi[/FONT]​
    [FONT=&quot]birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi[/FONT]​
    [FONT=&quot]hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba'[/FONT]​
    [FONT=&quot]demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O[/FONT]​
    [FONT=&quot]hademenin adını da.. Dorothy idi.[/FONT]​
    [FONT=&quot]İkinci önemli ders.. Yağmurda otostop!.[FONT=&quot].[/FONT][/FONT]
    [FONT=&quot]Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran[/FONT]​
    [FONT=&quot]bir zenci kadın gördüm. ardaktan boşanırcasına yağan yağmura[/FONT]​
    [FONT=&quot]rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye[/FONT]​
    [FONT=&quot]çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı[/FONT]​
    [FONT=&quot]yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma[/FONT]​
    [FONT=&quot]kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm.[/FONT]​
    [FONT=&quot]Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi;[/FONT]​
    [FONT=&quot]Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon[/FONT]​
    [FONT=&quot]indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Geçen gece[/FONT]​
    [FONT=&quot]otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece[/FONT]​
    [FONT=&quot]elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi[/FONT]​
    [FONT=&quot]yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan[/FONT]​
    [FONT=&quot]kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra[/FONT]​
    [FONT=&quot]son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve başkalarına[/FONT]​
    [FONT=&quot]karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi[/FONT]​
    [FONT=&quot]dileklerimle, Bayan Nat King Cole."[/FONT]​
    [FONT=&quot]Üçüncü önemli ders.. Size hizmet edenleri hep hatırlayın..[/FONT]
    [FONT=&quot]Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk[/FONT]​
    [FONT=&quot]pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çikolatalı[/FONT]​
    [FONT=&quot]pasta kaç para?" "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları[/FONT]​
    [FONT=&quot]saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi[/FONT]​
    [FONT=&quot]garson kız sabırsızlıkla.. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız[/FONT]​
    [FONT=&quot]hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit[/FONT]​
    [FONT=&quot]geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma[/FONT]​
    [FONT=&quot]alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın[/FONT]​
    [FONT=&quot]kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi.[/FONT]​
    [FONT=&quot]Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde,[/FONT]​
    [FONT=&quot]gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Bos[/FONT]​
    [FONT=&quot]dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu..[/FONT]​
    [FONT=&quot]Dördüncü önemli ders.. Yolumuzdaki engeller..[/FONT]
    [FONT=&quot]Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir[/FONT]​
    [FONT=&quot]kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler[/FONT]​
    [FONT=&quot]olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,[/FONT]​
    [FONT=&quot]saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi[/FONT]​
    [FONT=&quot]kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek[/FONT]​
    [FONT=&quot]sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz[/FONT]​
    [FONT=&quot]tutamıyordu. Sonunda bir koylu çıkageldi. Saraya meyve ve sebze[/FONT]​
    [FONT=&quot]getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya[/FONT]​
    [FONT=&quot]sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı[/FONT]​
    [FONT=&quot]ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına[/FONT]​
    [FONT=&quot]almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.[/FONT]​
    [FONT=&quot]Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu[/FONT]​
    [FONT=&quot]altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Koylu,[/FONT]​
    [FONT=&quot]buğun dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her[/FONT]​
    [FONT=&quot]engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.."[/FONT]​
    [FONT=&quot]Beşinci önemli ders.. Önemli olan vermektir..[/FONT]
    [FONT=&quot]Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek[/FONT]​
    [FONT=&quot]yasam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük[/FONT]​
    [FONT=&quot]oğlan ayni hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o[/FONT]​
    [FONT=&quot]hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu[/FONT]​
    [FONT=&quot]beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini[/FONT]​
    [FONT=&quot]sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve[/FONT]​
    [FONT=&quot]"Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerlerken,[/FONT]​
    [FONT=&quot]ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın[/FONT]​
    [FONT=&quot]yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü[/FONT]​
    [FONT=&quot]de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle[/FONT]​
    [FONT=&quot]doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük doktoru yanlış anlamış,[/FONT]​
    [FONT=&quot]ablasına vücudundaki bütün kani verip, öleceğini sanmıştı.[/FONT]


    [FONT=&quot]700 YILLIK ALTIN ÖĞÜT[/FONT][FONT=&quot]

    Aşağıda Osman Bey'e ünlü İslam Alimi, Şeyh Edeb-Ali'nin verdiği öğütleri
    anlatan bir yazı. Çok hoşuma gitti. Neredeyse 700 yıl önce
    söylenmiş ama hiç mi hiç eskimemiş. Tüm zamanlar için geçerli.

    "Oğul insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.
    Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın,
    ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen sabah
    rüzgarında savrulur gidersin...
    Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve
    iradene sahip olasın. Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük
    değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler,
    görülmeyenler ancak senin fazilet erdemlerinle gün ışığına
    çıkacaktır. Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir.
    Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere
    dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma. Gördün söyleme,
    bildin bilme.

    Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.

    Üç kişiye acı:
    * Cahiller arasındaki alime,
    * Zenginken fakir düşene,
    * Hatırlı iken itibarını kaybedene.

    Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
    Haklı olduğunda mücadeleden korkma.

    "Bilesin ki atın iyisine DORU,"
    "Yiğidin iyisine DELİ derler."
    [/FONT]




    [FONT=&quot]AFFIN ERDEMİ[/FONT]

    [FONT=&quot] Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki, ne ziyaretine gelmişler, ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş. [/FONT]
    [FONT=&quot] Ailesinin işini kolaylaştırmak için, kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa, hiç bir şey yapmayacaklar, o da trende kalıp Batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış. [/FONT]
    [FONT=&quot] Tren, kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki, pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş. Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş, [/FONT]
    [FONT=&quot] “Şuraya bak” demiş. [/FONT]
    [FONT=&quot] Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. [/FONT]
    [FONT=&quot] “Her şey yolunda, bütün ağaç bembeyaz kurdelelerle bezenmiş”. [/FONT]
    [FONT=&quot] O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar, adeta, birden dağılmış, kaybolmuş. [/FONT]
    [FONT=&quot] “Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayat da anlamsızdır”[/FONT]


    [FONT=&quot] BALON [/FONT]
    [FONT=&quot]Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu.
    Onu hayrete düşüren şey, "Bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
    Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı
    ve bütün cesaretini toplayarak:
    -Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı. Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
    -Paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
    -Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
    -Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
    Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
    Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:
    -Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını
    hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. İster istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adama dönerek:
    -Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
    Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
    -Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.
    Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun
    uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
    "Olsun", diye mırıldandı. "Olsun." Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artık..
    [/FONT]




    [FONT=&quot] AKREP [/FONT]

    [FONT=&quot] Yazdan kalma sıcak bir eylül günüydü. Yaşlı kadın ikindi namazı için camiye giden kocasının arkasından kapıyı sürgüleyip merdivene oturdu. İçinde bir sıkıntı vardı nedense? Bir müddet oturduktan sonra ezanın okunmasıyla ayağa kalktı, romatizmalı bacaklarını sürüyerek yukarı çıktı. Kocasının açık bıraktığı radyoyu kapattı. Gidip abdest aldı ve namaza durdu. Namazı bitince askerdeki oğluna, gelin kızına, kocasına, akrabalarına, bütün insanlara uzun ömürlü, hayırlı olmaları için uzun uzun dua etti... [/FONT]
    [FONT=&quot] Ağır ağır, istemeye istemeye ayağa kalktı ve mutfağa gitti. Bir tepsiye bir avuç kadar kırmızı mercimek koydu ve ayıklamak için mutfağın balkonuna çıktı. Daha akşama epeyce zaman vardı ama yemeği hazır edeyim diye düşünüyordu. "Bir gelinim olsaydı" diye iç geçirdi. "Kaç kişi vardı. Şu evde, çın çın çocuk sesleri çınlardı. Yemeğin tadına bile bakmadan bitirdikleri olurdu." diye düşündü. Sonra canlanıp, "Mercimeği ayıklayayım" dedi. Ama önce balkondaki kuzineyi yakmalıyım dedi. Hem mercimek çorbası yapacak, hem de patates haşlayacaktı. Bol soğanlı patates piyazını çok severdi kocası. Balkondaki naylon torbaların birinde çalı çırpı birindeyse tezek vardı. Önce kuzinenin külünü boşalttı. Sonra çalı çırpıyla ateşi tutuşturdu. Üstüne tencereyi oturturdu. "Patatesler haşlanıncaya kadar çorbayı da hazır ederim" dedi. Oturduğu yerden dönüp tepsiyi kucağıma alayım derken oda ne? Bir adım arkasında kocaman bir akrep, kuyruğunu kaldırmış, sanki parçalamaya hazır bir kaplan gibi tetikte beklemiyor mu? Yaşlı kadın gözleri faltaşı gibi açılmış, umulmadık bir hızla kuzinenin dibindeki maşayı kapıp, akrebi kuyruğundan tuttuğu gibi cayır cayır yanan ateşin içine attı. Akrep cızırdaya cızırdaya, kıvrıla büküle yandı... [/FONT]
    [FONT=&quot] Akşam olunca iki yaşlı insan yemeklerini yediler... Akşam namazını kıldılar. Kocanın çay faslı, yatsı namazı derken uyku zamanı geldi ve birbirlerine hayırlı geceler dileyerek yattılar. [/FONT]
    [FONT=&quot] Meydan gibi geniş bir yer. Kocaman bir ateş yakılmış, etrafta bir hayli insan var. Sanki bir törene gelmişler gibi merakla etrafa ve ateşe bakıyorlar. Yaşlı kadının elleri ardına bağlanmış, beyaz bir elbise giydirmişler. Yanında iriyarı, asık suratlı iki tane adam var. Getirip tam ateşin önüne dikiyorlar. Siyahlar giyinmiş bir adam gök gürültüsü gibi bir sesle bağırıyor; [/FONT]
    [FONT=&quot] "Bir insan yakmanın cezasının ne olduğunu biliyor musun? Biz de aynen seni öyle yakacağız." Yaşlı kadın ağlayarak yalvarıyor; [/FONT]
    [FONT=&quot] -Vallahi de, billahi de ben kimseyi öldürmedim, ben kimseyi yakmadım.Ben kimseye zarar vermedim." diretiyor siyahlı adam: [/FONT]
    [FONT=&quot] -Hayır,sen bir insan yaktın, biz de seni yakacağız, diye. [/FONT]
    [FONT=&quot] Kadıncağız diz çöküyor, ayakta duracak dermanı yok. Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. "Yakmadım ben kimseyi" diyor. O sırada, ateşin biraz ötesinde, kömürleşmiş bir erkek cesedi gösteriyorlar. "İşte yaktığın kişi diyorlar. Kadın diretiyor, "Ben kimseyi yakmadım" diye. O sırada ceset yerinden doğruluyor, kömürleşmiş şehadet parmağını kadına doğru sallayarak; [/FONT]
    [FONT=&quot] -Beni sen yaktın, diyor. [/FONT]
    [FONT=&quot] Artık yaşlı kadın bir şey söyleyemiyor. Yere yığılıyor. İki yanındaki adamlar kollarından tuttukları gibi ateşe atıveriyorlar. [/FONT]
    [FONT=&quot] "Naciye, Naciye uyan! Rüya mı görüyorsun?" Yaşlı kadın kocasının sarsmasıyla uyandı. Elini kütür kütür atan kalbinin üstüne koydu. "Allah'a şükür rüyaymış" dedi. Kan ter içinde kalmıştı. [/FONT]
    [FONT=&quot] Rüyasını kocasına anlattı ve birden ateşe canlı attığı akrep geldi aklına. Ne büyük bir hata, ne büyük bir günah işlediğini anladı. Tereddüt bile etmeden akrebi canlı canlı ateşe atmıştı. Ceza vermenin, yakmanın sadece Yüce Allah'a mahsus olduğunu düşündü. Sabah ezanının okunmasıyla Kelime-i Şehadet getirerek yerinden kalktı, ter içindeki çamaşırlarını değiştirdi. Kocası camiye gitmişti. Yaşlı kadın yorgun bir vaziyette gitti abdest aldı, namazını kıldı. Allah'tan kendisini affetmesini istedi. Uzun uzun dua etti. Gözyaşı döktü. Ta ortalık ağarana, kuşlar cıvıl cıvıl sabah nağmelerine başlayana dek...[/FONT]

    Allah Bizi İnsan Eyleye
    Alvar İmamı cezbeye gelince, o ürperten sesiyle “Allah bizi insan eyleye” derdi. Bu dileğiyle merhum, herhalde insan-ı kamil olmayı murad ediyordu.
    İnsan-ı kamil olmak, insanî değerlerin bulunması, elde edilmesi sonra da onların muhafazasıyla mümkün olur. Zira insan, insanî duygular, latifeler, hisler....vs. ile bilkuvve insandır. Fakat bu potansiyel değerleri bir tohumu toprağın bağrına gömüp, neşv u nemasını sağladığı gibi, hayatını da Allah’ın değer verdiği şeylerle yeşertmesi ve sonra da bu değerleri koruması lazımdır ki “Onlar hayvan gibidir, belki hayvandan da aşağı” (A’raf, 7/179) nazım-ı celiline masadak olmasınlar.
    Efendimiz (sav)’in, namazdaki davranışlarımız hakkında buyurduğu şu mübarek sözler bu hakikati ne kadar güzel ifade eder: “Kollarınızı köpekler gibi yere sermeyin”, “İmamdan önce başını secdeden kaldıran biri, yüzünün eşek şekline çevrileceğinden korkmuyor mu?”, “Secdeyi tavuk ve horozların yem gagaladığı gibi yapmayın.” İşte Allah Rasûlü (sav) bu sözleriyle insanın, hususiyle de namazda, insanlığını sergilemesi gerektiğini ifade etmektedir. Zaten, insanın insan-ı kamil olmayı yakalaması da ancak, ibadet ve ubudiyetle mümkündür. Yine insanın Muhammedî Ruhu, İlâhî Ahlak’ı bulması ve o ahlâkı insanda fıtrat ve tabiat haline getirilmesi de ancak ibadet ve ubudiyet gerçekleşebilir.
    Evet, insan kulluğu terk ettiği ölçüde hayvanlığa yaklaşır, kendisi için hazırlanan makamdan ve takdir ölçülerinden aşağıya düşer. Hasılı, insanî tavır, insanın Allah ile olan münasebetleri içinde aranmalıdır. Efendimizin “Allah sizin cisimlerinize ve suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar” nur-efşan beyanı, bu hükme işaret eder. İşte Alvar İmamı da “Allah bizi insan eyleye” derken herhalde bu ma’nâyı kasdediyordu.


    [FONT=&quot] ANA KUZUSU[/FONT]

    [FONT=&quot] Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:
    - Saf'ı doldur evlat, dedi. Gel yanıma.
    Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:
    - Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.
    Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:
    - Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?
    Ve öfkeyle devam etti:
    - Anne kuzusu, ne olacak...
    Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:
    - Sana 'anne kuzusu’ dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte...
    Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:
    - Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da...

    Cüneyd Suâvi (Hayatın İçinden)[/FONT]




    [FONT=&quot]ANNEM'E DUA[/FONT]
    [FONT=&quot] Yüce Rabbim, Artık genç değilim ve arkadaşlarımın anneleri tek tek ölmeye başladı. Arkadaşlarım annelerinin değerini anladıklarında, bunu onlara söyleyemeyecek kadar geç kaldıklarını dile getiriyorlar. [/FONT]
    [FONT=&quot] Benim hala hayatta olan kusursuz bir annem var. Onun değerini her geçen gün daha iyi anlıyorum. Annem değil, ben değişiyorum. Yaşım ilerledikçe, onun ne kadar olağanüstü bir insan olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu sözleri annemin kendisine söyleyemiyorum ne yazık, oysa duygularımı kaleme almak ne kolay. [/FONT]
    [FONT=&quot] Bir evlat kendisine yaşam veren annesine nasıl teşekkür edebilir? Bir çocuk büyütürken gösterdiği sevgiye, sabra ve onca çabaya? Bebekken arkasından koştuğu, asabi bir ergeni anladığı, her şeyi bildiğine inanan üniversite öğrencisini hoş gördüğü için şükranlarını nasıl dile getirebilir? Kızının annesinin ne kadar akıllı bir insan olduğunu anladığı günü sabırla beklediği için nasıl minnet duyabilir? Anne olmuş bir evlat hala kendisine annelik yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir? Her zaman öğüt vermeye hazır olduğu halde, istendiğinde, ya da gerektiğinde sessiz kalmayı başardığı için.. [/FONT]
    [FONT=&quot] Binlerce kez söyleyebileceği durumlarla karşılaşmasına karşın, "Ben sana dememiş miydim?" demediği için.. Kendisi olduğu için.. Sevgi dolu, düşünceli, sabırlı ve bağışlamayı bilen kendisi olduğu için, nasıl teşekkür edebilir? Allahım, Senden onu hakkettiğince kutsamanı istemekten başka bir şey gelmiyor elimden.. ...ve onun bana örnek olmasında, bana yardımcı olmana şükretmekten başka. [/FONT]
    [FONT=&quot] Kendi çocuklarımın gözünde, annemin benim gözümde olduğu kadar iyi bir anne olabilmek için sana dua ediyorum Allahım. [/FONT]

    [FONT=&quot] Bir kız evlat[/FONT]




    [FONT=&quot] ANZAKLI ÖMERİN HİKAYESİ[/FONT]

    [FONT=&quot] 1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:[/FONT]
    [FONT=&quot] "Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektro kardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz?[/FONT]
    [FONT=&quot] Kaşlarını yukarıya kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...” Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:[/FONT]
    [FONT=&quot] “Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:[/FONT]
    [FONT=&quot] “Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ... İngilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaatlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık. ”Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.”[/FONT]
    [FONT=&quot] Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:[/FONT]
    [FONT=&quot] “Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki, kendi kendime: [/FONT]
    [FONT=&quot] Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte”[/FONT]
    [FONT=&quot] Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle [/FONT]
    [FONT=&quot] "Bana adınızı söyler misiniz? dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: [/FONT]
    [FONT=&quot] Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş. [/FONT]
    [FONT=&quot] Yahu senin adın müslüman adı mı?[/FONT]
    [FONT=&quot] Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: [/FONT]
    [FONT=&quot] “Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.[/FONT]
    [FONT=&quot] "Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için , soramadığı için konuşamıyormuş.[/FONT]
    [FONT=&quot] Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı... Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?[/FONT]
    [FONT=&quot] Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. [/FONT]
    [FONT=&quot] Beni yalnız bırakma olur mu? [/FONT]
    [FONT=&quot] Ne gibi Ömer amca? [/FONT]
    [FONT=&quot] Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.[/FONT]
    [FONT=&quot] Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. [/FONT]
    [FONT=&quot] "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım.[/FONT]
    [FONT=&quot] Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....[/FONT]
    [FONT=&quot] Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine[/FONT][FONT=&quot]olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.[/FONT]
    [FONT=&quot] "Ne yalan söyleyeyim, ağladım."[/FONT]



    BANA SORAN OLDU MU?

    “ Dünya bir imtihan salonudur. İnsan ise sınanmaktadır, diyorsunuz. ALLAH bana sormadan karar vermiş ve beni yaratmış. Belki de ben , var olmak istemeyecektim... Buna ne dersin ?”
    “ Önce bir soru sormak istiyorum .. ALLAH’a inanıyor musun?”
    “İnanmıyorum!”
    “ Öyle ise bu soruyu sormaya hakkın yok.”
    “Neden?”
    “ Çünkü iman etmeyen bir kimse inanmadığı birinin kendisini dünyaya getirdiğine ve imtihan ettiğine de inanmaz , inanmamalı. Mantık bunu gerektirir. Aksi halde çelişkiye düşmüş olur. Sana doğrudan sual konusunu anlatmaya çalışmak abesle iştigaldir. Önce ALLAH’a iman meselesini konuşmamız gerekir. Kabul edersin veya etmezsin, bu sana kalmış.”
    “ Ya, ALLAH’a ve onun beni imtihan için yarattığına inanıyor, ama yinede bu soruyu soruyorsam?...”
    “ O zaman bu sorudan yaratıcının hükmüne razı olmamak gibi bir isyan manası çıkar.”
    “ Evet, diyelim ki ben inananlardanım , ama yinede soruyorum. Bana niçin var olmak istiyor musun diye sorulmadı?”
    “ Sana bu soru sorulamazdı, çünkü henüz sen yoktun. Olmayan birine soru sorulamaz. Yok olan var olamaz ki soru sorulabilsin. Yokluktakinin ne aklı vardır anlayacak, ne duyguları vardır hissedecek , ne de dili vardır söyleyecek.”
    “ Soru sormak için yaratabilirdi...”
    “ Evet, yaratabilirdi ve sen var olurdun. O zaman , yaratmış olduğu bir varlığa , “ Seni yaratmamı ister misin “diye sormanın hiçbir anlamı olmazdı. Zaten yaratmış ve sende var olmuşsun, niçin sorsun , bu aşamadan sonra sormanın ne anlamı olur.”
    “Benim fikrimi almadan var etmesi haksızlık değil mi?”
    “ Sen yoktun ki hakkın var olabilsin. Olmayan birinin hakkı da olamaz. Düşünsene sen ancak var olduktan sonra “ sen” oldun da “ benim hakkım diyebiliyorsun. Kaldı ki var olmak en büyük nimetlerdendir. Bunu niçin anlamak istemiyorsun’ Bütün iyilikler ve güzellikler varlıktan gelir. Bütün çirkinlikler ve kötülükler yokluktandır. Zenginlik varlıktır, fakirlik yokluk; malı olmayana fakir denir, olana değil. Sıhhat varlıktır, hastalık yokluk, yani sıhhatin yokluğu. Afiyet varlıktandır, musibet yokluktan, yani afiyetin yokluğundan. Bu örnekleri uzatmak mümkün...”
    “ Bana imtihan sonunda cehenneme gideceğim söylenseydi, ben hemen o anda yok olmak isterdim...”
    “ Sana cehenneme gideceğin söylenemezdi, çünkü bu durumda imtihanın anlamı kalmazdı. Sınıfta kalacağını kesin bilen bir öğrenci sınava bile girmek istemez. Nitekim şimdi de hiç kimse cennete mi , cehenneme mi gideceğini bilmiyor.
    Seni dünyaya gelişine pişman eden ne. Sahip oldukların mı? Başına gelen belalar , musibetler ve hastalıklar mı. Bunların hepsi gelip geçicidir. Böyle olmasa bile dünya hayatı sayılı günlerden ibaret olduğu için , ondaki kötü hallerde geçip gidecektir. Hem de bu dünyada iyilikler asıl, kötülükler ve çirkinlikler ayrıntıdır. Niçin hep yok olanlara , sana gelen kötülüklere ve çirkinliklere bakıp duruyorsun, birde sahip olduğun güzelliklere bak. Varlık , hayat, insanlık gibi büyük nimetleri tattın. Gerçi sahip olmadığın güzellikler de var, bir de senin olanlara baksana!
    Şunu da düşün ki, sana gelen ve hoşuna gitmeyen haller senin itirazınla yok olacak değiller. Bu isyanınla yok olacak bir tek şey var, oda senin imanındır. Yani sana ebedi saadet kapısını açacak olan anahtarın.
    Seni isyana ve itiraza sevk eden sebeplerden biri de şu; Günahlara dalmışsın, bu dünyada ilahi emirlere tabi olmak istemiyorsun, nefsinin arzuları peşinde koşmak istiyorsun, ama cehennem azabından da korkuyor, onu her fırsatta hatırlıyor, acı çekiyorsun.
    ALLAH ile savaşacağına nefsinle savaş, onu ıslah etmeye çalış. Tövbe kapısı her zaman açık, oradan girmeye ne mani var? Tövbe suyuyla yıkanda temizlerden ol, günahlarla zaten kirlenmişsin , birde isyana bulaşıp iyice kararma! Evet bu dünyaya isteyerek gelmedin , isteyerekte gitmeyeceksin. Getiren getirmiş götüren götürüyor. Gitmek istemeyince burada kalacak değilsin. Şu halde seni yaratanın iradesine tabi ol. İman et ve rahatla. Başka çıkış yolun yok , tek gerçek bu anlıyor musun?! “

    CENNETE ZENGİN HER ZAMAN GELMEZ"
    Yoksul köylü ölmüştü, gözlerini açınca cennetin kapısında buldu kendini. Bir de zengin adam bekliyordu sırada. Bir melek geldi, açtı cennetin kapısını altın anahtarıyla. Önce zengin girdi içeri, bir bando sesi duyuldu ansızın kapının arkasından. Marşlar çalındı, şarkılar söylendi, sevinç çığlıkları attı cennettekiler. Kapı yine açıldı, sesler kesilince, köylü içeri girdi.Bir melek karşıladı onu,
    "Hoş geldin köylü kardeş," dedi sadece.
    Hani, nerede bando? Neden söylenmiyor marşlar? Melekler neden dans etmiyor? "Ne biçim iş bu?" diye bağırdı köylü.
    "Zengin adam girince içeriye şarkılar söylediniz, çalgılar çalarak karşıladınız onu. Ben yoksulum gerçi, ama dünyada kalmadı mı yoksulluğum? Herkes eşit değil midir cennette? "Eşittir," dedi melek.
    "Zengin de bir bizim için, yoksul da. Yalnız unutma köylü kardeş, her gün yüzlerce yoksul gelir cennete, ama zengin dediğin yüz yılda bir gelir"
    Grimm Kardeşler (Ülkü Tamer'in köşesinden alıntıdır. 25 Ağustos 2001, Radikal Gazetesi




    DÜNYA HAYATI
    Abdullah İbni Mesut'tan rivayet edildiğine göre , Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hasır üzerine yatmıştı. Kalkınca , yan tarafında hasırın iz bıraktığı görüldü. Kendisine :
    -Ya Rasulallah sana bir şey ( yani bir yumuşak yatak ) alsak , dedik. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem :
    - Benim dünya ile ne alakam var. Ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenmiş , sonra ağacı bırakarak kalkıp gitmiş olan bir binici ( yolcu ) gibiyim “ buyurdu.
    (Tâc:5/177)
    Evet , insan burada misafir ve yolcudur ve ebedi yolda kendisine lazım olacak eşyayı ve erzakı buradan temin etmekle mükelleftir.
    Misafir ev sahibinin işine karışmaz...
    O misafirhaneye kendi evi gibi sahip çıkmaz, tahakkümde bulunmaz.
    Yapılan ikram ve muameleleri tenkit etmez, nankörlük etmez , inkâr etmez.
    Hasılı ; misafir olan kimse , beraberinde getirmediği ve kendisi ile birlikte götüremeyeceği şeylere âlaka duyup kalbini bağlamaz, gönlünü kaptırmaz.
    Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem , bir gün İbn-i Ömer’in omzundan tuttu ve şöyle dedi :
    “Dünyada sanki gurbette imişsin gibi , veyahut bir yolcu gibi ol ve kendini kabirde yatanlar arasında say.” İbn-i Ömer (ra) da öyle yapar , hem de şu tavsiyelerde bulunurdu :
    “ Geceye gireceğin vakit sabahı bekleme. Sabaha çıktığın vakitte geceyi bekleme. Ve sıhhatinden hastalığın için, hayatından da ölümün için bir şey yapıp hazırlama fırsatını kaçırma.”
    Evet , bizim halimiz şudur:

    “ Ana rahminden geldik pazara
    Bir kefen alıp döndük mezara.”

    Gerçekten dünya hayatı , âhret hayatının yanında geçici ve değersizdir.
    [FONT=&quot]Günahlar Birikiyor[/FONT]
    [FONT=&quot] Adamın biri kendisini hesaba çeker. Ömrünü hesapladığında, altmış yaşında olduğunu, altmış yılda kaç gün olduğunu hesaplayınca da, 21900 gün ettiğini görünce, feryat edip ağlamaya başlar ve ;[/FONT]
    [FONT=&quot] - Her gün bir tek günah işlesem, bu kadar sayı ile ben Allah'ın huzuruna nasıl çıkarım? der ve korkusundan düşüp bayılır. Ayıldığında tekrar aklına gelir ve yine bayılır. Etrafında bulunanlar ona uyandırmaya çalıştıklarında öldüğünü görürler.[/FONT]
    [FONT=&quot]Not : Bizler her gün kim bilir kaç kez günah işliyoruz. Acaba sonumuz ne olacak? Allah bizi affetsin.[/FONT]


    [FONT=&quot]Kaynak : Ahmed Şihabuddin El-Kalyubi'nin," Dini Hikayeler " adlı kitabı. Sayfa : 89[/FONT]
    [FONT=&quot]Çeviren : Hüseyin Erdoğan.[/FONT]


    [FONT=&quot] ANNE[/FONT]

    [FONT=&quot] Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek varmış. Bir gün Tanrı'ya sormuş:

    -Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?

    -Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana her gün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
    Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.

    -Pekiiiii... İnsanlar bana bir şeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden
    söylenenleri nasıl anlayacağım?

    -Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.

    -Peki Tanrım, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?

    -Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek.

    -Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?

    -Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak.

    -Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.

    -Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.

    O sırada Cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:

    -Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?

    -Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu ANNE [/FONT][FONT=&quot]diye çağıracaksın[/FONT]
    [FONT=&quot]...[/FONT]