İyİlİkler Allah’tan KÖtÜlÜkler Nefİstendİr

İslamiyet bölümünde yer alan bu konu SaMeT46 tarafından paylaşıldı.

  1. SaMeT46

    SaMeT46 Moderatör

    ‘İyilik’ ve ‘kötülük’ şeklinde dilimize aktardığımız bu iki kelime, Kur’ân’ın ilgili ayetinde ‘hasene’ ve ‘seyyie’ şeklinde yer alır. Hasene, kelime olarak, her bir güzel söz ve yararlı amel/iş anlamından başka nimet, bolluk, mutluluk ve ferahlık gibi manalara gelir. Seyyie ise, temelde kötü ve yararsız her bir söz, hareket ve işi ifade etme yanında darlık, kıtlık, musibet ve ‘ikâb/ceza’ gibi anlamları da ihtiva eden bir kelimedir. (Bkz. İbn Manzur, 1996, 3/179; el-İsfahanî, 1986: s.170)

    Kur’ân’da genellikle karşılıklı olarak yer alan bu iki kelimenin geniş bir anlamda kullanıldığını görmekteyiz. Hasene, salih iş; bol rızık, rahatlık, genişlik; galibiyet ve ganimet; rahmet ve mağfiret anlamında; seyyie ise, kötü iş ve davranış; kıtlık, darlık ve sıkıntı; mağlubiyet ve ceza anlamında kullanılmıştır. (Bkz. En’am, 6/160; A’raf, 7/131; Tevbe, 9/49-51; Ra’d, 13/6.)

    A. HASENENİN/İYİLİĞİN ALLAH’TAN OLMASI

    1. ‘Maddî Nimet’ Anlamındaki İyiliğin Allah’tan Olması


    İnsanoğlunun yararlandığı bu türden her bir nimet Allah tarafından onun istifadesine sunulmuş birer rızıktan başka bir şey değildir.

    Kur’ân-ı Kerim, insan da dahil olmak üzere bütün varlıklara muhtaç olduğu rızkı verenin Allah olduğu gerçeğini bir ayetinde şöyle açıklar: “Yeryüzünde yürüyen (ve) kendi rızkını taşıyamayan (yüklenemeyen) nice canlının ve sizin rızkınızı Allah vermektedir.” (Ankebut, 29/60. Keza bkz., Hud, 11/6.)

    Bütün canlı varlıkların harika bir surette rızıklandırılması ancak o yüce Kudret’e mahsustur. O’nun dışında hiçbir gücün, değil bütün canlıların, en küçük bir canlının dahi rızkını yaratması mümkün değildir. Çünkü en küçük bir canlı varlığa rızık icad etmek suya, toprağa, buluta kısaca bütün bir kâinata hakim olmayı gerektirir. Şurası bugün çok iyi bilinmektedir ki, en küçük bir şeyin var edilebilmesi bile kâinatla alakadardır. Sözgelimi bir çiçeği icad edebilmek için tohuma, toprağa, havaya, suya, bulutlara ve güneşe güç yetirmek ve onlara emir dinletebilmek gerekir. Bu ise, ancak her şeye sözü geçen ve her şeye gücü yeten yüce Yaratıcı’ya has bir durumdur:

    “Ey İnsanlar, Allah’ın size olan nimet(ler)ini hatırlayın; göklerden ve yerden sizi rızıklandıran Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? (Böyle iken) nasıl oluyor da (O’na yönelmek yerine, inkara) götürülüyorsunuz/çevriliyorsunuz?” (Fâtır, 35/3)

    “Eğer O size verdiği rızkı kesecek olsa, kimdir sizi rızıklandıracak..” (Mülk, 67/21)

    İnsanın gösterdiği çaba ve gayret sadece, sonucun Allah tarafından yaratılması için hazırlanmış şartlardır. Rızık gerçeği -Kur’ân’da da açıkça vurgulandığı üzere- doğrudan doğruya Rezzak olan Cenab-ı Hakk’ın yaratmasına bağlı bulunmaktadır.

    2. ‘Hayır ve Taât’ Anlamındaki İyiliğin Allah’tan Olması

    Her bir maddî hasene doğrudan Allah’tan olduğu gibi hayır ve taât anlamındaki manevî her bir hasene de temelde yine Allah’tan olmaktadır. Şöyle ki, her bir güzel amel ve davranışı, elçileri vasıtasıyla insanlara bildirip öğretmek suretiyle, kullarına bunları sergileme imkan ve fırsatını tanıyan Allah’tır. Ve yine insanların onları yapmasını emreden/isteyen de O’dur. İnsan için bu durumda söz konusu olan sadece kendisine yolu gösterilen ve kendisi için teşvik edilen iyiliklere iradesiyle yönelip işlemektir.

    Bu ayetten anlaşılacağı üzere iyiliklerin gerçek anlamda kimden bilinmesi gerektiği hususunu izah etmeye çalışırken, asla insan iradesinin rolünü küçümseyici bir tavır içinde olmadığımızı ve olamayacağımızı belirtmek isteriz. Zira insan iradesi, iyiliğin meydana gelmesi konusunda yaratıcı bir özelliğe sahip olmasa da, Allah’ın, yaratmasını onun üzerine bina etmesi sebebiyle kendi çapından kat kat fazla önem arz etmektedir. Bir diğer ifadeyle, Allah’ın yaratması bizdeki bu iradeye bağlı kılındığı içindir ki, irade, apayrı bir değer ve kıymet kazanmaktadır. Evet, sınırlı dahi olsa insan irâdesi, Hakk’ın nâmütenahî irâdesinden, yeryüzünün bu en güzîde varlığına aksetmiş ilâhî bir armağandır. Bu armağanı şifreli bir anahtar kabul edip kullanabilenler, en muğlak meseleleri çözmeye, en karanlık noktaları aydınlatmaya, en muhkem görünen kapıları açmaya ve hazinelerin en kıymetlisini elde etmeye muktedir olabilirler.

    Vurgulamaya çalıştığımız husus şudur: İnsanın, hayır ve iyiliğin meydana gelmesi hususunda Allah’a nispetle hissesi çok sınırlıdır. Çünkü insan yapmak istediği hayır ve iyiliği Allah’ın vermiş olduğu sermaye (yetenek) ve güçle yapmış olmaktadır.

    Bu sermaye, Allah’ın (c.c.) kullarına lutfetmiş olduğu göz, kulak, el, ayak gibi zahirî uzuvlar ve akıl, hafıza ve irade gibi manevî istidatlardır. İnsan kendisine verilmiş olan bu sermayeyi, yanlış kullanmadığı veya atıl bırakmadığı takdirde, onunla her bir iyilik ve güzelliğe mazhar olur. Nasıl ki insan, kapatmadığı (açık tuttuğu) gözüyle, varlığı görmesine vesile olan –Allah’ın yaratmış olduğu- ışığa mazhar oluyorsa, açık tuttuğu kalb gözüyle de -Allah’ın öğrettiği- manevi güzelliklere mazhar olur. Bu cümleden olarak diyebiliriz ki, insan, hayrı bizatihi var eden değildir, o, yalnızca mevcut olan hayra iradesiyle talip olan, alıp kabul eden bir varlıktır. Böyle olunca da kendisine ait olmayan bir sermaye ile iyilik yapan birinin iyiliğe gerçek anlamda sahip çıkması doğru olmaz.

    Sözgelimi, bir infakta (yardımda) bulunmayı iradesiyle dileyen bir insan bu iyilik ve hayrını ancak Allah tarafından yaratılmış olan nimetlerle yapabilmektedir. Zira insanın görünürde sahibi olduğunu zannettiği nimetlerin hepsinin gerçek sahibi Allah’tır. Onların elde edilmesi için güneşi, toprağı, suyu, tohumu ve havayı bir nizam ve bütünlük içinde işleten Allah’tan başkası değildir. Ayrıca iyilik arzusunu insanın kalbine koyan ve yardım edeceği insanı buna muhtaç kılan ve yapılan bu iyiliği kabul ederek sevap verecek olan da yine Allah’tır. Böyle olunca, herhangi bir yardımda bulunan bir insanın bu iyilikteki hissesi irade planında yalnızca onu isteme ve ona yönelmeden ibaret olmaktadır.

    İnsan, yüce Yaratıcının kendisine vermiş olduğu yetenek ve imkanla yapmış olduğu iyiliklerin temelde kimden bilinmesi gerektiği gerçeğini anlayamadığı için veya anlamak istemediği için iyiliklerin tamamıyla kendisinden kaynaklandığını düşünerek gurura, şımarıklığa kapılır. Pek çok insanın içine düştüğü bu yanlış mülahazaları izale bağlamında Kur’ân başka bir ayetinde şöyle der: “Ne yerde ne de nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebep olmak üzere) başınıza gelen hiçbir şey yoktur ki, biz onu yaratmazdan önce bir kitapta bulunmuş olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Bu, kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdikleriyle de şımarmayasınız diyedir; Allah çok övünenleri sevmez.” (Hadid, 57/22-23.)

    Özetle ifade etmek gerekirse, yüce Yaratıcı’nın verdiği akıl ve irade gibi manevî istidatlarla; göz, kulak, el, ayak gibi zahirî uzuvlarla ve O’nun emriyle hayır işleyen bir insan da, o hayra sahip çıkamaz, hakiki anlamda ‘ben yaptım’ diyemez. Çünkü onu, o işi yapabilecek şekilde yaratan ve o hayrı işlemesi için emir, imkan ve güç veren Cenab-ı Allah’tır.

    B. SEYYİENİN/KÖTÜLÜĞÜN NEFİSTEN OLMASI

    Seyyie lafzı Kur’ân’da hem insanın kötü ameline karşı verilen bir ‘ceza’ ve ‘musibet’ anlamında hem de ‘cezayı gerektiren kötü amel’ karşılığında kullanılmıştır. (Bkz. Al-i İmran, 3/120; A’raf, 7/131; Ra’d, 13/6; Neml, 27/46; Rum, 30/36; Bakara, 2/81; Nisa, 4/85; En’am, 6/160; Yunus, 10/27; Ra’d, 13/22; Mu’minûn, 23/96)

    İşlenen her bir kötü amel, insanın istek ve ısrarının karşılığı olarak –Ehl-i Sünnet âlimlerinin de vurguladığı üzere- Allah tarafından gerçekleştirilmiş olması bakımından, O’ndan gelmiş olmaktadır, ancak, sebep ve menşeinin nefis olması hasebiyle kötülük, insana ait olmakta ve ona nispet edilmektedir.

    Seyyienin/kötülüğün her iki türünün de insan nefsiyle ilişkili olarak meydana geldiğine dikkat çeken bu ayetin ifade ettiği anlamlar üzerinde idrak edebildiğimiz kadarıyla ele almak istiyoruz.

    1. ‘Cezâ’ Anlamındaki Kötülüğün Nefisten Olması

    Bu başlık altında insanın işlemiş olduğu suç ve günahlar yüzünden maruz kaldığı seyyie/ceza üzerinde duracağız.
    Kur’ân-ı Kerim, sıklıkla ‘kendi yaptıkları yüzünden’ ve ‘kendi kazandıklarıyla’ ifadelerini kullanarak gelen musibetlerin, insanın yanlış ve kusurlarında aranması gerektiğini bildirir. Yüce Allah bu hususu bir ayetinde şöyle beyan eder:

    “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah (günahlarınızın) birçoğunu affeder (de onlardan ötürü bir musibet vermez.)” (Şurâ, 42/30)

    İnsan işlemiş olduğu her bir günahtan ötürü bu dünyada mutlaka cezalandırılmamaktadır. Eğer o her bir yanlış düşünce ve hareketinden dolayı cezalandırılacak olsaydı, gözünü musibetten açamayan bir varlık olurdu. Nitekim rahmeti gazabının önünde bulunan yüce Allah, günahların çoğunu affedip bağışladığını bildirmektedir:

    “Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gereğini yapar). Şüphesiz ki Allah kullarını (bihakkın) görendir.” (Fatır, 35/45)

    İnsanın musibete maruz kalmasına sebep olan hususları Kur’ân açısından üç grupta mütalaa etmek mümkündür: a. Nimetlere nankörlük etmek, b. İnsanlara zulmetmek, c. İlahî kurallara uymamak.

    a. Lutfedilen nimetlere nankörlükle karşılık veren bir beldenin akıbeti bir ayette şöyle resmedilir: “Allah (ibret için size) bir beldenin durumunu misal verir: O belde güvenli/huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.” (Nahl, 16/112)

    b. Zulmün -uhrevî bir cezanın sebebi olduğu gibidünyevî bir musibetin de sebebi olduğunu ise Kur’ân, Hz. Musa’nın ümmetinin şahsında “..Onları zulümleri sebebiyle yıldırım çarptı..” (Nisa, 4/153) ayetiyle dile getirir.

    c. Kur’ân’da insanın musibete maruz kalmasına sebep olarak gösterilen diğer bir husus da, ilahî kuralların dikkate alınmamasıdır. Bu ilahî kurallar gerek teşriî anlamda, gerekse tekvinî anlamda olsun uyulmaması durumunda uhrevî cezayı gerektirdiği gibi dünyevî bir cezayı (musibeti) de netice verir. Tekvinî emirlere itaatsizliğin cezası çoğunlukla dünyada, diğerinin ise galiben ahirette verilir. Mesela, Kur’ân iffetle yaşama kuralını çiğneyip fuhşun yayılmasını isteyenlerin her iki musibete de maruz kalacaklarını bildirir: “İnananlar içinde fuhşun yayılmasını arzu edenler için dünyada da ahirette de acı bir azap vardır. Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Nur, 24/19)

    İnsanın başına gelen musibetler ilahî veya nebevî emirlere sarılmadaki ihmal ve kusura bir ceza olarak da gelir. Uhud’da Ashab’ın, kendi seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış olmaları buna örnek gösterebilir. Nitekim bu hususla ilgili olarak ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

    “(Bedir’de) iki mislini (düşmanlarınızın) başlarına gerdiğiniz bir musibet (Uhud’da) kendi başınıza geldiği için mi ‘Nerden bu musibet başımıza geldi?’ dediniz. De ki, (başınıza gelen) o (musibet) kendi kusurunuzdandır.” (Al-i İmran, 3/165)

    Tekvinî emirlere uymamanın insanı yüz yüze getirdiği musibet ise, Kur’ân’da açıkça bildirilmese de bu esasında her bir insanın bizzat tecrübe ettiği bir vakıadır. Nasıl ki, dinin prensiplerini dikkate almama, özellikle, uhrevî cezanın sebebi sayılmaktadır, bunun gibi, Allah’ın, hayatın işleyişi ile ilgili vaz’ ettiği kanunlara (adetullaha) uymamak da o türden dünyevî bir cezaya/mahrumiyete sebep olmaktadır.

    Bu noktayı bir örnek yardımıyla ele alalım: Kendisinden mahsul almayı hedeflediğimiz ekili bir tarla düşünelim. Bu tarlanın baş ucunda sulama işi için bir depo veya su kaynağına bağlı hazır bir musluk bulunsun ve bizim görevimiz de o musluğu açmak olsun. Biz musluğu mevsiminde açmakla neticenin hasıl olması için sadece fiilî bir talepte bulunmuş oluruz. Gerisi tümüyle ilahî irade ve kudrete kalmıştır. O, yaratmayı dilemezse bir şey meydana gelmez. Zira toprak su, hava gibi sebeplerin hiçbirinde kendi başlarına sonucu garanti edecek –bilgi, irade ve güç gibi- fizikötesi bir özellik yoktur. Ancak insan, işin başında kendisinden istenen bir şartı veya şartları (şurût-i âdiye) yerine getirmemekle ‘Allah’ın, o eseri yaratmamasını’ istemiş olur ki buradaki olumsuz/kötü neticenin sahibi bizzat insanın kendisidir.

    2. ‘Kötü Amel ve Günah’ Anlamındaki Seyyienin Nefisten Olması

    İnsan nefsi, hem iyiliklere hem de kötülüklere meyilli birbirine zıt iki duygu yumağından müteşekkil bir yapıda yaratılmıştır. Kur’ân’da “Ona hem fücuru (kötülük duygusunun tohumlarını) hem de takvayı (bunlardan korunma istidadını) ilham edene yemin olsun ki, onu temizleyen iflah olmuş, kirletip örten ise, ziyana uğramıştır” (Şems, 91/7-11) beyanıyla insan fıtratının birbirine zıt bu iki eğilimine işaret edilir.

    İnsanda nefis mekanizması ile vicdan mekanizması vardır. Bunlar birbirinin rağmına/aleyhine işler. Akıl ve irade gibi insan fıtratının hakikatini oluşturan birinci boyutu, temelde Yaratıcı tarafından iyiliğe programlanmıştır. Ancak bu tabiatın öfke, haset, kin ve şehvet gibi hislerden müteşekkil ikinci boyutu insanı sürekli olarak kötülük yapmağa iter. İşte bu hislerin baskısına maruz kalan bir akıl ve iradenin, artık hayır ve iyiliğe taraftar olması kolay olmaz. Nitekim Kur’ân’da “Şüphesiz ki nefis kötülüğü (aşırı bir şekilde) ister.” (Yusuf, 12/53) ayetiyle insan nefsinin bu yanına dikkat çekilir.

    Kulun, -kendisini fücura çeken hisleri itibariyle bilerek veya bilmeyerek- insanî çizgiden aşağı düşmesi her an muhtemel olması yönüyle onun düşmemek için aklını besleyecek ve iradesini güçlendirecek iman eksenli bir düşünceye ve bu düşüncenin sağlıklı temrinatları diyebileceğimiz salih amellere ihtiyacı söz konusudur. Aksi takdirde, -tabir caiz ise- insan fıtratında, şeytanın ateşlemesine müsait birer dinamit gibi duran öfke, kin, haset ve şehvet gibi hislerin, akıl ve iradeyi etkisiz hale getirip insanı, esfel/düşük bir hayata götürmesi kaçınılmazdır.

    Dinin ve selîm aklın onaylamadığı kötülükler insanla ortaya çıkmaktadır. Bununla şunu anlatmak istiyoruz: İnsan, nefsinin negatif boyutunu temsil eden duygularına teslim olarak iradesini menfi yönde kullanmadıkça kötülük meydana gelmez.

    İradesiyle kötülüklere sebep olan insanın bazen de ‘Madem ki Allah dilemedikçe ben dileyemem, O müsaade etmedikçe ben bir kötülük yapamam, öyleyse yaptıklarımda ne dahlim var ki, mes’ul ve günahkar olayım?’ diyerek sorumluluk fikrini üzerinden atmaya çalışması söz konusudur ki işte bu noktada Kur’ân beşere ‘Sana gelen her bir seyyie/kötülük senin nefsindendir’ hitabıyla seslenerek, kötülüklerin insanın kendi nefsinden kaynaklandığına dikkat çeker ve dolayısıyla onun yapacaklarından sorumlu tutulacağını bildirir.

    İnsanın istediği her bir iyilik ve güzelliği temelde isteyip emreden Allah olduğu halde kötülükleri isteyen ve onlara davetiye çıkaran yalnızca insan nefsinin kendisi olmaktadır. Zira Allah kulunun kötülüğünü istemez ve ona asla zulmetmez. (Bkz., Fussilet, 41/46) O kullarının şükrüne/kulluğuna razı olur, inkar ve nankörlük türünden tavırlarına asla razı olmaz. (Bkz., Zümer, 39/7)

    Allah’ın kendisine vermiş olduğu akıl ve irade gibi bir yeteneği; göz, kulak, el ve ayak gibi maddî bir sermayeyi O’nun emrinin zıddına olarak kötülük ve şer istikametinde kullanan bir insan da, sorumluluğu üzerinden atmak için, ‘Bana bu kötü işleri yapacak istidatı ve vücudu Allah verdi.’ diyemez. Çünkü yüce Yaratıcı bu sermayeyi ona kötülük yolunda kullanması için vermemiştir ve kulunun bu sermaye ile haram bir fiil işlemesine asla rızası yoktur.

    Kişi yüce Yaratıcı’nın yerine getirilmesini emrettiği hayır ve amellerden uzak durmakla kötülüğü işlemiş olur. Diğer bir ifadeyle insan, yüce Allah’ın, uyulmasını istediği esasları ve bu esaslar üzerine kurulu mevcut amelleri reddetmek, terk etmek veya ihmal etmekle meydana gelen kötülüklerin bizzat sahibi olur. ‘Manevî bir hayrın/iyiliklerin gerçek kaynağının ilahî irade ve kudret, kötülüklerin ise insanın kendisi olduğu’ hususunu şimdi bir örnek yardımıyla ele alalım:

    Dinin direği olarak nitelendirilen ‘namaz’da hissemizin ne kadar olduğuna bir bakalım. Her şeyden önce namaz gibi bir hayrı emreden ve nasıl kılınacağını peygamberi vasıtasıyla bize öğreten Allah’tır. Diğer taraftan namazı kılabileceğimiz mekanı yaratan ve dünyamızı döndürerek bize namaz vakitlerini getiren de Allah’tır. Bunların yanında bize namaza müsait bir beden ve bu namazda okuma fiilinin gerçekleşebilmesi için ayakta durabilecek güç veren, sonra tükürük bezlerimizin çalışmasını temin eden ve de yaratmış olduğu hava ve ses telleriyle seslendirme olayını gerçekleştiren yine O’ndan başkası değildir. Nihayetinde namaz için büyük mükafatlar/sevaplar lutfeden de O’dur. Bunların hiçbirisi bize ait şeyler değildir. Bizim açımızdan geriye kalan, sadece namaz kılmaya veyahut kılmamaya karar vermektir. Şu halde bu hayrın meydana gelişinde insanın hissesine düşen onu iradesiyle istemektir. Dolayısıyla, insan, yaptığı ibadet ve herhangi bir hayırdan ötürü gururlanıp övünmemelidir, ancak bu şerefe muvaffak ve mazhar kılındığı için Rabbine şükretmelidir. Ancak insan namazı reddetmek veya terk etmekle namazla ilgili bütün güzellikler ve bunlara terettüp eden sevaplardan mahrum kalma gibi bir kötülüğe maruz kalır ki, bundaki bütün pay insana ait olmuş olur.

    Bu çerçevede üzerinde durulması gereken diğer bir nokta da şudur: İnsanın kötülük ve şerdeki hissesi, iyiliklerin meydana gelmesi hususundaki hissesine kıyas edilmeyecek kadar büyük olmaktadır. Zira kötülükler ifsad ve tahrip cinsindendir. Yapmanın zor, yıkmanın kolay olması hasebiyle, iyiliklerin yapılması ve meydana getirilmesi hususunda pek kısa olan insan eli, yıkma ve tahrip hususunda pek uzun bulunmaktadır. Sözgelimi, bir insanın, bir binanın meydana getirilmesi için mühendise, ustaya, işçiye, tahtaya, çimentoya, suya, çiviye, zamana ve daha birçok şeye ihtiyacı vardır. Ancak, zor şartlar ve uzun zaman içinde yapmaya muvaffak olduğu o binayı yıkmak ve tahrip etmek isteyen bu kişi için sadece birkaç dinamitle birlikte birkaç dakika kâfi olmaktadır. Görüldüğü gibi, bir şeyin meydana getirilmesi için gerekli olan güç, zaman ve imkanın belki binde biriyle o şeyin yıkılıp tahrip edilmesi gayet mümkün olmaktadır.

    Kısaca, insan bir iyiliğin meydana gelmesinde iradesinin dışında pek çok şeye muhtaç iken, kötülüğün meydana gelmesinde yapmakla memur olduğu bir işi/görevi sadece terk veya ihmal etmesi bile yeterli olmaktadır. Mesela, insan hiçbir kuvvet harcamadan sadece terk etmek veya ihmal etmekle de birçok tahribata sebep olabilir. Bir an için başında bulunduğu geminin dümeninden ayrılan kişi, yapılması gereken bir işi yapmayıp terk etmekle büyük bir mal ve can zayiatına yol açabilir. Bu itibarladır ki, gerçek anlamda iyiliğin faili olması hususunda insanın hissesi sınırlı bulunduğu halde kötülük ve şerdeki rolü sınırsız denecek bir özellik arz etmektedir.