Kibir ile ilgili Kıssalar

Soru & Cevap bölümünde yer alan bu konu Misafir tarafından paylaşıldı.

  1. Misafir

    Misafir Guest

    Kibir ile ilgili Kıssalar, Kibir ile ilgili yaşanmış hikaye arıyorum
     
  2. Ömer

    Ömer Yönetici

    Kibir denince aklımıza Firavunlar ve Karun geliyor, sizin aradığınız kıssa Karun'un kıssası olabilir...

    Kur’an’da Karun kıssasının etraflıca yer aldığı Kasas suresinin “Bu Kur’an iki şehirden birindeki güçlü ve zengin bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf; 31) itirazlarının yükseldiği sırada indiği rivayet edilir.

    Bu nedenle olmalı ki Firavun, Haman, Karun ve bunlara karşı Musa’nın mücadelesinin anlatıldığı Kasas suresi şöyle başlar: “Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir gurubu ezmek istiyordu. Oğullarına kurbanlık muamelesi yapıyor, kadınlarını hayasızlığa zorluyordu. Sürekli terör estiriyordu. Biz ise yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk. Onları işbaşına getirmek suretiyle Firavun, Haman ve ordularına korktuklarının başına geleceğini gösterelim istiyorduk” (Kasas; 4-5)

    Örnek Firavun üzerinden veriliyor fakat erkeklere kurbanlık koyun muamelesi yaparak ve kadınları hayasızlığa zorlayarak bir sınıflara (kabilelere) ayırma ve köleleştirme düzeni olan Mekke’deki “Yeda Ebu Leheb” kastediliyor. Bunu yapanlara, ezilenler eliyle bir gün korktukları şeyin başlarına geleceği ve kütük gibi devrilecekleri haber veriliyor.

    Mekke üzerinden de dünyanın diğer tüm ezilenleri (müstazaflar) itiraz ve isyana çağrılıyor. Bir gün dünyanın tüm Firavun, Haman ve Karunlarının yani “Yeda Ebu Leheplerinin” de kütük gibi devrileceği haber verilerek Allah’ın yeryüzünün ezilenleri ile beraber olduğu müjdesi veriliyor…

    Yusuf suresine benzeyen Kasas suresinde, ilginçtir, baştan sona Musa anlatılmasına rağmen tek bir kelime dahi olsa “İsrailoğulları” tabiri geçmez. Bunun sebebi Mekke’de kurulu düzenin Firavun, Haman ve Karun’un kurduğu düzene benzetilmesi ve meselenin bir soy sop meselesi değil; insanlık ve yeryüzü meselesi olduğunun gösterilmesi olmalıdır.

    Yeryüzünün kralları, kral taslakları, sultanları (Firavun), tutucu ferisileri, köhne din adamları (Haman), kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri (Karun)…

    Nuh’un, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın karşısındakiler hep bunlardı. En son Mekke’de Peygamberimizin karşısındakiler de bunlardan başkası değildi. Peygamberlerin ezeli çağrısını çağınıza taşımaya çalışın sizin de karşınızda bunlardan başkası olmayacak…

    Mekke’de “Muhammed, evet dürüst (el-emin) ama zengin değil; vahiy içimizden zenginlere inmeliydi?” itirazları yükselince, onlara, tarihten bir zenginlik örneği gösterme sadedinde “Nedir bu zengine tapma hastalığı, alın görün işte size zengin” demeye getirilerek Karun kıssası anlatılmakta…

    Oradan da tüm çağların zengin sevicilerine “Alın size zengin” mesajı verilmekte…

    Alalım, görelim bakalım neymiş bu zengin?

    ***

    [Karun Musa’nın halkındandı. Büyüklük kompleksine kapılıp onlara azgınlık ediyordu. Ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını bir bölük zor taşıyordu. O zaman halkı ona şöyle demişti: “Şımarma, Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiği bu nimetler içinde ahireti düşün ve dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana bolca verdiği gibi sen de iyilik için bolca ver. Bunları yeryüzünde fesat çıkarmak için kullanma çünkü Allah fesat çıkarları sevmez.

    Karun: “Bu serveti üstün deham sayesinde kazandım” dedi. Allah’ın önceki çağlarda ondan daha güçlü ve ondan daha çok kazanmış kimseleri helâk ettiğini sanki bilmiyor muydu? Gel gör ki günaha batmış olanlara artık soru da fayda vermiyor.

    Karun işte böyle ihtişam içinde halkının karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler “Ah ne olurdu, onun gibi bize de zenginlik verilseydi, ne nasipli adammış” dediler.

    Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise “Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı, iman edip iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa kendini adayanlar için daha hayırlıdır. Ona ise sadece güçlüklere göğüs gerenler kavuşturulur” dediler.

    Sonunda Karun’u, hem de sarayı ile birlikte yerin dibine geçirdik. O zaman Allah’a karşı yardımına koşacak hiç kimseleri bulamadı. Kendini kurtaracak durumda da değildi.

    Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar ‘Demek ki Allah kullarından kimine verdikçe veriyor kimine de kıstıkça kısıyor. Eğer Allah’ın lütfu olmasaydı bizi de yerin dibine geçirmişti. Yok, yok kâfirler felâh bulmuyor; bunda hiç şüphemiz kalmadı” demeye başladılar.

    Ahiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde büyüklük kompleksine kapılmayan ve fesat çıkarmayanlara hazırlamış bulunuyoruz. Gelecek Allah bilinciyle yaşayanların olacaktır!] (Kasas; 28/76-83)

    Görüldüğü gibi kıssa Karun örneği üzerinden zenginliğin genetiğini çıkarıyor.

    Demek ki zengin malı “kenz” (hazine) haline getiren kişidir. Öyle ki servetini ne toplumda iş ve istihdam yaratmada (dolaylı infak) kullanır, ne de doğrudan infak eder. Özel mülkiyetinde tutar. İşte buna Kur’an “kenz” der ve şiddetle eleştirir. “Kenz”in ateş olduğunu; onunla sahibinin alnının, böğrünün ve sırtının dağlanacağını haber verir. (Tevbe; 34).

    Karun da malı “kenz” etmenin tipik örneği olarak ele alınır. Karun, malı öyle “kenz”etmiştir ki anahtarlarını bir bölük insan zor taşımaktadır. Kur’an böylesi mal yığıcılarına halkın dilinden şunları söyler: “Şımarma! Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiği bu nimetler içinde ahireti düşün ve dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et. Bunları yeryüzünde fesat çıkarmak için kullanma çünkü Allah fesat çıkarları sevmez.”

    Malın mülkün içinde yüzen birisine “dünyadan nasibini unutma” demenin manası nedir?

    Hasan-ı Basri’nin dediği gibi bu “Sana ve ailene yetecek kifayet miktarını ayır; ihtiyaç fazlasının hepsini infak (ihsan) et” demek oluyor. Peygamberimizin “Rabbim! Muhammed ailesine kifayet (yetecek) kadardan fazlasını nasip etme” (Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126) duası bunu tefsir eder. Ki kıssada (küçük) mülkiyetin meşru olduğuna dair tek ibare de budur. Gerisi tamamen (büyük) mülkiyeti elden çıkarmaya (infaka) yönelik önce teşvik, sonra giderek yıkımla, yok etmekle tehdittir. Bu yıkım afet, iflas, telef veya müsadere gibi maddî olabileceği gibi, onca mülkün içinde azap çekme, stres, bunalım gibi de manevî olabilir.

    “Nimet içinde ahireti düşün” de “Bu yığdıkların ahirette sana ateş olarak geri dönecek, onunla dağlanacaksın, onu düşün de yığma, ver” manasında okunduğunda bağlama uygun düşmektedir.

    Oysa mülk konusunda “sinirleri alınmış” tefsirler hep şöyle der: Nimet içinde ahireti düşün… Yani bol bol şükret, şükret ha şükret... Zenginliğine “elhamdülillah” çekerek dil ile ikrar istendiğini sanıyor. Hayır! Vermek isteniyor; çünkü şükür vererek eda edilir.

    Zenginlerin ucundan az vermekle şükretmesinin yeterli olacağını, zengin-yoksul ayrımında hiçbir sorun olmadığını, zaten Allah’ın kimine az kimine çok vererek bundan razı olduğunu, yoksulların zenginlerin insafına ve himmetine bırakıldığını sanıyorlar. Allah’ın zenginin elindeki fazlalıktan (afv/riba) rahatsız olduğunu, buna çok öfkelendiğini, aslında eşitlik istediğini kabullenemiyorlar. Sosyal planda şirkin sınıflı toplumun ta kendisi, tevhidin de sınıfsız, eşitlikçi ve doğal toplumun ta kendisi olduğunu anlamaları için bir zihniyet devrimi geçirmeleri gerekiyor.

    ***

    Bu noktada “İslam’da eşitlik değil; adalet var” söyleminin, var olan eşitsizliğin adalet adı altında meşrulaştırılmasına yol açtığını görüyoruz.

    Firavun kavmini sınıflara ayırmıştı” (Kasas; 5) ayeti üzerine iyi düşünelim...

    Acaba burada adalet nasıl sağlanır? Firavun’un yerine geçip aynı sınıflaşmayı sürdürerek mi, yoksa sınıflaşmayı ortadan kaldırarak mı? Tabi ki sınıflaşmaları ortadan kaldırarak… Çünkü ayette geçtiği gibi toplumu sınıflara ayırmak Firavunluk karakteridir. Demek ki adalet sosyo-ekonomik planda sınıf çelişkisini ortadan kaldırmak oluyor. Bir sınıfı ötekinin yerine geçirmek de değil; sınıflaşmayı tümden ortadan kaldırmak…

    Demek ki adaletin mülkiyet ilişkileri ile yakından alakası var. Bahçe sahiplerine boşuna biz zalimlerden olduk dedirtilmiyor.

    ***

    Kıssada “Bu servet bana bendeki bir bilgi (deha) sebebiyle verildi” demek, ‘ben kazandım, ben elde ettim, ben başardım, başkalarında olmadığına göre demek ki onlarda deha yok, onun için başarısızlar, bu nedenle de kimseye bir şey vermek zorunda değilim’ demek oluyor.

    Demek ki zengin kendindeki “bilgi”yi servete dönüştüren kişidir. Oysa bilgi (ilm) fazilet ve kerem için olup karşılıksızdır. Sendeki bilgiden dolayı sana gelenden ihtiyacın kadar alırsın, gerisini kerim olur paylaşırsın ve karşılığında hiçbir “ecr” beklemezsin. Bunu yaparsan asalet ve şeref sahibi olursun. Bilgiyi “kenz” e dönüştüremezsin, aksi halde Karun gibi kerem yoksunu (şerefsiz) olursun.

    Peki, Karun (zengin) “Bu servet bana Allah tarafından verildi” deseydi iş bitecek miydi? Ya da “şımarmak” ne ile ilgidir? Servetin kim tarafından verildiğini bilip bilmemek ile mi, serveti paylaşmaya yanaşmamak ile mi ilgilidir?

    Karun (zengin) “Allah verdi” veya “Bu servet bende emanet” deyip dursa ne işe yarardı? Bu nasıl emanetse ömür boyu kendisine tapulu. Dilde emanet, fiiliyatta hibe…

    Böylesi bir durumda “emanet” kavramının da kişinin mülkünü elden çıkarmamasının mazeretine dönüştüğüne dikkat ediniz.

    Kıssada sözün Karun’a (zengine) özenenlere getirildiği yere bakalım...

    Onlar öyle kimselerdir ki “Ah ne olurdu, onun gibi bize de zenginlik verilseydi, ne nasipli adammış” der dururlar. Onlar iç geçirerek zenginlerin yaşantısına özenirler. Bir an önce onlar gibi olmaya can atarlar. Ellerine geçen ilk fırsatta Karunlaşırlar. Harun kalmaları sistem dışına itildikleri içindir. Sistemden konum elde etmeye başlayınca Karun’dan daha ileri giderek “Bendeki bilgi sayesinde bunları elde ettim” yerine “Allah’ın seçilmiş kuluyum, bunu o verdi” demeye başlarlar. Allah nimetlerini salih kulları üzerinde görmek istiyor ya? Bunlar da işte o salih kullar oluyor (!).

    Böylelerine kendilerine gerçek bilgi (ilm) verilmiş olanlar diliyle cevap verilir: ““Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı, iman edip iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa kendini adayanlar için daha hayırlıdır. Ona ise sadece güçlüklere göğüs gerenler kavuşturulur.” Yani iman edip salih amel işlemek en büyük zenginliktir. Sabır zordur ama meyvesi tatlıdır ve asıl Allah’ın seçilmiş kulları bunlardır.

    Ve keser döner sap döner bir gün olur devran döner. Karun yerin dibine geçer. Dıştan Harun içten Karun olanlar “Eğer Allah’ın lütfu olmasaydı bizi de yerin dibine geçirmişti.” demeye başlarlar. Halbuki daha düne kadar onun yerinde olmak için kırk takla atmıyor muydunuz? Her devrin adamı tipleri nasıl da deşifre ediyor Kur’an, görüyorsunuz değil mi?

    Demek ki “Allah’ın lütfu” neymiş? Zengin olmak mı? Zengin olup vermek mi? Zenginliğe hiç bulaşmamak mı? Karun’a özenenlerin “Ah ne olurdu, onun gibi bize de zenginlik verilseydi, ne nasipli adammış” hayıflanmasından da anlaşılacağı gibi, özenti bizzat zengin olmaya, zengin olup da vermeye değil.

    Böylelerine denmek isteniyor ki: “İhtiyacından fazlasını “kenz” ederek Allah’ın (halkın) mülkünü kendi özel mülkiyetine geçirdiği için bir hırsız o, üstelik “Bu bana bendeki bilgi sayesinde verildi” teranesiyle vermeme mazeretleri ürettiği için de şerefsizin birisi o. Bu nedenle de özenilecek bir tarafı yok. Ne hayıflanıp, iç geçirip duruyorsunuz?

    ***

    Karun kıssası neden anlatılıyor acaba?

    Bize, bugüne, çağımıza ne mesaj veriyor dersiniz?

    Aramızda “Vahiy şu iki şehirden birisindeki zengin bir adama indirmeli değil miydi?” diye itiraz edilecek bir peygamber olmadığına göre, Karun kıssasının muhatabı kim?

    Karun kıssası, “Zekatını verdikten sonra Karun gibi olabilirsiniz” mi diyor?

    Ya da “Servetim Allah’ın emaneti, bunlar O’nun benim değil” dedikten sonra işin biteceğini mi söylüyor? Allah zenginlere sırf bunu söyletmek için mi bu kıssayı anlatıyor? Mekke’nin mülk sahipleri zaten böyle demiyor muydu? Günümüzün mülk sahipleri zaten böyle deyip durmuyor mu?

    Ee, senin değilse ver o zaman? Neden sanki seninmiş gibi kendine saklıyor, özel mülkiyetinde tutuyorsun? “Emanet” mülkiyeti başkasının olduğu halde kullanımı sende olan şeydir. İstendiği zaman iadesi, zarar verildiği zaman da tazmini gerekir ve Allah istiyor, iade et diyor işte. “Emanet” deyip duruyorsun ama fiiliyatta “hibe” yapmışsın. Üstelik ömür boyu hibe… Bu nasıl emanet? Kimi kandırıyorsun be hey şaşkın?

    ***

    Kanımca Karun kıssası, kıssaların anasındaki “yıkılmayacak mülk” (mülk-i la yebla) hırsının tarihten tipik örneği olarak anlatılıyor. Zaten Kur’an’daki bütün kıssalar, bir yönüyle kıssaların anasını (Adem kısası) açımlar. Çünkü A. Şeriati’nin dediği gibi Adem kıssası bize insan felsefesini, Kabil kıssası da tarih felsefesini öğretir.

    Adem’de vesveselerin anasının ne olduğu, Kabil’de bunun ilk nasıl başladığı ve ne sonuç verdiği, Karun’da da geldiği yer, ulaştığı son nokta gösterilir. Üçünde de konu aynıdır.

    Kur’an’da zengini ve zenginleşmeyi öven tek bir ayetin bulunmaması tesadüf mü ?

    Bilakis bir şekilde zenginleşmiş olanlara boyuna infakı emreder. “İnfak etmek için zengin olun, yığın, biriktirin” demez. Çünkü mülukiyet (sahip olma) ihtirasının zaten insanoğlunun tabiatında hırsların anası (ummu’l-hırs) olduğunu bildiği için onu bir de teşviki manasız görür. Bu, insana “Yemek yeyin, su için” demeye benzer. Oysa insan zaten yemek yer, su içer. İnsanda gıdaların anası (ummu’l-gıda) bunlardır. Malumu ilamın totoloji (anlamsız tekrar/kısır döngü) olması gibi…

    Bilakis “Yemeği bölüş, suyu paylaş” der. “İhtiyacından fazlasını ‘kenz’ etme, tekeline alma” der. Karun’a “Yanındaki (Harun) ile eşit hale gel” der. Olmayan bunlar çünkü…

    Artık şunun anlaşılması gerekiyor: Hep birileri zengin olacak ve yoksullara verecek, mesele bu değil… Bilakis zengin-yoksul ayırımı ortadan kalkacak, eşit hale gelecekler. Toplumda yoksul kalmayacak, zengin de olmayacak! Herkes birbirine yakın duracak, arada uçuruma izin verilmeyecek, mesele bu…

    Şimdiye kadar İslam bu uçurumu meşrulaştırmanın aracı ve afyonu olarak kullanıldı. Şimdi bunu tersine çeviriyor, peygamber devrinde olduğu gibi Velid bin Muğire ile Bilal’i eşit hale getirmenin itiraz ve isyan sesi olarak yeniden inşa ediyoruz.

    Zengini çıldırtan bu.

    Hâlâ bu, hâlâ…