İç Anadolu Bölgesinin Gelenek ve Görenekleri

İç Anadolu Bölgesi bölümünde yer alan bu konu LAL tarafından paylaşıldı.

  1. LAL

    LAL Moderatör

    İç Anadolu Bölgesinin Gelenek ve Görenekleri Nelerdir, İç Anadolu Bölgesi Gelenek ve Göreneklerine Örnek

    ANKARA Örf Adet Gelenek ve Görenekleri
    Ankara'da ele geçen en eski örneklerden yakın zamana kadar yapılan araştırmalarda görülen başlıca kadın kıyafetlerinin en ilginç olanları takım halinde holta ve salta ile birlikte veya tek giyilen sırmalı entarilerle setentiliyon gibi düz ve kalın münakkaş ipekli kumaşlardan yapılan etek ceket şeklindeki elbiseler teşkil etmektedir. Kadın kıyafetleri evde, sokakta, misafirliğe giderken, düğün ve gelin elbiseleri gibi ağır ve kıymetli, herbiri çeşitli renk ve şekillerde, mevsim ve yaşa göre değişen birtakım elbise çeşitleriyle karışımıza çıkar.

    Düğün kıyafetleri:
    Gelin elbiseleri ile düğün elbiseleri aynıdır. Yalnız gelinleri farklı kılan şey, başlarındaki tel ve duvaklardır. Ağır elbise olarak addedilen bu elbiseler sadece düğün ve düğünle ilgili törenlerde (nişanlar, kına geceleri, paça günleri vb.) giyilir, bunun dışında kesinlikle giyilmezdi.

    Düğün elbiselerinin en eski örneklerini üç etek entariler oluşturur. Bunların aşağı yukarı üç asırlık bir geçmişi vardır. Üç eteklerden sonra iki etek denilen harbalı ve holtalı elbiseler giyilmeye başlanmıştır. İki eteklerden sonra da yavaş yavaş holtalar terkedilerek holtasız düz elbiselere rağbet başlamıştır ki bunların da ilk örneklerini, belinin iki yanı büzgü ve pastalı bolca tek etekten oluşan, çantalı entari olarak tabir edilen sırmalı elbiseler teşkil etmektedir. II. Abdülhamit devrinden itibaren ise setentiliyon gibi kalın ipekli ve münakkaş kumaşlardan yapılan ve daha çok Avrupa modası olduğu tahmin edilen korsajlı, balinalı, bugünkü deux pieces'leri hatırlatan uzun etek ve ceketten oluşan elbiseler giyilmeye başlanmıştır.

    Genç Kız Kıyafetleri:
    Genç kızların kıyafeti genellikle sade ve basittir. Süslü elbiseler giymeleri toplumca ayıp sayılırdı. Esasen kızların kına gecesi ve şerbet (nişan) ten başka merasimlerde (düğün veya mevlüt) bulunmaları da geleneklere aykırı idi. Çok özel durumlarda düğüne gitmesi gerektiği zaman bile basma, pazen veya yünlüden alelade elbiseler giyerlerdi.

    Gezme Elbiseleri:
    II. Abdülhamit devrinden otuz sene öncesine kadar resmi misafirliklere gidişlerde, bayram ziyaretlerinde zengin hanımlar ipek kadife veya fasone denilen yünlü kumaşlardan veya çitari denilen ipeklilerden uzun entariler giyerlerdi. Daha eskiler ise kutni denilen kumaşlardan yapılan elbiseler giyerlerdi. Bu elbiseler üzerine ipek şaldan mongül veya plüş denilen ipek kadifeden hırkalar giyilir, üstüne elmas gerdanlık, elmas muska, gıdık - altın, elmas saat takılır, başa oyalı yemeni örtülür, üstüne bağdat çarı (çarşaf) carlanarak ziyaretlere gidilirdi.

    İç Çamaşırları:
    Çamaşır olarak tene üç en dokum bezden kalçaya kadar uzunlukta bolca bir gömlek giyilirdi. Bu gömlek üzerine sutyen yerine canfes veya diğer herhangi bir kumaştan kolsuz astarlı, havuz yakalı, önden üç düğme ile iliklenen bir yelek üzerine de gezi veya diğer kumaşlardan bir içlik giyilirdi. Bundan başka dize kadar uzanan paçaları geniş dantelli veya fistolu beyaz patiskadan bir iç donu, bunun üzerine de basmadan iç astarlı, uçkurlu, paçalı, ayak bileklerinde hafifçe bol bir dış donu giyilirdi.

    Gündelik Kıyafetler:
    Mevsime, yaşa ekonomik duruma göre bazı değişiklikler gösterir. Fakir ve orta halli kadınlar, doğrudan doğruya çinti donu denilen dış donu üzerine basmadan bir içlik, içlik üzerine de basmadan içi pamuklu ve üstü parmak dikişli ceket şeklinde düz hırka giyerler, başlarına yaşlılar kalıpsız iki parmak yüksekliğinde fes giyip, üzerine oyasız yemeni örterlerdi. Gençler ise biraz daha yüksekçe kalıplı fes giyip yemeniyi üçgen şeklinde üç köşe katlayarak fesin üzerine örterlerdi. Sokağa çıkacakları zaman, yakın komşuya giderlerken damarlı çar dedikleri bir örtü ile başlarını örterler daha uzak bir yere giderken de damarlı veya kareli uzun çarlara bürünürlerdi.

    Zengin olan kadınlar ise çinti don üzerine basma, yünlü vb.den oluşan uzun, düz baştan geçme peşli entariler giyerlerdi. Bu entari üzerine de ekonomik duruma göre basmadan, yünlü veya kadifeden, parmak dikişli, içi pamuklu hırkalar giyerlerdi. Yaşlılar başlarına takke gibi kalıpsız fes, gençler ise daha uzun ve kalıplı fes giyerlerdi. Fes üzerine gençler yemeni, yaşlılar oyasız yemeni örterlerdi.

    Sokak Kıyafetleri:
    Ele geçen en eski kaynaklara göre XVII. yüzyılda Ankara'da ferace giyildiği görülür. Feracelerden sonra çarlar giyilmeye başlanmıştır. I. Abdülhamit devrinde feraceler yasaklanıp çarşaf giyilmesi emredilince, gençler çarşafı tercih etmiş, yaşlılar ise beyaz çarlarını giymeye devam etmişlerdir.

    Hamam Kıyafetleri:
    Yeni gelin veya zengin genç hanımların hamam kıyafetleri de dikkate değerdir. Yeni gelin veya zengin genç bir hanım hamama giderken helâi don ve gömleğini, sevai telli yelek ve içliğini, üstüne elbisesini giyer, başına oyalı yemenisini takar, hamam bohçasını hazırlayarak Bağdat çarını giyip hamama giderdi.

    b) Erkek Giyimi:

    Anadolu erkek giyimi, Ankara da dahil olmak üzere üç grup altında toplamak mümkündür:
    - Üç etek entariler,
    - Şalvar ve işlik, fermani veya gazekiden oluşan takımlar,
    -Efe, zeybek veya dadaşlara özgü dizlikli zıpka veya zıvgalı camadan veya cepkenli kıyafetler.

    Ankara'da erkek kıyafetleri üzerindeki araştırmalar, yaklaşık bir - birbuçuk yüzyıl evvelinden Cumhuriyet devrine kadar olan kıyafet çeşitleri üzerinde yapılmıştır. Bu süre içinde Ankara'da çeşitli halk tabakasının giydiği kıyafetleri başlıca beş ana başlık altında toplamak mümkündür.

    İlmiye Sınıfının Kıyafeti:
    İlmiye sınıfına ait başlıca takımların en dikkate değer olanlarını üç etek entariler teşkil eder. Abdülhamit devrinin sonuna dek ilmiye sınıfının olduğu kadar esnaf sınıfının da giyiminin esas unsurunu oluşturmuştur. Genellikle şetari, altıparmak veya osmaniye topu gibi yollu kumaşlardan yapılan bu entariler önü baştan başa açık, yanlarının birer karış yeri yırtmaçlı, uzun kollu, haydari yakalı, önünün bele kadar kısmı ile kol yerleri kaytan süslü olur ve belinin yanında küçük bir bağla bağlamak suretiyle iki önü birbiri üstüne kavuşurdu. Yaklaşık olarak II. Abdülhamit devrinin ilk yarısına kadar hocalar tarafından gayet uzun ve bol şalvarlar pamuklu iç işlikleri ile giyilen bu üç etek entariler üzerine bele ince tarzda (esnaf ve efelerinkinden ince olmak üzere) ipek Trablus kuşağı, beyaz tiftik veya Gürün şalından bir kuşak sarılır, sırta da mevsim ve duruma göre ya pamuklu hırka veya Mekke hırkası, sokakta lata, camide ise cüppe giyilirdi.

    Üç etek entariler terkedildikten sonra, ilmiye sınıfı tarafından pantolona çok benzeyen, yalnız üstü ondan biraz daha bolca elifiye şalvarlar giyilmiştir. Elif iyeler üzerine, biraz zengince olanlar Şam toplandan, zengin olmayanlar yollu pazen veya ketenden parmak yakalı, önden düğmeli, uzun bilezikli kollu bir işlik giyer, bele beyaz tiftik veya Gürün şalından bir kuşak sarar, üzerine çuha veya kumaştan bir yelek giyerlerdi.

    Okuma Çağındaki Çocukların kıyafeti:
    Okuma çağındaki çocuklar, okuyan ve okumayan olmak üzere iki kısma ayrılır ve bunlardan okumayanlar esnaf olurdu.
    Okuyan çocukların kıyafeti; II. Abdülhamit devrinin birinci yarısına kadar üç etek entari üzerine çuhadan mintan giyer, bellerine şal kuşak sararlardı. Ankara'da ilk Maarif Teşkilatı kurulduktan sonra bu üç etek entariler kalkmış, yerine pazen veya kumaştan içi astarlı uzun şalvarlar ile işlik ve pamuklu hırkadan ibaret takımlar giyilmeye, daha sonraları ise elifiyeler ve nihayet ekonomik durumu iyi olanlar tarafından setre pantollar giyilmeye başlanmıştır.

    Yeni yetişen ve okumayan 13-14 yaşındaki esnaf çocuklarından efeliğe hevesli olanlar yaşlıların giydiği bu kısa şalvarların biraz daha darca ve itinalı olanları ile tıpkı efelerinki gibi işlik, yelek, fermani giyer, bele genişçe bir kuşak ile isteyenler silâhlık kuşanırdı. Efe olmak istemeyen gençler ise yaşlıların giydiği takımların daha dar ve gösterişlisini giyerlerdi.

    Esnaf Kıyafetleri:
    II. Abdülhamit Devri'nin sonlarına kadar Ankaralı esnaf da tıpkı ilmiye sınıfı gibi üç etek entarilerden oluşan takımlar giyerdi. Bu entarilerin altına, yakasından güzel görünmesi için bir içişliği giyilir, bele uzun veya değirmi şal kumaş kuşanılır, sırta da hocalardan farklı olarak kuşağın üzerini örtecek uzunlukta işlemesiz bir gazeki veya fermani giyilirdi. Mekke hırkası bulunanlar bunların üzerine ayrıca bir Mekke hırkası veya pamuklu hırka, kışın ise hocalardan farklı olarak isteyenler miriz, aba, daha zengince olanlar ise kürk giyerlerdi.

    Efe ve Zeybek Kıyafeti:
    Zeybeklerin giydikleri elbiseler hemen hemen birbirine benzer. Bunlar dizlik, işlik, camadan veya cepken ve bellerinde genişçe sarılı kuşak, kuşak üzerinde çeşitli silâhlarla dolu bir silâhlıktan ibarettir.

    Zeybekler kendi aralarında cesaret ve yiğitlikle sivrilenleri efe diye anarlardı. Efeler, çarlık dizlik denilen beyaz patiskadan diz kapağının hemen altında bir tür kısa şalvar giyerlerdi. Bu dizliklerin paçalık tabir edilen kısımları san ipekli işli olur ve sim karışık, yünden uzun, beyaz Sivrihisar diz çorapları ile giyilirdi. Sonraları bu dizlik ve çoraplar terkedilerek II. Abdülhamit devrinin ilk yarısına kadar bunların işlemesiz, düz patiskadan olanları ile düz beyaz yünden diz çorapları giyilmiştir. Sekiz metre patiskadan çok bol ve geniş bir surette yapılan bu dizliklerin bütün kıvrıntı ve döküntüleri arkada toplamak suretiyle önü adeta düz ve kırışıksız olur, diz kapağının hemen altında ve dize sıkıca oturmuş durumda olan parçasıyla ayağa giyilen diz çorabı arasında iki parmak yer açık kalarak ten görünürdü. Beyaz dizlikler ile sırta çarlık işlik denilen beyaz patiskadan parmak yakalı, önden iri sedef düğmeli, uzun bilezikli kollan olan bir işlik ve onun üzerine kırmızı beyaz yollu osmaniye işlik giyilir, bele genişçe şal kuşak ile silâhlık takılırdı. Bu takımlar ile ayağa kesinlikle kırmızı diz bağlı, uzun, beyaz ajurlu diz çorabı ve kırmızı cimcime veya yemeni, sırta da osmaniye işlik üzerine sırmalı camadan veya sırmalı cepken, bunlar yoksa sırmalı yelek giyilirdi.

    Uzun konçla diz çorabı ve hatta çizme giymekle beraber dizlik giyenlerinin diz kapaklan ile baldırlarının büyük bir kısmı mutlaka açık bulunurdu. Başlarına fes giyer, üzerine ipekli çevre ve pusu sararlardı. Cepkenlerini giymeyip omuzlarından aşağı sarkıtmak âdetleri idi.

    Memur Kıyafetleri:
    Ankara'daki memur kıyafetleri; yüksek, orta ve küçük dereceli memur kıyafeti olmak üzere üç gruba ayrılır.

    Yüksek dereceli memurlar; setre pantollar ile beş cm yüksekliğinde dik veya uçları kelebek yakalı gömlekler giyer, yakalara boynun arkasından iliklenen hazır uzun kravat veya papyon kravat bağlayıp, bunları mücevherli iğneler ile tuttururlar, gömlek ve pantolon üstüne de göğsü kapalı bir yelek giyerlerdi. Başlarında kalıplı fes (daha sonra hasırlı fes) ve ellerinde şık bir baston bulunurdu.

    Orta dereceli memurlar; setre pantol veya ceket pantollar ile kolalı gömlek yerine basma işlik giyer ve üzerine işliği örterek şık görünmesi için düz ya da pastalı, kolalı patiskadan bir jile takarlardı. Bu jileler üzerine dik veya ucu kıvrık kolalı bir yakalık ve beşparmak genişliğinde uçları kıvrık kolalı kolluk ile boynun arkasından iliklenen hazır kravat takılır ve üstüne yelek giyilirdi. Başlarına da şıllık fesleri denilen feslerden takarlardı.

    Küçük dereceli memurların kıyafetleri ise karışıktır. Genellikle elifiye giymekle beraber üzerine ceket giyenler de bulunurdu. Başlarında, sarıksız dal fes bulunması şarttı.

    AKSARAY Gelenek ve Görenekleri

    Anadolu da kadın tarih çağlardan bu yana üretimin ve doğurganlığın sembolü olmuştur. Bu özeliklerle oluşan Anadolu kültürü içinde kadın ana tanrıca olmuş ve bu kült geleneğe bağlı olarak günümüze kadar gelmiştir. Aksaray kadını bu geleneğin temsilcisi olarak bu yaşamda önemli bir yer almıştır. Kadınlar oluşan bu kültür gereği özellikle ev ve devlet yönetiminde büyük roller üstlenmiştir. Evde, ve dışarıda derleyici ve toparlayıcıdır. Eşine ve çocuklarına bağlı olan kadın bu görevlerini büyük özverilerle yerine getirir. Kendi için fazla yaşamayan Aksaray kadını kendine yeterince zaman ayırmaz, lüks ve süse fazla düşkün değildir (son 25 yıla kadar). Kazanca göre harcamalarını bilir. Geleneklerine bağlı Aksaraylı kadının incelik ve zarafetini evinin her köşesinde görmek mümkündür.

    Aksaray kadını; evde ve sokakta giyimine özen gösterir. Evde sade, ev içi günlük giysileri kullanır. Sokakta ve ziyaretlerde ise "kişilik" adını verdikleri gezmelik kıyafetlerini giyer. Eski Aksaray kadınının karakteristik giyim özelliği şalvardır. Şimdi bile birçok Aksaraylı kadın şalvar ve işlikle (gömlek) görülmektedir. Şalvarın özelliği kaybolmamış, yalnız kumaşları değişmiştir.

    Günlük Giysiler: Aksaray kadınının günlük giyimi denince, akla gelen ev içi giysileridir. Ev içinde, iş yaparken giydiği giysi işlik ve şalvardır. Bu giysi aynı cins kumaştan yapılmıştır. Giysi ile birlikte çevre, yemeni kullanılır. Ev içinde fazla süs ve ziynet eşyası kullanılmamaktadır. işlik ve şalvar genellikle çizgili kumaştan yapılmaktadır. Diril kumaştan yapılmakta olan şalvara bazı yerlerde "Doddiri" adı da verilmektedir.

    a) Şalvar: Çizgili kumaştan yapılmıştır. içi patiska veya benzeri bir kumaşla astarlanmıştır. Geniş ağızlı, 'oldukça bol bir üst donudur. Belden bileklere kadar, hatta topuklara kadar uzundur. Şalvarın beli uçkurlarla bağlanır. Paçaları ayağın gireceği genişliktedir. Kumaş, boyunca çizgili olduğu için, giyen kişiyi uzun boylu ve ince gösterir. Cep ağızları elin rahatça girip çıkacağı şekildedir.
    b) İşlik: Şalvar üstlüğüdür. Şalvarla birlikte aynı çizgili kumaştan yapılmaktadır. Vücudu sıkıca sarar. Önü açık olup, yakada ve belde düğme ile kapanır. Kol ağızları manşetle büzülmüştür. Vaka çevresi biye ile temizlenmiştir. Kollar uzun olur. içi patiska veya benzeri bir kumaşla astarlanmıştır. Manşetler düğme ile kapanmıştır. Kol ağızları pililerle daraltılmıştır. Beden boyu uzun değildir. Belden aşağıya doğru 8-10 cm uzunluğundadır. İşlik cepkeni de vardır.

    Kişilik Giysileri: Giyime özen gösteren Aksaray kadını gezmede, misafirleri geldiği zaman, dikkatli ve özenli giyinir. Kişilik giysilerini giydiği zaman, ziynet eşyalarını takar, başına iğne oyalı çevre veya yazma örter.

    a) Şalvar ve İşlik: Günlük giysilerin model özelliğini taşır.
    b) Hırka: Hırkalar için astarlı, üstü değişik kumaşlardan yapılmış astar ve kumaşın arasına pamuk veya yün konularak sırınmış, boyu kasık altlarına kadar uzanan bir çeşit cekettir. Genelde kolludur. Kolsuz olana yelek adı verilmektedir.
    c)Salta: Yünlü kumaştan dikilen, uzun kollu, ön kısmı açık, etekleri kısa yarım bir cekettir. Üzeri sim veya sırma ile işlenmiştir. Salta göğsü alttan sarar.
    d) Entari: Kişilik giysilerinin en önemlisi entarilerdir. Entariler, çizgili, düz kumaşlardan yapıldığı gibi, en çok kadifeden yapılanları makbuldür. Kadifeden yapılan entariler sim ve sırma ile işlenir. Buna "Mıhlama" adı verilir. Etekleri yere katlar uzundur. Yani ayak topuklarını kaplar. Bazılarının arka etekleri kuyruklu olup, buna da üç peşli adı verilmektedir. Mıhlama ile bele gümüş kemer takılır. Kumaş ipekten olursa "Şetari" adını alır. Şetarinin etekleri simle işlemeli olmaktadır. Mıhlama ve diğer entariler önden bele kadar açık olmaktadır. Bu da düğmelerle tutturulur.

    Başa Giyilenler:
    a) Fes: Üstü basıktır. Fes etrafına şifon sarılır. Şifanun üzerine iğne takılır ya da fes oyalar ile süslenir.
    b) Yemeni: Yemeni, genellikle desenli, renkli veya düz olarak örtülür. Yemeni örtenlerin yaşlarına göre rengi ve desenleri değişir. Yaşlılar beyaz desensiz olanları veya koyu renkleri tercih ederlerken, genç kızlar, etrafı iğne oyalı, albenisi olan renkleri tercih ederler.
    c) Çevre: Çevreler desenli veya düz olur. Etrafı iğne oyaları ile süslenir. Başa düz olarak alınır.

    Ayağa Giyilenler:
    a) Çorap: Yünden elde örülür. Desenli veya düz renklidir.
    b) Ayakkabı: Mes, lastik, pabuç, yemeni, ayakkabı olarak giyilir.

    Özel Giyim-Saç ve Yüz Bakımı: Gelinlikler, şalvar ve işliklerin karakterini taşır. Gelinliklerin kumaşları saten veya ipek satendendir. Entari şeklinde, her tarafı işlemeli gelinlikler de vardır. Aksaray kadınlarının saçları uzundur. zülüf ve kakül görünür. Saçlar genellikle örgüler halindedir. Kadınlar boya olarak yüzlerine allık, gözlerine sürme, kaşlarına rastık kullanırlar. Düğünlerde veya bazı özel günlerde ellerine ve ayak parmaklarına kına yakarlar.

    Erkek Giysileri: Aksaray erkeği de giyim kuşamına dikkat ve özen gösterir. Evde giyeceği ile dışarıda giyeceği farklıdır.

    İç Giysileri:
    a) Don: Belden dize veya biraz diz altına kadar uzanan şalvarın bir çeşididir. Patiskadan veya kaput bezinden evde dikilir.
    b) Göynek: Kadınların giydiği entari şeklinde, diz kapağına kadar uzundur. Bu da evlerde patiskadan veya kaput bezinden dikilir. Dikiş makinesi olmayanlar ellerinde dikerler.
    c) Gecelik: Genellikle yaşlı veya orta yaş erkekler giyerlerdi. Kadınların entarisine benzer, ayak bileklerine kadar uzar, bazı yaşlı erkekler evde kaldıkları süre içinde gündüz de giyerlerdi.

    Başa Giyilenler:
    Fes, şapka ve fötr şapka kılık-kıyafet inkılabından sonra hızla yaygınlaşmıştır. Bugün dahi erkeklerin bir kısım fötr şapka giymeye devam ederler.

    Pantolon: Pantolon olarak oldukça geniş şalvar giyerlerdi. Günümüzde de bazı yaşlıları şalvarları ile görmek mümkündür. Diz kapağına kadar geniş, ondan sonrası daralan ve önden düğmeli şalvarı da giyerlerdi. Şalvarın bel kısmına şal (kuşak) sararlardı.

    Gömlek: Yakasız, önden düğmeli ve adına işlik dediğimiz giysiyi giyerlerdi. Yakalı olanlar da vardı. Zamanla işlik adı mintan ve gömlek şekline dönüşmüştür.

    Yelek: "Yakasız, yuvarlak yakalı ve dik yakalı, kolsuz, önden düğmeli ve delme adını verdikleri yeleği gömleğin üzerine giyerlerdi. Aksesuar olarak köstekli saat zinciriyle asılır ve saat yelleğin cebinde dururdu.

    Palto: Kışın, terziler tarafından kaba kalın kumaştan dikilen "sakav" adı verilen giysidir; en üste giyilir.

    Kadın ve erkek giyiminde eskiden görülen pek çok ayrıntı günümüzde tamamen ortadan kalkmıştır.

    Çankırı gelenek ve görenekleri

    DOĞUM


    Doğum zamanı yaklaşınca evin her tarafı temizlenerek güneş gören odalardan birisi süslenir. Çocuk doğduğunda göbeği kesilerek tuzlanır. Tuzlama işlemi yapılmadığı takdirde çocuk büyüdüğünde vücudunun kokacağına inanılır. Kundaklama sırasında çocuğun göbeğine kül konularak bir çeşit mikroplara karşı koruma uygulanır. Eskiden çocuğun altına toprak serilir ve en az bir yaşına kadar ara bezi kullanılmadan sarılırdı.

    Çankırı'da eskiden beri yaygın olan bir gelenek, doğumdan sonra annenin başına bir kırmızı kurdele, çocuğa da kırmızı bir başlık geçmektir. Perilerin kırmızı rengi çok sevdiği, bu sebeple de kırmızı giyenlere bir zararının dokunmayacağı inancından hareketle yapılan bu uygulama bugün de görülmektedir. Çocuğun yatak ucuna bir mavi (gök) boncuk ve altın "Maşallah" takılır. Doğan çocuk erkekse hemen babasına haber verilir ve yakın çevresindeki insanlar bir iki gün bayram yaparlar. Kız doğduğu takdirde doğum olayı fazla önemsenmeden geçiştirilmeye çalışılır. Bir gün sonra yakın akrabalar ile komşular çocuk ziyaretine gelerek yakınlık derecelerine ve ekonomik durumlarına göre altın takar veya bir kutu şeker getirirler. Çocuk ziyaretine gelenlerin temennileri "oğul yaşı uzun olsun, Allah analı babalı büyütsün, kısmeti bol olsun, aklı üstünde büyük adamlar olsun, anasına, babasına hayırlı büyüsün" şeklindedir. Evde helva yapılır ve ilk olarak doğum yapan anneye ikram edilir. Ayrıca gelen ziyaretçilere sıcak Loğusa Şerbeti ikram edilir. Ziyaretçiler ziyaret bitiminde çocuğa nazar değmernesi için üzerlerinden ya da başlarından kopardıkları herhangi bir şeyi annenin yanına bırakırlar. Nazar değdiğine inanılan çocuk için de tütsü yakmak, kurşun dökmek gibi işlemler uygulanır. Doğan çocuk Al Basmak inancından dolayı kırk gün yalnız bırakılmaz. Kırk Basmaması için yeni doğum yapmış kadınların çocuğu görmesine izin verilmez. Anne, üç gün boyunca Kavurma Bulamacı da denilen un çorbası ve helva ile beslenir.

    DÜĞÜN


    Günümüz Çankırı'sında köy ve kasabalarında çok önemli değişikliklere uğratılmamış düğün adetleri hakkında derli toplu bilgileri Merhum Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok'un, 1930, 1931, 1932 yıllarında Çankırı'da neşredilmiş ve Duygu Gazetelerindeki tefrika edilmiş yazılarından öğrenebilmekteyiz.Bu kaynaktan öğrendiklerimizi, günümüz Çankırı'sında yaşayan düğün adetlerinin şekli ile yer yer mukayese ederek sunacağız. Aslında elli sene önce kaydedilen düğün adetleri ile bugünün Çankırı'sında yaşayan adetler, genel hatları ile birbirlerinin aynısıdır. Lakin, bilhassa para yönü ağır basan ve aşırı masrafı gerektiren motiflerin, zaruri olarak terkedilmiş olduğu da bir gerçektir. Düğünlerde İlk Teşebbüs:
    Evlenme çağına gelen Çankırılı delikanlının anası, oğlu için aradığı münasip gelin adayını bulunca, bu durumu kocasına iletir. Bugün de aynı durum geçerli olmakla birlikte, daha çok oğlan bulduğu kızı anasına, anası da kocasına anlatmak*tadır. Bunun üzerine, kızın kendisi ve ailesi hakkında lüzumlu araştırmalar yapılır, bilgiler toplanır. Kız, yapılan araştırmalar neticesinde ahlaken, bilgi ve beceriklilik bakımından müna*sip görülürse dünürlüğe karar verilir. Köy ve kasabalarda bu durum geçerli ise de, şehir merkezinde kız ve oğlanın tanışarak anlaşarak evlenmelerine daha sık ratlanmaktadır. Daha sonra, araya bir aracı konarak kızın anasına haber verilir. Kız anası da kocasına söyler, ağabeyi varsa onun da görüşü alınır, durum oğlan tarafına haber verilir. Bunun üzerine, kız tarafı ilk olarak normal bir masrafla alınabilecek takı ve eşyaların listesini oğlan tarafına duyurur. Eskiden bu listede beş adet beşibiyerde kulplu altın, iki çift elmas küpe, iki elmas yüz*ük, iki elmas iğne, iki çift gümüş nalin, iki gümüş kemer, iki kaftan, iki Bağdat dokuması ipek çarşaf, iki hamam takımı, iki çift potin kalüş yer almakta idiyse de, bugün bunların çoğu istenmemektedir. İstenilenler sadece nişan yüzüğü, bilezik ve kolye ile altın zincir gibi takılar ve eş*yalar olmaktadır. Diğer istekler, daha sonra belirlenmektedir. İstekler, oğlanın ailesi tarafından da ka*bul edilmişse söz kesilmiş demektir.
    NiŞAN
    Oğlan evi tarafından kabul edilerek alınan eşya ve takılar, kız evine gönderildikten sonra bir Cuma günü nişan yapılır. Nişan günü, oğlan tarafının kadın ve kızları ile bir de defci davet edilir. Defci çalma*ğa başlar. Her iki tarafın davet edilen kadınları oyun ve eğlencelerini birkaç saat kadar sürdür*dükten sonra, ortaya bir kat elbiselik kumaş serilir. Bu kumaş, oğlan evi tarafından getirilen ziynet eşyaları ile birlikte, gelin kıza elbiselik olarak getirilmiştir. Gelin olacak kız içeriye girince, elebaşılık eden kadınlar "Allah aşkına maşallah deyiniz, nazar değmesin" diye ihtarda bulunurlar. Gelin kız, yerde serili kumaşın üzerine gelip ayakta durur. Getirilen yüzük parmağına takılır. Diğer mücevherler de elbisesi üzerine iliştirilir.
    Bunlardan sonra gelin kız, önce oğlan tarafının (annesinden başlamak üzere) ellerini öper. El öpme sırasında, getirilen özel hediyeler de takılır.

    Şimdi ise (daha çok şehir merkezinde) bu nişan merasimi, oğlan ile kızın, davet edilen her iki taraf akrabaları huzurunda ve kız evinde, birbirine kırmızı bir kurdele ile bağlamış nişan yüzüklerinin, hatırı sayılır bir akraba veya eş-dost tarafından takılması şeklinde yerine getirilmektedir. Nişan merasimindeki eğlence ve hediye vermeler de, bu esnada yapılmaktadır.
    Şerbet içilmesi:
    Genelde kısmi değişikliğe uğramasına rağmen, şerbet içilmesi de şu şekilde olur: Kadınlar tarafından nişan töreni yapılmadan bir iki gün evvel ailenin durumuna göre erkekler tarafından da tören yapılır. Törende dualar okunur ve şerbetler içilir. Şerbet içme adeti sadece kadınlar arasında ya*pılmaktadır ve özellikle "darısı başına olsun" dilekleriyle, genç kızlara içirilmektedir. Kadın ve erkekler arasında bu şekilde nişan töreni tamamlandıktan sonra, kız oğlan tarafına geçmiş sayılırdı ve bugünden başlamak üzere oğlan anasına gelinlik etmeğe başlardı. Gelinlik etmekten maksat, gelin olan kızın kaynana ve kayın babasına kat'iyyen yüksek sesle söz söylememesidir. Mecburi bir durum olursa, çok hafif bir sesle konuşabilmesiydi.

    Gelin kız her nerede oğlan tarafından bir kadınla karşılaşsa, onların ellerini öper. Yan*larında hiç kimseyle konuşup eğlenemez... Aksi takdirde, gelin hakkında hiçte hoş olmayan dedikodular bir anda yaygınlaşır. Ancak, gelinlik etme adeti günümüz Çankırı'sında genellikle kasaba ve köylerinde bu şekildedir. Merkezde ise gelin kızlar sözlüsü veya nişanlısı ile el ele-kol kola gezebilmekte, eğlenebilmektedir.
    Nikah
    Çankırı'da nikah töreni yahut düğün, eskiden şu şekilde yapılmak*taydı:
    Mahalle bekçisinden, imamından, muhtarından başlayarak diğer yetkililere bahşiş ve harçlar verildikten sonra, mahalle imamına hitaben izinname çıkartılırdı. İzinname"de "... mahallesi imamı efendi, badesselam inha olunurki... nam bikri ile evlen*mesine canib-i şer'i şerifeden izn-i şer'i lahık olundu vesselam.." tarzında beyan bulunurdu, izin*namede, "Mihr-i müeccel" ve "mehr-i muaccel" diye tespit edilmiş iki yer bulunurdu. "Mihr-i müeccel" nikah bedeli, "mehr-i muaccel" de erkeğin vakti olmayıp ta geline ait mücevheratı ve diğer eşyaları ileriki bir zamanda yapılmak üzere adet ve miktarının bedeli demekti. Bu durumları beyan eden hususlar, izinnamedeki tespit edilen yerlere yazılırdı. Ölüm veyahut başka bir surette ayrılık vaki olur ise izinnamedeki yazılı hususlar, kadının hakkı olarak gerekirse mahkeme hükmü ile alınırdı.

    İziinnameler, mahalle imamları tarafından muhafaza edilerek saklanırdı. Nikah duasına mahallenin ulema ve diğer sayılır kişileri davet edilirdi. Kızın bir vekil iki şahidi, oğlanın da aynı şekilde bir vekil, iki şahidi davetliler arasında bulunurdu. Nikaha başlanmadan önce imam efendi tarafından, yapılacak veya yazılacak birşey olup olmadığı sorulur, varsa şayet, yapılır veya yazılırdı.Nikah miktarına gelince, öteden beri nikah miktarı pazarlık suretiyle yapılması adet idi. İmam Efendi meclisin ortasına oturur, sağ tarafına oğlanın, sol tarafına da kızın vekil ve şahitleri otururdu.Kız tarafına hitaben "İsteyiniz bakalım.." derdi.
    Bu şekilde kız tarafı ile oğlan tarafı arasında, imam efendi hakemliğinde sürüp giden pazarlık sonucunda bir bedel tespit edilirdi. Miktarın tespitinden sonra nikahın aile kuruluşunda esas olduğunu beyan eden bir Hadis-i Şerif okunur herkes diz çöker, ellerini açık olarak dizleri*nin üstüne koyarlardı. Yalnız imam efendi elinin birisini kapalı olarak dizinin üstüne koyardı. Sebebi ise nikah esnasında oğlan evinin düşmanları büyü yapılabilir düşüncesiydi. İmam oğlanın vekiline hitaben üç defa:"-Allah'ın emriyle, Peygamberin kavliyle, filanın kızı filan hanımı, kendi tarafından vekaleten filan efendiye asaleten alıverdin mi?..." diye sorardı. Oğlanın vekili ise "Alıverdim" diye cevap verirdi. İmam efendi de, bunun üzerine "Ben de akdi nikah eyledim." deyip elini açar ve uzunca bir dua okurdu. Daha sonra orada bulunanlara şerbet verilir, artan şerbet de uygun görülen yerlere gönderilirdi. Kız tarafı da bir tepsi baklava ve hediye ile karşılıkta bulunurdu. Kurban bayramlarında arife günü kız evine kurban göndermek adetten idi. Buna da, kız tarafı baklava ve diğer hediyelerle karşılık verirdi.

    Eskişehir Gelenek ve görenekleri

    DOĞUM

    Doğum bir şenlik, sevinç nedeni olarak karşılanır. Kırsal kesimlerde doğumlar genellikle evde olur. Doğumu ebe yaptırır. Doğum sırasında, ebeye yaşlı kadınlar yardımcı olur. Bebek doğduğu günden itibaren yastığının altına bıçak, makas gibi metal aletler konur. Halk arasındaki inanışa göre, bebeğin etrafına konan bu metaller sayesinde şeytan yaklaşmaz. Çocuğun doğumundan bir hafta sonra adı konur ve kulağına ezan okunur. Ad koyma önceden aile büyükleri tarafından yapılırken, şimdi anne baba, çocuklarına kendileri ad koymaktadır. Doğum sonrası önce geçmiş olsuna, sonra da hediye ile birlikte gözaydına gidilir. Doğum yapan 40 gün evden çıkmaz ve yalnız bırakılmaz. Şimdi bu süre 20 güne düşmüştür. Yarı kırkı denilen bu yirmi günlük sürede bebek yıkanırken soğan kabuğu, sarımsak kabuğu, altın ya da madeni para leğenin içindeki suya konur ve 20 tas su ile bebek yıkanır. Ayrıca kırkıncı günü de aynı işlemler yapılır ve bebek 40 tas su ile yıkanır. Kırk gün sonra gelinin annesine kırk uçurmaya gidilir. Gelinin annesi de bebeğin kundağına yumurta koyar. Ayrıca anneanne tarafından, çocuğun alnına un sürülür. Bu ise çocuğun saçları ağarana kadar yaşaması anlamını taşır. Bunların ardından bebek mevlidi okutturulur. Anne beyaz gecelikler giyer ve kırmızı kurdeleyi saçlarına bağlar. Mevlit okunurken bebekte kundak içinde tüm konukların elinde birer birer gezdirilir. Konukların hepsi bebeği görür.

    SÜNNET :

    Sünnet töreni başlamadan bir hafta önceki Cuma günü, eş dostun da katkılarıyla sünnet yatağı süslenir ve gelen konuklara yemekler ikram edilir. Sünnet evine bayrak asılır. Yatak süslendikten sonra konuk bayanlar kendi aralarında oynarlar ve bir hafta sonra düğün merasiminde buluşmak üzere ayrılırlar. Sünnet düğünü töreni Cumartesi günü akşam üzeri çalgıcıların gelmesiyle başlar. Sünnet çocuğu giydirilir. İlerleyen saatlerde sünnet olacak çocuğa mumlar eşliğinde kına yakılır ve eğlence gece yarısına kadar devam eder. Pazar günü çocuğun arkadaşları ile birlikte arabalarla şehir turu yapılır. Çocuk arabadan inmeden bir dilek tutar, ailesinden onu ister. Baba ve anne dileğin yerine getirileceğine söz verdikten sonra arabadan iner. Gelen misafirlerin takılarından sonra çocuk eve alınır ve sünnet edilir. Hemen akabinde Mevlit okunur. Gelen misafirlere yemek (genelde pilav) ikram edilir.

    Evlenme:

    Önceki yıllarda evlenmek isteyen kız ve erkek bunu anne ve babasına söyleyemezdi ve evlilikler genellikle görücü usulü ile olurdu. Şimdi ise gençler kendi eşlerini kendileri seçmektedir. Görücü usulü bile olsa gençler birbirlerini tanıdıktan sonra evlenmeye karar vermektedir.

    Kız İsteme :

    Oğlan tarafı bir kutu çikolata ile kız evine gider ve büyükler oturup sohbet ederler. Bu esnada kız kahve veya pişirdiği çayı misafirlere ikram eder. Büyüklerden biri Allah'ın emri Peygamberin kavli ile kızı ister. Kız tarafı kızı verecek dahi olsalar düşüneceklerini söyleyerek, kızı ilk dünürlükte vermezler. Kız tarafı kızı vermeye karar verirse, ikinci kez gelmek isteyen dünürleri kabul ederler. Eğer vermek istemezlerse dünürcüleri kabul etmezler.

    Söz :

    Kız tarafı kızı verirse "Ağız Tadı" denilen söz merasimi yapılır.Oğlan tarafı toplanarak kız evine gelir ve söz yüzükleri ailenin erkek büyükleri tarafından takılır. Söz duası da yapıldıktan sonra misafirlere lokum ve kolonya ikram edilir. Erkeklere mendil veya havlu, kadınlara yazma dağıtılır. Daha sonra kadınlar kendi aralarında oynarlar.

    Nişan :

    Günümüzde nişan veya söz merasimlerinden sadece bir tanesi yapılmaktadır. Arzu eden her iki merasimi de yapmaktadır. Nişan merasiminde geline abiye bir kıyafet giydirilir. Nişan yüzüklerinin genellikle Belediye Başkanı veya ilçenin ileri gelen bir kişisi tarafından takılması istenir. Eğer bu kişi bulunamazsa bir aile büyüğü tarafından nişan yüzükleri takılır. Daha sonra oğlan annesinin geline yapmış olduğu sandık eşyaları davetlilere gösterilir. Bu adete "çevirgi" denir. Günümüzde sadece takı töreni yapılmaktadır.

    Düğün Töreni:

    Düğün Cuma akşamı kına gecesi ile başlar. Düğün evinin kapısına Türk Bayrağı asılır. Bu evde düğün olduğu bu bayraktan anlaşılır. Kına gecesinde gelin sarka denilen kadife kumaş üzerine yaldızlı desenler işlenmiş olan üstlük ve şalvardan oluşan giysiyi giyer. Günümüzde genellikle abiye kıyafetler giyilmektedir. Çalgılar eşliğinde oynanıp eğlenildikten sonra sıra kına yakılmaya gelir. Gelinin arkadaşları ve yakınları kına tepsisine mumlar dikerek gelinin etrafında kına türküleri söyleyip dönerler ve gelinin kınasını yakarlar. Gelinin kınasını, anası babası sağ olan bir genç kız ve mutlu evlilik yapmış bir kadın yakar. Gelinin kınalı avucuna kaynanası bir altın veya bozuk para (genellikle bozuk para konulur) koyar. Gelin avucunu yumar ve kınayı yakanlar gelinin avucunu açmaya çalışırlar. Gelinin avucunu açabilirlerse bu altını veya parayı almaya hak kazanırlar. Kına yakıldıktan sonra damat gelini kucaklayarak eve taşır ve böylelikle kına gecesi sona erer. Ertesi gün oğlan tarafı düğün konvoyu eşliğinde, korna çalarak, kadınlar şarkı ve maniler söyleyip el çırparak neşe ile kızı almaya gelirler. Bu arada kız tarafında bir hüzün hakimdir. Gelinin yakınları gelinle tek tek vedalaşırlar. Gelinin oğlan kardeşi eğer oğlan kardeşi yoksa babası gayret kuşağı denilen kırmızı bir kurdeleyi gelinin belini üç kere dolandırdıktan sonra bağlar. Gelinin arkadaşları kapıyı kilitleyerek gelini vermek istemezler. Kayınpeder bu arada devreye girer ve kızlara harçlık vererek kapıyı açmaya ikna eder.Kızın babası kızın koluna girerek gelin arabasına bindirir. Gelinin omzunda Kur'anı Kerim elinde de bir gaz lambası vardır. Bir de gerdek gecesi damatla birlikte yemeleri için haşlanmış bir tavuk ve baklava gelin arabasına konur. İlçenin delikanlıları oğlan tarafından toprak bastı parası isterler. Bu parayı almayınca gelin arabasını göndermezler. Üç aşağı beş yukarı bir pazarlıktan sonra anlaşılır ve düğün konvoyu kornalar çalarak gelini alır götürür. Oğlan evine gelince, gelin arabadan inmez. Gelinin yanında bulunan yengesi gelinin inmelik olarak ne istediğini kayınpederine iletir. Burada ufak bir pazarlık döner ve sonunda iki tarafta tatlılıkla meseleyi çözer ve gelin arabadan indirilir. Gelin arabanın önüne kesilen kurban kanına bastırılıp eve sokulur.Geline,evliliği sağlam olsun diye indiği eve çivi çaktırılır. Bundan sonra damat bereket olması amacıyla buğday, bozuk para, fıstık veya şeker saçar. Daha sonra damat oynatılır ve davetliler damada para takarlar. Damat oynarken nazarlar çıksın diye önünde su dolu bir toprak testi yere atılarak kırılır.Bu günün akşamı tekrar düğün olur çalgılar çalınır oynanır.Ertesi gün düğüne davet edilmiş olan eş dost, akraba ve tanıdıklar hediyelerini getirirler. Bu merasime de takı günü denir. Yine gelenlere yemek verilir. Gelinin çeyizi bir odaya önceden serilmiştir. Gelin gelinliğini giyerek gelen misafirleri bu çeyiz odasında karşılar. Hediyeler bu odada toplanır. (Daha önceleri damat bu günde tıraş edilirdi.) Aynı gün imam nikahı da yapılır. Akşam damat arkadaşları ile birlikte camiye gider.(Damat camideyken ayakkabısının içine yumurta kırmak veya ayakkabılarını saklamak gibi şakalar yapılır.)Yatsı namazını kılar.Daha sonra yatsı namazından çıkan cemaat damadı güvey kapamak üzere evine getirerek kapıda duasını yapar. Damadın arkadaşları sırtını yumruklayarak içeri sokarlar. Bu arada kapının önüne konulmuş olan bir tas suyu damat ayağıyla vurarak döker ve eve girer. Düğün töreni böylelikle sona ermiş olur.

    Askerlik:

    Askere gidecek gençler, gitmelerine az bir süre kala yakınları tarafından yemeğe davet edilir. Gencin cebine harçlık koyup, hediyeler verirler. Arkadaşları ile birlikte eğlenceler düzenlerler. Gideceği gün akraba ve komşularını gezerek helalleşir. Aynı gün tüm akraba ve arkadaşları tarafından davul ve zurna eşliğinde asker ocağına uğurlanır. Gencin akrabaları vedalaşma sırasında harçlık olusun diye cebine para koyarlar.

    Ölüm:

    Komşuların karşılıklı dayanışmasını ortaya çıkaran bir olaydır. Böyle durumlarda, genellikle ölenin yakınlarına hiçbir iş yaptırılmaz. Ölü evinde üç gün yemek pişmez. Cenaze alayı çok kalabalık olur. Duyan herkes cenaze namazına katılmayı sevap ve ödev sayar. Kabristandan gelen halka lokma ve helva ikram edilir. Kadınlar yedi gün boyunca ölü evinde Tebareke Sûresini okurlar. Evde veya camide kırkıncı ve elli ikinci günüde mevlit okunur.

    Bayram Adetleri :
    Bayram telaşı arife gününden başlar. Arife günü hamur yoğrulur ve yağda pişirilir. Komşulara ve fakirlere dağıtılır. Kabristan ziyareti yapılır. Bayram sabahı her ailenin erkeği bayram namazına gider. Evde çocuklar ve kadınlar giyinirler ve erkeklerin camiden çıkmasını beklerler. Ailenin reisi kapıda karşılanır. Aile içinde önce büyüklerle, sonra küçüklerle bayramlaşılır. Anne ve baba varsa dede, nine evde gelen gidenleri bekler, onlara ikramda bulunurlar. Çocuklar ve gençler akrabalara, komşulara ve tanıdıklara giderek bayramlaşırlar. Büyüklere şeker, baklava, çay, kahve; çocuklara ise çeşitli yemişlerden ikram edilir. Çocuklar da ellerinde tuttukları naylon torbalara bunları doldururlar.

    Hıdrellez :

    Yeşile olan tutkudur hıdrellez. Bu büyük halk bayramını karşılamak için daha güneş doğmadan on binlerce Eskişehirli çay ve dere kıyılarına, kırlara akın eder. Törensiz, programsız içtenlikle kutlanan bu şenliğin tarihi 6 Mayıs'tır. 5 Mayıs gecesi ateşler yakılır. Yakılan bu ateşten en az üç kez atlanılır. Ateşten atlarken dilek tutulur. Eğlenceler yapılır. Hep birlikte çalınır, söylenir, oynanır. Yapılan bu eğlenceler geç saatlere kadar sürer. Diğer eğlenceleri görmek için gruplar halinde gezintiye çıkar. 6 Mayıs sabahı erkenden çay ve dere kıyılarına gelinir ve bu sularla yüz yıkanılır. Piknik yapılır. Sabahın alaca karanlığında söğüt dalları ile birbirlerinin başına vuran gençler nasiplerinin açılmasını, muratlarının yerine gelmesini dilerler. Bahçe kapılarına yeşillikler asılır. Gençler niyetleri yazılı kağıtları porsuk çayına atarlar. Büyükler niyetlerini gül dalının altına koyarlar. Ayrıca hıdrellez dolayısıyla çeşitli oyunlar tertiplenir. Bunlardan biri "Küpten kader çekme oyunudur." Akşamdan hazırlanan içi su ve yeşillik dolu küpün içine herkes, bilezik, toka gibi madeni şeyler atar. Küp bir gül ağacının yanına konur. Sabah kır eğlencelerinden dönülünce, küpün başında toplanılır. Mani söyleyecekler hazırlanır. Küpün başındaki çocuk elini içeri uzatır. Ne denk gelirse çeker. O sırada ilk mani söylenir. Çocuğun tuttuğunu küpten çıkarmaz. Mani biter bitmez elindekini çıkarır. Böylelikle kişinin niyeti ortaya dökülür. Hıdrellez; yalnız Hızır ile İlyas'ın buluştuğu anı görebilmek için insanların kırlara koşuşması değil, biraz da yeşile özlem ümitlerinin doğuşu, kadere inanış, geleneklere bağlılıktır.

    KARAMAN Gelenek ve Görenekleri

    DÜĞÜN

    20. yüzyıl başlarına kadarki zamanlarda, Karaman'daki düğünlerin, bir çok yere nisbetle, çok üstünlüğü, debdebesi ve şatafatı vardı. Karaman düğünleri; evlenecek olan delikanlının ailesinin, ekonomik durumu ve sosyal hayatı ve mensub olduğu sınıfa göre değişirdi. Bir bilim adamı ve hoca sınıfına mensup bir ailenin oğlunun düğünü ile, bir tarikat ehli, şeyh veya dervişin, bir şehir zengininin, esnaf tabakasından olan bir ailenin oğlunun düğünü için yapılan törenler hep ayrı ayrı idi. Genel olarak, oğlunun mürüvvetini görecek olan, baba ve anaların cömertlik damarı şahlanmış olurdu. Her baba, oğlun mürüvveti için bir düzen kurup, bir tören hazırlamak özentisindedir.

    Varlıklı aile düğünü :
    Düğün on gün öncesinden, ahçılar, işçiler angaje edilmiş olurdu. Koyunlar kesilmiş, baklavalar hazırlanırdı. Kazanlarda çeşitli yemekler pişirilmeye başlanırdı. Eş, dost sırası ile akşam yemeğine davet edilirdi. Her akşam dört-beş sofralık misafir ağırlamak suretiyle, dört-beş akşam ziyafet devam ederdi. Bu ziyafete, gelin kız tarafının erkekleri ve yakın akrabaları da davet olunurdu.

    Gelin alma günü, genel olarak Perşembe günüdür. Çarşambayı perşembeye bağlayan gece dahil, her akşam, damat evinin hariciye dairesinde, hariciye dairesi yoksa, bir komşu evinde tebrikler kabul olunur. Bunun adına mubareke denilir. Misafirlere, bol sigara ve kahve ikram olunur, kahve pişirmek için de bir kahveci tutularak, sahanlıkta hazırlanan mangal başına oturtulurdu.

    Bu evin sokak kapısı önünde, meşale denilen çıralık, petrol ile yoğrulmuş mangal külü, çamur toprakları ya da çam odunları yakılmak suretiyle, sokak aydınlatılırdı. Aynı zamanda, davulcu da her akşam, düğün evinin kapısı önünde davul çalardı. Misafir kabul olunan evde, iki oda ayrılmıştır; birisi yaşlılar, birisi de gençler alınırlardı. Çok kere gençler için bir komşu evi hazırlanırdı.

    DAMAT EVİ TARAFINDAN GECE EĞLENCELERİ:

    Damat tarafı ailesinin sosyal hayatı ve mali durumuna göre, mesela, zengin bir tüccar veya ziraatçi olan bir ailenin oğlunun düğününde, akşamları mubarekeye gelen yaşlılar, ayrı bir evde sohbet ederlerken, gençlerde ayrı bir evde, sazlı, içkili ve aşufte kadınların oynatılması yoluyla eğlenirlerdi. Bu eğlenceler sabaha kadar sürerdi.

    Düğün sahibi, hocadan, müderristen, tarikat ehli bir şeyh ya da derviş ise, bunların düğünlerinde, içki, saz ve çengi eğlenceleri bulunmazdı. Dervişler, Yunus'tan, Eşrefoğlun'dan, Kuddusi'den ve Bektaşi babalarından ilahiler ve na'tler söylemek suretiyle düğün akşamlarını ihya ederlerdi.

    Bununla beraber, düğün sahibi hoca ise, bir medresenin bahçesinde, dervişlerden ise, bir tekkenin bahçesinde, bir bahçenin değişik yerlerine meşaleler yakılmak suretiyle, medrese talebelerinin, her gece, Türk'ün zengin folkloründen çeşitli oyunlar ve eğlenceler yaparlardı.

    KIZ TARAFI EĞLENCELERİ

    Kız evi tarafından da, kız babası bir komşu evinde hazırlık kurarak oturur, burada tebrikleri kabul ederken; esas gelin evinde, iki tefci kadın, kadınlar arasında tef çalar, türkü söyler, gecenin karşısında türkünün ritmine göre oynardı. Bu oyuncu kadınlar, ekseriya, güveyi eğlencelerinde rakı dağıtıp, göbek atan kadınlardır.

    Bu arada, genç kızlar, taze kadınlar isteyerek veya istemiyerek ortaya kaldırılarak oynatılırdı. Gelin olacak kız da bir naz ile ortaya çekilerek oynamaktan nasibini alırdı. Oğlan evi kadınları da mübareke için kız evine geldiklerinde, damat anası oynadığı takdirde, o yılın bereketli olacağı inancıyla ortaya çekilerek kız anası ile birlikte karşılıklı olarak oynatılırdı. Karaman'da ki bu kadın eğlencelerinde başka yerde olduğu gibi, bahçe ya da büyücek bir avluda kadınlı erkeli toplanıp, hep bir arada çalıp oynamak suretiyle birbirine karışmak adeti de yoktur.

    KARŞILIKLI MÜBAREKEYE GİDİŞ:

    Salı akşamı, kız tarafının akraba erkek ve komşuları, erkek tarafına, önde bir fener taşıyan fenerci ile mübarekeye gelirler. Aynı şartlarda, erkek tarafı da ertesi akşam, yine önlerinde fenercileri ve davul çalan davulcuları ile kız tarafına mübarekeye gelirler, otururlar, tütünler, kahveler ikram edildikten sonra bir müddet sohbet edilir, daha sonra mübarekeye gelenler, kendi toplantı yerlerine eğlenmeye giderlerdi.
    Kadınlar arasındaki bu tebrike gidiş gündüzleri yapılırdı. Kadınlar arasındaki bu tebrikleşmede, tebrike giden taraf, kendi tarafının tefçileri ve varsa oyuncu kadınları ile birlikte, süslü, püslü carları içinde veya yarım örtüleri ile, bir konvoy halinde, oğlan veya kız evine giderlerdi. Varılacak taraf, kız veya oğlan evi, hangi taraf ise, karşı tarafın kendi semtlerine yaklaşıldığı öğrenilince hemen, arı kovanından püskürür gibi, kadınlar, kızlar tefciler de teflerini çalarak sokağa çıkarlar, gelmekte olan tarafın tefcisi de tefini çalarak karşılaşırlar ve yürüyüşe başlarlardı. İki taraf konvoyunun karşılaştığı noktada şamata daha da fazlalaşır. Her iki tarafın tefcileri son gücleri ile teflerini çala çala eve gelinirdi. İşte, gelin kızın ve kaynanaların oynatılması, bu karşılıklı mübareke toplantılarında olurdu.

    KINA GECESİ

    Çarşambayı perşembeye bağlayan gece, oğlan evinde damada,kız evinde ise geline kına yakılırdı. Damada kına yakılması basittir. O akşam, kız evinin aşçısı olan kadın, içinde ayet veya hadis yazılı, Hicaz'dan getirilme madeni su tası içerisinde veya hamam tasında hazırlanmış kına ve bu kınanın üzerine sarılacak bez ve kırmızı krepi ve kınayı yakacak kişiye verilecek olan hediyeyi küçük bir bohça içerisinde getirir; erkek tarafının toplantı yerinde misafirler doludur.Bu odanın ortasına,kıbleye karşı, kadife çakmalı bir namaz seccadesi serilir. Damat bu seccadenin sağ tarafına,sağdıç sol tarafına oturtulur.Toplulukta hazır bulunan bir hoca Kur'an'dan bir Aşır okur.Kurulacak olan yuvanın uğurlu ve devamlı olması için dua eder.Toplulukta bulunanlardan biriside kalkıp gelerek kınanın içine şakacıktan tükürür.Sonra aynı kişi damat ve sağdıcın sağ avuçlarının ortasına bir miktar kına koyar, beyaz sargılarını sarar,sargının üzerine de klaptan işlemeli al krepi oldum olasıya sarıverir..Bundan sonra sağdıç önde damat arkada toplulukta bulunanların ellerini büyüklük sırasına göre öperler.Bu arada kınayı yakan kişi,kına tasını alarak,odada hazır bulunanların önüne götürür,bu tasın içine herkes bahşiş olarak bir miktar para koyarlar.Bu paralar tas ile birlikte,dışarıda bekleyen kınayı getiren kadına verilir. Kendisi için gelen,klaptan işlemeli beyaz patiska mendili de kına yakan cebine indirir.

    El öpme töreni bittikten sonra damat ve sağdıç,kapının önünde yan yana durarak,aile büyüklerinden dışarı çıkmak için izin isterler.Toplantıda bulunanlar izin vermek istemezler,bunun üzerine damat tarafının en yakın akrabası topluluğun bütün isteklerine kefil olduğunu bildirerek damada ve sağdıca dışarıya çıkmaları için izin alır. Topluluğun istekleri kimi zaman bir hayır kurumuna veya mahalle camiine hayır mahiyetinde, kimi zamanda toplulukta bulunanlara ziyafet şeklindedir.Gelin kıza kına yakma işlemi ise; kendi avluları veya kendilerinin büyük avluları yoksa münasip bir komşunun avlusunda kına için hazırlık yapılır. Mevsim kış ise tabiatiyle kına için büyük salon ve sofalar hazırlanır.

    O akşam en fazla kalabalığın bulunduğu ve akşamların en heyecanlısıdır.Damat tarafından kına yakmaya gelecek olan yenge hanımlar ve diğer davetliler,yine mübarekeye gidildiği gibi,gelin taraftarlarından tefciler ile karşılanarak tören mahalline alınırlar.İki tarafın köçekleri,tefcileri ile eğlenceler yapılırken gelen damat tarafı hanımlarına kahve ikram edilir.Biraz istirahatten sonra,"haydin koşmaya,haydin koşmaya" denilerek eğlenceye telaş ve heyecan karıştırılmış olur.Tefcilerin eşliğinde genç kızlar koşma okuma yarışmasına girerler,bu arada büyük hanımların,daha doğrusu damat evi tarafının bulunduğu yerde gelin hanımın sandalyeye oturacağı ve bir petrol lambasının konulacağı ufak bir iskemlenin sığacağı kadar bir boşluk oluşturulur,sandalyenin ön tarafına da yengelerin oturacağı iki duvar dayama yastığı konulur; koşmalar söylenirken,gelinlik kızın başına üzeri her taraftan klaptanlı işlemeli,motiflerle bezeli,kenarları da yine klabdan mekikle örülme fistolarla çevrili büyük bir Al krep örtülerek(bu örtünün adına serpme denilir),teyzesi,ablası veya yengesi tarafından kolundan tutularak sandalyenin yanına getirilip oturtulurdu.Bu esnada,daha ziyade acıklı türküler,bilhassa"Ey gaziler yol göründü yine garip serime" türküsü ve ağıtlar söylenirdi. Kız tarafıda adet olduğu üzre ağlaşır dururlardı.

    Göğsü ve omuzlarına kadar başı örtülü, kına yakılmak üzre sandalyeye oturtulan gelinlik kızın elleri,göğsü üzerine kenetlenmiş vaziyettedir.Kızın sağ eline kına yakacak olan yenge bu kenetlenmiş elleri zor açar,ama bu defada avuçlar sımsıkı kapalıdır,kendisinin kına yakacağı avucu da zorla açan büyük yenge,kınayı gelin kızın avucuna koyar,kına ekseriya parmaklar dahil olmak üzere avucun tamamına yakılır.Kınanın üzerini bir kağıtla kapattıktan sonra bu kağıdın üzerine getirdiği altın hediyesini de koyup beraberce sarar.Sarma işi beyaz tülbentle yapılır,bunun üzerine de al kreple tamamen sarılmak suretiyle kapatılır.Sol ele kınayı yakacak olan küçük yenge de yukarıdaki şekilde kınayı yaktıktan sonra,gelin kızın başı üzeride,yüzünü örten örtüyü kaldırıp,kızın başı üzerine koyar,yüzü açılan gelin ağlamaklı bir vaziyette kalkıp yengelerinin elini öper. Bu anlar en kritik ve en heyecanlı anlardır. Bir yandan tefcilerin türkü ve manileri, bir tarafta kız evinin ağıtları ortalığı ana baba gününe çevirirdi.Aynı zamanda davetlilerin genç kızları kına yakılma esnasında gelinin etrafında toplanarak,gelinin kına yakılma esnasında takınacağı tarı ,ellerini kolay açıp açmayacağını,yengelerin koydukları bahşişleri büyük bir merakla seyrederler.Zira ertesi gün bu olayın dedikodusun bütün mahalleyi saracaktır ve bu dedi kodu furyası içinde herkese birşeyler anlatma işi düşecektir.

    Bu kaynaşmalar sona erdikten sonra,kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlar,yalnız gelinlik kızın arkadaşları yatıya kalırlardı. Kalabalık dağıldıktan sonra, bir odaya çekilip çeşitli eğlenceler, şakalar yaparlar, arasıra da evin avlusuna çıkarak el şıkırdata şıkırdata, türküler, maniler söyliyerek mahalleyi çınlatırlar, hemen hemen sabaha kadar bu ahenk içinde eğlenirlerdi. Kına yakılacağında, yapılan eğlenceler arasında, genç kızların hazırladıkları mumları yakıp, ellerinde bu mumlarla hem dolaşıp hem de koşma getirmeleri vardır. Son zamanlarda bazı tehlikeler göz önüne alınarak, bu mumlar bir tepsi içine dikilip, tepsi ile ortaya getirilir olmuştur. Kına yakıldıktan sonra da kına tasında artık kalan kınayı genç kızlar, kendilerinin de bahtı çabuk açılsın diye kapışarak avuçlarına sürerlerdi.


    GÜVEYİ TRAŞI VE GÜVEYİ HAMAMI:

    Eski evlerin büyük avuları, bahçeleri olurdu. Ya damat evinin avlusunda veya damada yakın bir akraba, komşunun avlusunda, Salı veya Çarşamba günü, öğle sonu güveyi traşı yapılırdı. Bu avluya sandelyeler, kerevetler hazırlanmış ve münasip yerlere de çullar serilirdi. Güveyi traşı yapılacak olan bu evin, odaları sofaları ve damları, hatta bu avlunun görülebileceği komşu evlerinin damları kadınlar ve çocuklarla dolardı. Çalgıcılar da yerlerini alırlar, yavaş yavaş akorda ve perdeye geçerlerdi. Berber gelir, cura, saz kanun, ud, darbukadan ibaret olan çalgılar çalınmaya ve uygun sesi olanlar oynak ve kıvrak türküler söylemeye başlardı. Evvela damadın arkadaşları traş olurlar, bu arada çalgıcılara ve bazı münasip davetlilere rakı ikram edilirdi. Gençlerin akşam eğlencelerindeki oyuncu kadınlar da bu toplantıya getirilmiş olurdu. Onlar da, bu kalabalığın önünde, sazların ritmine göre, hünerlerini göstererek oynarlardı. En çoşkulu türküler ve oyunlar, damat traş edilirken söylenir ve oynanırdı. Damadın traşı yarıya geldiğinde, berber, adet olduğu üzre, usturanın kesmediğini söyler, berber bu söylediği sözle yüklü bir para istediğini belirtmektedir. Araya giren aracılar vasıtasıyla, düğün sahibi ve berber anlaştırılarak, berberin tıraşa devam etmesi sağlanır. Damadın traşı bittikten sonra, davetli misafirler, aile yakınları ve komşular dağılmıyarak, aynı evde veya bir komşu evinde hazırlanan akşam yemeği sofralarının başına toplanarak hazırlanan yemekleri yerler, kahveleri içerler, bir müddet istirahatten sonra, akşam sonu, güveyi hamamına gidilme hazırlıklarına başlardı.

    Şehirdeki hamamlardan birisi o gün için özel olarak kiralanırdı. Hamam hazırlığı bittikten sonra, çalgıcılar çalgılarını çalarak, türkülerini söyliyerek, kafile halinde hamama doğru yürüyüşe geçilirdi. Zaten gündüzden çakırkeyf olan hamam alayında, 8-10 kişi bir halka teşkil ettirerek, böyle halka halinde hem yürürler, hem de türkü söylerlerdi. Damadın sağdıcı veya yakını birkaç kişi de rakıları, peynir, leblebi, turşu vs. içkiye elverişli mezeleri heybeler içinde hamama getirirlerdi. Artık o gece boyunca çalgılar çalınır, türküler söylenir. İçkiler içilir ve yıkanılarak damat hamamı yapılırdı. Sabah namazı vaktinden sonra kafile hamamdan, zil zurna sarhoş çıkar, yine koşmalar türküler söylenir, şarkılar çalınır, tabancalar patlatılarak bir hay huy alemi içinde akşamki eve gelinir, burada sabah yemeği yenilirdi.

    GELİN HAMAMI:

    Düğün haftası başlamadan evvel iki tarafta da telaş ve hazırlıkların başladığını daha evvel belirtmiştik. Bu arada, erkek tarafından, gelin hamamı için, ailenin maddi durumuna göre sabun, hamam harçlığı ve yaşlı hanımların saçlarına yakınmaları için kına gönderilirdi. Kız tarafı da düğün haftası başında, aşçı denilen yardımcı kadını, kız tarafı akrabalarına, ahbaplarına gelin hamamına davetçi gönderirlerdi.

    Bu davet şöyledir: Pazartesi günü, filan hamamda, gelin hamamına, Salı günü mübarekeye, Çarşamba günü düğüne buyrun. Bu davette, gelin hamamı için bir özellik vardır. Davet olunan aile, kız tarafının pek yakınları ise, aile kadılarının tümü hamama davet olunur, biraz uzaktan akraba ve komşu iseler, hamama evin genç kızı ile gelini davet edilirlerdi. Hamama gidiş, topluca ve tefci kadınlar önde ve tef çalarak gidilir, hamama varıldığında hemen soyunulup yıkanılmaz, topluluğa yetişemeyip geç kalanların da gelmesi beklenirdi. Davetlilerin tümü geldikten sonra, soğukluk (hamamın soyunma salonu) taki havuza etrafında gelin kızı dolandırma töreni başlar, tefci tefi ile, tefciye yamak olmak isteyen komşular da, kiminin elinde hamam leğeni, kimisinde hamam tasını tef gibi çalarak, tefcinin tefinin ritmine uydurdurmaya çalışırlardı. Önde tefci ve teflekciler, arkada etrafındaki arkadaşlarının ortasında, gelinlik kız ve diğer kızlar gurubu, tefin oynak ritmi ile birlikte koşmalar ve türküler söylemek suretiyle havuzun etrafında dolanırlardı. Hamama davetli genç kız ve gelinlerin giyindikleri en güzel elbiseleri, ziynetleri, altınları ve süsleri ile bu gelin dolandırma töreni bir nevi defileyi andırırdı. Bu tören ahenkle orantılı olarak, üç veya yedi defa dolanmakla nihayet bulurdu. Tören tamamlandıktan sonra, misafirler getirdikleri hediyelerini hamam natırına, işçilerine, tefcilere hatta hamamcı kadına takdim ederlerdi.

    Hamam günü, kız tarafından seçilmiş münasip yaşlı bir hanım (bu hanım aynı zamanda organizatör vazifesini de görür) daha evvelden damat tarafından gönderilen sabun, kına, hamam hakkı paraları da beraberinde hamamcı kadının yanına oturur ve hamama gelenlere yıkanmak için sabunlarını, başlarına yakmaları için bir miktar kınayı verir, böylece davetliler yıkanmak için hamam kurnalarına girerlerdi.

    Gelin kız ise, başta kaynana olmak üzere, damat tarafının yaşlı hanımlarının soyunmalarına yardım eder, bunların soyunmaları bittikten sonra kendisi de soyunmak üzere kendisini bekleyen birkaç arkadaşının yanına giderek, beraberce soyunurlardı. Yine tefler, türküler ve koşmalarla iç hamama giren gelinlik kız, önce kaynana, teyzeler, halalar, elti ve görümcelerin yıkanmaların yardım ederdi. İşin enterasan tarafı şudur ki, gelinlik kız, içeride sarındığı ipekli peştamal ve omuz havlusundan başka, başı da dört bir tarafı boncuk ve ipekli motiflerle süslü beyaz tülbent başörtüsü ile bürünmüştür ve ancak gizleri meydandadır. O sıcak altında onlara hizmet eden kızcağız, buram buram ter dökerdi. Bunların yıkanmalarına hizmet eden kızcağız verilen izin üzerine kendisi de yıkanmak üzere göbek taşının yanına gelirdi. Gelin kızın göbek taşına yaklaşmasıyla içerde daha gürültülü bir kaynaşma başlardı. Göbek taşının etrafında evvelkinden daha çoşkulu bir gelin dolandırma töreni daha yapılır, daha sonra gelini yıkamak üzere iki kalıp sabunla birlikte seçilmiş usta bir natır gelir, gelinlik kız göbek taşının ortasına oturtulur, natır kadın da yıkama işlemine başlardı. Kızın yıkanması sırasında, bütün genç kızlar, kimisi hamam tasını, kimisi hamam leğenini, kimisi su kovalarını alarak, bütün kuvvetleriyle tefin havasına uyup, türküler koşmalar söyliyerek ve kovalarla sular taşıyarak gelin kızın yıkanmasına yardım ederlerdi. Natır gelini yıkadıktan sonra biraz kendisi için aldığı sabunla, biraz da gelini yıkadığı sabunla usulen yıkanır ve çıkar giderdi. Yıkanmış olan gelin kız, hamamdaki büyüklerinin ellerini öper, içerde yıkanmasını henüz bitirememiş oğlan taraflısı varsa yıkanmasına yardım ederdi? Gelin kızın yıkanmasından sonra davetliler yavaş yavaş giyinirler, gelin kız soyunmada olduğu gibi yine kaynana ve yakınlarının giyinmelerine yardım ederdi.Hamamdan çıktıktan bir saat sonra gelin kızın başına altın örülürdü. Eskiden saçlar, şimdiki gibi kesilmezdi. Hiç kesilmeyen saçlar bazen topukları bulurdu. Bu uzun saçlar beş ya da yedi bölüme ayrılır, her bölüme on kadar Osmanlı altınlarından yiğirmilik Gazi altını ve daha kıymetlisi olan sandıklı altını ki bu altınların kulpları mevcuttu, saçın belirli aralıklarına bu halkalarından geçilir ve örülürdü. Ekseriya gelin saçları klapdan denilen sin iplerle de sarılmak suretiyle güzel bir şekil verilerek örülürdü. Gelin başına takılan bu altınlar, damat tarafından vaat edilen ve gönderilen altınlardandı. Başı yapılan gelin hanım yavaş yavaş oğlan evine gitme hazırlıklarına başlamış olurdu.

    Bu klaptan ile örgülü saçlara, sırma saç denilir, gelin hanım kırk gününü dolduruncaya kadar bu saç çözülmez, kırkıncı günü, kırk hamamı denilen ve yine bazı davetlilerle gidilen hamamda yıkanacağı gün, sırma saçlar çözülürdü.

    GELİN KIZ EVİNE KINA GÖNDERME TÖRENİ:

    Çarşamba günü damat ailesi tarafından kız evine kına götürme töreni yapılırdı.Eğer Perşembe günü gelin hanımın çeyizi develerle götürülecekse,hazırlanan süslü develerden birisine,bir tarafına içinde kına ve bazı münasip yiyecek hediyeler konulmuş bulunan süslü bir sandık, diğer tarafına da sandığın ağırlığınca bir yatak yada dayama yastık yükletilerek, damadın sağdıcı ve birkaç yakını, yanlarında çalgıcılar olduğu halde devede yüklü kınayı gelin evine götürürlerdi. Şayet gelin alayı için deve katarı hazırlanmamışsa kına bir araba ile götürülürdü.

    GELİN GETİRME ALAYI

    Akşamları yapılagelen toplantıların karekteristik durumu ve tutumuna göre gelin getirme alayı da çeşitli sınıflar arasında değişiklikler gösterirdi. Eğer düğün sahibi, yani damat tarafı, zengin bir tüccar veya ziraatçi ise, memleketin at binicileri cirit oynamak üzere, kılıç kalkan oynayanlar, kılıç kalkan oyunu yapmak üzere toplanırlardı. Bu arada Hacı Bakı Efendi'nin veya Sıdırvanlı Hacı Talip Ağa'nın deve katarları da hazırlattırılırdı. Bu develer gayet süslü havutlu ve her tarafları irili ufaklı çanlarla doldurulmuştur. Ayrıca Tabakhane esnafından bir veya iki kişi de kirli tabak iş kıyafetleri ile ve başlarına düğünler için özel olarak hazırlanmış, dudak ve göz yerleri delik keçe külahlarını ta boyunlarına kadar geçirerek ve bazı yerlerine çan takarak, irice bir keçi tulumunu şişirip, bu tulumla da ellerinde olduğu halde acaip kıyafet ve maskeleriyle düğün alayına katılırlardı.

    Kafilenin önünde, cirit oynayacak atlılar, kılıç kalkan ekipleri, bir kaçında gelin almaya gidecek yengeler ve bazı davetliler binili gelin arabaları, faytonlar, körükler ve çocukların binmeleri için üstü açık at arabaları, önde kayınbabanın süslü ve gösterişli atı daha arkada da deve katarı yola düzülerek gelin evine gelirlerdi. O civardaki sokaklar tamamen dolmuş vaziyette olurdu. Gelin evinde ağlamaklı ve telaşlı bir hava hüküm sürerdi. Bir taraftan, hazırlanmış olan gelinin ipekli çarşafı giydirilirken, diğer taraftan da gelin tarafından hazırlanmış çeyizler ve damat tarafının daha önce gönderdiği eşyalar, sandıklar develere yüklemeye başlanırdı.

    Develere bu eşyaların yüklemenin de bir adabı ve usulü olurdu. Komşular, yakın akraba erkekleri, devecinin rehberliği ile, süslü püslü eşyalar yükün dışında gösterişli olarak, yastık ve çeyiz sandıkları üzerine serilir, yine halı ve kilimlerde boydan boya serilirdi. Bir taraftan da gelin tarafından birkaç kişi, kucaklarında veya torbalar içerisinde çeşitli dokumalar ve kumaşlarla içerden çıkarak, develerin, atların ve çalgıcıların boyunlarına ikişer üçer metrelik bu parçaları dolarlardı. Bu kumaşlardan, cirit ve kalkan oyunu oynayanların boyunlarına da dolandırılırdı. Bu dokumalar gelin babasının mali durumuna göre, gazbahar şitarileri altıparmak veya emsali olan birer giysilik toplardandır ki yerine göre, kimilerine tam top, kimilerine de yarımşar top kumaş, ya da arşın işi kumaşlardan veya kumaş gibi baş bürgüleri bahşiş olarak sarılırdı.
    Bu işler tamamlandıktan ve develer yüklendikten sonra, mahallenin çocuklarına da petrol lambası, fincan takımları, irili ufaklı aynalar, bakır yemek tabakları, siniler, seten telli ağır kumaşlardan hazırlanan köşe yastıkları gibi göz alıcı çeyizler verilerek gelin kızın eşyalarının gösterilmesi sağlanırdı.
    Yengeler gelin kızı çeşitli ağıtlar ve sarılmalardan sonra alarak dışarı çıkarırlar ve kapalı faytona bindirirlerdi. O günlerde dadılık görevini yapan kadın da hemen mutfağa giderek, bir bakır kap alır, içine de evin hamur mayası kabından bir parça maya kor, bir de oklava alarak çarşafının arasına saklar ve gelin arabasına binerdi. Evvelce ufak bir tepsi içinde kırmızı krep veya kordela ile süslenmiş bir mum hazırlanmıştır. Dadı hanım bu hazırlanmış mumu araba içinde yakarak oturur, mum tepsisini de elinde tutar; gelini uğurlamak için toplanan erkeklerden bir hoca dua eder, Fatiha'dan sonra kayınbaba süslü ve haşmetli atına biner, yine süslü elbiseli bir seyis de atın başındaki yulurdan tutarak, çökertilmiş olan develer kaldırılmak suretiyle gelin alayı yavaş yavaş yürüyüşe geçerdi.

    Önde cirit oynayacak olan suvariler ve kalkan oyuncuları, milli kıyafetleri ile yola düzülürlerdi. Gelin alayında saz ekibi var ise, önde davul ve diğer saz ekibi sıralanırdı. Bu araba yürüyen eş, dost, komşu erkekleri, bunların arkasında at üzerinde kayınbaba, arkasında gelin arabası, ve diğer yengelerin arabaları, daha arkada yüklenmiş deve katarları, en arkada da gelin ufak tefek eşyalarını taşıyan mahalle çocukları yola çıkarlardı. Ciritciler, şehrin uygun olan meydanlarında cirit oynaya oynaya, kılıç kalkan ekipleri de gösteriler yapa yapı, davulcuların gümbürtüleri, at kişnemeleri, develerin inceli kalınlı çan sesleri arasında, şehrin münasip caddelerinde dolaşılarak damat evine doğru gidilirdi.

    Yukarıda niteliğini belirttiğimiz tulumcular ise, bu mahşeri kalabalığın içerisinde, maskara kıyafetleri ile ve şurasında burasında takılı çanların seslerini çıkartacak sallantılı hareketleri ile kalabalık halk arasındadırlar. Avare ve haylaz çocukların üzerine koşarak bir heyecan ve korku yaratırlar, aynı zamanda bu hareketleri ile konvoyun düzenini de sağlamış olurlardı. Bazı anlarda haylaz çocukların üzerlerine yürüyerek tulumu sırtlarına vurur, ama gözü pek çocuklardan biri de evvelden yanına aldığı bir çuvaldızı bir fırsatını bulup hemen tuluma batırmak suretiyle tulumun havasının boşalmasına sebep olur ki, bu hal tulumcu için bir utançtır, hemen ortadan kaybolur. Gelin alayının geçeceği yollar üzerindeki evlerin damları da hep semt kadın ve kızları ile doludur. Böylelikle münasip yerlerde durularak at oyunları, kılıç kalkan gösterileri ve başka eğlenceler yapıla yapıla öğlen namazından sonra başlayan gelin götürme yürüyüşü ikindi vaktine doğru damat evinin bulunduğu sokağa girer.

    Gelin götürme sırasında, kayınbabanın cepleri ufak madeni paralarla doludur. Zaman zaman bu paralardan avuçlayıp etrafta dolaşan çocukların kümelendikleri yerlere serper, işte bu sırada tulumcular da hünerlerini göstererek çocukları dağıtmaya uğraşırlar. Gelin hanımı arabası yeni evinin kapısı önünde durmuştur. Hemen birkaç komşu erkek, kapı ile araba arasındaki boşluğa iki taraflı çuval veya kilim gererek gelinin geçeceği yolu kapalı hale getirirler. Gelin bu yoldan geçip, kapının eşiğine geldiğinde, evvelden hazırlanmış olan kurbanlık koç kesilir. Gelin hanım kesilen bu kurbanın üzerinden atlayarak içeriye geçer. Bu arada dadı kadın da el çabukluğu yaparak, hemen arabadan iner, mum tepsisi ile, gelinin anası evinden gizlice aldığı bakır kap içindeki maya ve oklavayı gerdek odasına bırakır. Yanan mum tepsisini de bir kenara yerleştirir. Bu mum tükenene kadar orada yanacaktır. Bunlar uğur sayılır. Bu arada, dam veya duvar üzerinden on-onbeş yaşlarında bir erkek çocuk, ufak madeni paralar, su ve buğday dolu testiyi gelin arabadan inip, kapıya doğru yengelerin kolunda ilerlerken uygun bir boşluğa fırlatır. Kırılan testinin içinden dökülen su ile beraber yerlere dağılan paraları da çocuklar kapışırlar. Bu paralar da uğur sayılır.

    Düğün eğer hocalardan veya bir tarikat ehli şeyh veya devrişir düğünü ise; medrese talebeleri, bazı istekliler işlemeli zeybek elbiseleri, cepkenleri hazırlayarak, ellerinde ve bellerinde kılınçlar, palalar ve tabancalarla ikişer sıra ile büyük bir alay ve bu alayın önünde sancaktar ve beyaz giysili sırma cepkenli iki küçük erkek çocuk maskot olmak üzere gelin götürme konvoyuna katılırlardı.

    Bir tarikat şeyhi veya derviş oğlunun gelin götürme alayında önde ilahi okuyan ve saz heyetini oluşturan dervişler takım ki, bu takımda kimisi ilahi söyliyerek, Rufai ve Kadiri tarikatından olan dervişlerden bir kaç tanesi tekke sazlarından, mazhar veya bender denilen deve derisinden yapılma kalbur büyüklüğündeki tefi döverek , kimi dervişler ellerinde birer tencere kap ağzına benzeyen pirinç madeninden yapılma zilhun denilen saz aletini birbirine vurarak, kimi dervişler de 50 -60 santim uzunluğundaki bir şişin ucunda, etrafında 10 -15 santim uzunluğunda zincirler yerleştirilmiş iri bir portakal büyüklüğündeki Şeşber adı verilen topuzu çeşitli yönlerde zıplatılarak, bu üç tür sazın kendilerine özgü sesleri ile ilahicilerin söylediği ilahilerin ritmine uydurularak oluşturulan dervişlerin ulvi ahengi göklere yükselirdi.

    Bu arada, yine uzun saçlı Rufai ve Kadri dervişlerinden kimisi perişan kıyafetleri ile ellerindeki topuzlu şişi, sağ yanağından sokup, sol yanağından çıkartarak; belden yukarısı çıplak dervişler de ortası delik, nal biçimi demir levhaları göğüslerine ve kollarına yerleştirerek, bu levhaların ortasındaki büyükçe deliklerden derilerini dışarıya asılıp, bu çıkan kısımlara da şişler saplayarak gelin alayında gösteri yaparlardı. Bir veya iki derviş de, içinde ateş dolu büyük ekmek saçlarını başları üzerinde taşıyarak; bir kısmı da Rufai dervişlerinin adeti olan pirinç parçalarını ağızlarında soğutarak, düğün alayına korkunç ve esrarengiz hava verirlerdi.

    KAYSERİ Gelenek ve Görenekleri

    DÜĞÜN

    Görücü

    Evlenme çağına gelmiş genç erkeğin ebeveyni aralarında anlaşıp, oğullarını evlendirmeye karar verirler. Bir erkeğin evlenebilmesi için askerliğini yapmış olması ilk şarttır. Çünkü askere gidip de dönmemek var. Şimdi bile askerliğini yapmış olanlar daha kolay kız bulabilirler. Kızı olan bir aile, kızlarının şehirden ayrılmaması için damat adaylarından talebeliğini bitirmiş olmalarını ve daimi mukim, iş güç sahibi olmalarını isterler. Bu şartlarda olmayıp ta evlenmek isteyen gençler, ailelerine olgun ve ağırbaşlı görünmek istemelerine rağmen, yine de bu dileklerini ebeveynlerine ima ederler. ''Başımı alıp gideceğim'', ''bıktım bu yalnızlıktan'' gibi...

    Kayserili 30 - 40 yıl önce, modern, şehircilik başlamadan kaldırımlı dar sokakları olan mahallelerde ''hayat'' tabir edilen uzun avlulu genellikle tek katlı evlerde otururlardı Evlenebilecek yaşta kızı olan her kız evi, sabah erkenden hayatı süpürür, dış kapının önünü, kaldırımları yıkar, O evde kız olduğu hemen anlaşılırdı, şimdi ise büyük apartman dairelerinde böyle belirtiler bulundurmak mümkün değil. Zaten gerek de kalmadı. Çünkü kadınlar artık eskisi kadar dışarıya kapalı ve erkeklerle ilişkisiz değil. Kız evi gelecek görücülere iyi ve temiz görünmeye çalışır Oğlan evi görücüleri ki bunlar: anne, anneanne, babaanne, abla olur, sabahın sekizinden itibaren dünür gezmeye başlarlar, Önünü temiz buldukları kapıyı çalarlar. Kapıyı kız anası açar. Hiç bir şey sormadan misafirleri buyur eder. Ya da görücüler ''misafir alır mısınız?'' diye sorarlar Görücüler döşenmiş temiz odaya alınır. Biraz sonra görücülerin en yaşlısı 'hanım kızımızı görelim'' der, Kız temiz giyimiyle gelir, hiç bir şey söylemeden misafirlerin elini öpüp çıkar. Daha sonra yine en yaşlı misafir su ister. Suyu kız getirir. Misafir suyu ağır ağır içerken, bir kenarda başı önünde ayakta duran kız, baştan ayağa süzülür. Su içildikten hemen sonra başka bir şey ikram edilmeden misafirler gider. Giderken mahalledeki diğer kızların evlerini sorarlar, ev sahibi de tek tek tarif eder. Görücüler gördükleri kızlardan beğendikleri birini almaya karar verirler. Diğer yakın akrabalar da gidip kızı görürler. Hepsi de beğendikten sonra kız ve ailesi hakkında araştırma yapılır. Bu araştırmada namus, iffet. mali durum ve irsi bir hastalık olup olmaması ilk planda gelir. Kızı almak için bir engel görülmezse nadiren kız, oğlana bir fırsat kollanarak gösterilir, Oğlan şiddetle karşı çıkmadığı sürece bu işten pek vazgeçilmez, Zaten erkeklerin çoğu da annelerinin buldukları kıza razıdırlar. Kızı beğendikten sonar, kız evine giderek, Görücü; ''kızınızı beğendik, Allah'ın emri, Peygamber in kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz, Bizim lakabımız, adımız soyadımız şudur. Oğlumuz şu işi yapar, işyeri şurdadır, evimiz şurdadır'' der. Eğer varsa oğlanın Kartviziti ile fotoğrafını da bırakır, Kızın annesi "bize on-on beş gün müsaade edin bakalım'' der Bundan sonra araştırma sır kız evine gelir. Kızın çok yakınları damat adayını araştırmaya başlarlar. Yine araştırılanların başında, namusluluk, mali durum ve irsi hastalık gelir. Her iki taraf da mali durumlarının birbirine çok yakın olmasına dikkat ederler.

    Her şey mükemmel bile olsa, bir taraf bir taraftan biraz fazlaca zengin ya da fakir ise, ''uyuşamayız, dengimiz değil'' denilip vazgeçilir. Araştırma sırasında, oğlanın kızı nadiren görebilmesine mukabil, kızın oğlanı görmesi hemen hemen hiç mümkün değildir. Kızın erkek akrabalarının çoğu oğlanı belli etmeden görürler. Hatta kızlarının ilerde rahat etmesi, dayak yememesi için, oğlanı herhangi bir konuda kızdırıp, sinirlilik halini kontrol ederler. Gece hayatına, içkiye, namaza olan alışkanlıklar da önemle göz önüne alınır. Bu araştırmalardan dolayı, evlenecek erkekler, bu devrelerde temkinli olurlar. Sinirli olmamaya giyime ve bilhassa cemaatle namaza özen gösterirler.

    Kız evi, alınan müddetin son günü, yakın akrabalarıyla genel bir istişare yaparlar. Müspet ayda menfi cevap kız anasına tembih edilir. Ertesi gün oğlan evi kadınları kız evine gelerek ''nasıl oldu, dünürümüzü gönderelim mi?'' diye sorarlar. Kız evinin cevabı müspetse, kız anası ''Allah yazmış, ne diyelim'' beyanında cevaplar verir. Cevap menfi ise ''kızımız küçük, kusura bakmayın'' der.
    Kız yaşlı ve evde kalmış bile olsa, bu cevap reddetme klişesidir. Görücülerin bu gelişinde de kız görünmez. Hatta şerbete kadar oğlan evinden kimseye görünmemeye çalışır. Kız oğlan evi mensuplarınca görülürse, oğlan evi bunu uğursuzluk addeder.

    Söz Kesmek Kahve Almak

    Kadınlar kendi aralarında anlaştıktan sonra, işe kesinlik kazandırmak için, oğlanın babası, amcası ve bir - iki yakın akrabası hemen ertesi gün kızın babasının işyerine, işyeri yoksa ya da müsait değilse, akşam evine giderler. Kız babası misafirlere oldukça rağbet gösterir, ikramda bulunmak için birçok şey teklif eder. Fakat misafirler ille de kahve içmek isterler. Kızın babasının babası, yoksa annesinin babası hayatta iseler bu bulunmazlar. Kız babası kahveyi dedenin (varsa önce baba tarafı, yoksa anne tarafı dedenin) vermesi için misafirlere çay, meyve gibi ikramlarda bulunur. Misafirler de dedenin varlığını bildikleri için, kahve içmekte fazla ısrar etmezler. Fakat her iki dede de hayatta yoksa, kız babasından kahveyi almadan, yani kahve içmeden gitmezler. Dede varsa hemen ertesi gün yine oğlanın babası, amcası, dayısı, dedeye giderler. Çok önceleri, yanlarına bir de imam ve her iki tarafın tanıdığı, saygınlığı olan birini daha alırlarmış. Dededen yine kahveyi isterler, dede de ısrar etmelerini bekler, böylece güya kızı ağıra satmış olur, Misafirler kahveyi içmeye muvaffak olunca kızı resmen kendilerine bağlamış, söz kesmiş olurlar. Kahveler içildikten hemen sonra varsa imam yoksa bulunanların en yaşlısı Kuran okur, dua eder. Diğer ikramlardan sonra büyük kahvenin günü tespit edilir. Bugün; genellikle en yakın cumartesi günü olur. Türkiye'nin hemen her tarafında kız isteyene ''verdim'' demek ayıp sayılır. Örneğin Baraklar ''verdim'' demez ''he'' der(1 ). Birçok bölgede olduğu gibi Kayseri'de de ''kahve'' verilir. Böylece muhatap, olumlu cevap almış olur.

    Kahve

    Bu toplantı kız evinde olur. Toplantıya kız ve oğlan evinin uzak-yakın bütün akrabalarıyla, oğlanın arkadaşları katılır. çok kalabalık olur. Kız ve oğlan evi birkaç gün önce akrabalarına haber göndererek ''cumartesi akşamı kahveye buyuracaksınız'' dedirtir. Bu davet yalnız erkekler içindir ve bu davete damat adayı Katılmaz. Oğlan evi cuma veya cumartesi günü öğleden önce gereğinden fazlaca toz şeker ve pastayı, ailenin diğer erkek çocuğuyla, yoksa yakın akrabalardan birinin oğluyla kız evine gönderir. Önceleri kız evi toz şekeri eriterek serbest yapardı. Sonraları toz şekerin yerini hazır meyve suyu, yaş pasta veya rulo pasta aldı, Bu gönderilenlerin arasında kahve yoktur fakat nişanda dağıtılacak olan nişan şekeri vardır, Kız evi hediyeleri getiren çocuğa ya mendil, ya kravat ya da para verir. Akşam namazından sonra bütün davetliler gelmeye başlarlar. ilk önce yaşlılardan başlanarak fincan fincan kahve taşınır. Bundan sonra büyük ve geniş şerbet tepsisi odanın ortasındaki bir sehpanın üzerine konur. Tepsinin içi bardak doludur, üstü bir tülle kapalı, tülün üstünde de bir ipek mendil vardır. Tepsi ortaya gelince bir hafız Kuran okur, çiftlerin mutluluğu için dua eder. Duanın akabinde damat adayının en yakın bekar akrabasından biri tepsiye doğru ilerler, hemen mendili cebine koyar, tülü açıp birine verir. (Bu tül daha sonra sürahiye sarılacaktır). Tepsiyi alıp bir-iki misafire ikram ettikten sonra, kız evine mensup bir gence devreder. Şerbetin ya da meyve suyunun yanında kurabiye, yaş pasta yada rulo pastalarda ikram edilir. Oğlan evi gençleri kız evi mensuplarına farkettirmeden evden bazı eşyaları geri verilmek üzere çalıp damat adayına götürerek bahşiş alırlar. Bunlar; basit bardak, bardak altı, kül tablası olduğu gibi, sedir yastığı, vazo, saksı, sandalye, çerçeve gibi hacimli eşyalar çalmaya muvaffak olanlar da görülebilir. Misafirlere en son şeker ve çikolata ikram edilir. Bu sırada bir sürahi şerbet veya meyve suyuyla doldurularak tüle sarılır, kurdeleye bağlanır. Bu sürahiyi damat adayına veren genç, damat adayı tarafından mükafatlandırılacağı için, sürahi kız evindeyken damat adayının arkadaşları tarafından kapışılır. Misafirler giderken oğlanın babası ve amcası kız evine verilmek üzere, kapıda yolcu edenlerden birine ''kahve parası'' verirler. Verilecek para konusunda daha önce anlaşırlar. Örneğin baba bin Iira vermişse, amca daha az, diyelim beş yüz lira verir.(yıl 1981 )

    Dini Nikah

    Dini nikah önceleri düğün haftası içinde yapılırdı. Bu yüzden nikahları kıyılmamış gençler de, islam dinince birbirlerine haram ve ne mahrem oldukları için genellikle gerdeğe kadar görüşemezlermiş. Fakat bu anlayış gittikçe kaybolarak günümüzde hiç kalmamıştır. Şimdi dini nikah, söz kesimi ve kahveden sonra yapılıyor. Böylece birbirlerinin helallileri sayıldıklarından, aylarca nişanlılık devresi yaşayabiliyorlar, Dini nikah genellikle kız ve oğlan olmadan onların vekilleriyle yapılır. Vekiller genellikle ikişer erkek olur Vekiller kadınsa, bir erkeğe ilk kadın olması lazımdır. Vekillerin aklı başında ve kötülük yapmak istemeyecek, güvenilir insanlar olması gerekir. Nikahın kıyılması esnasında, daha çok oğlanın düşmanları (kızın da olabilir) gerdek gecesinde oğlanı iktidarsız kılmak için sihir ve büyü yaparak oğlanı bağlarlar. Bu bağlanmalar çeşitli yollardan yapılabilir. Duvara veya tavana çivi çakmak, bir ipi düğümlemek, ağzı açık bir i çakı bıçağını kapamak gibi... Bu gibi büyüsel hareketler hep nikah sırasında olacağı için, nikah kıyan hoca herkesin elini dizinin üstünde görmek ister. Nikahın kıyılacağı zaman ve mekan hoca ve vekillerden başka hiç kimseye bildirilmez. Bu gelenek hala devam eder ve nikahlar gizli kıyılır.


    Düzen

    1930-35 yıllarına kadar düzeni kız evi düzermiş, daha doğrusu şerbetlik alırlarmış. Zamanla bu iş oğlan evine kaymış. Düzen düzmek demek, kızın nişan günü ve daha sonra giyeceği elbiselerle. diğer aksesuarı (makyaj malzemesi. ayakkabı. terlik, çanta) almak demektir. Önceleri kıza alınan elbiseler 2-3 katı geçmezken şimdi 10 15 kat elbise alınıyor. O zamanlar bu alışverişe damat adayı iştirak etmezdi ve makyaj malzemesinin yerine de 1-2 kemik tarak alınırdı. Düzene: gelin kız, pek yaşlı olmayan 2 - 3 yakın akrabası, kaynana, kaynata, bir evli, bir bekar kadın ve bazen damat adayı da katılarak öğleden önce gidilir. Akşama kadar çarşıda kalınır. Alınan eşyalar normal olarak şöyledir. Siyah ve bordo kadife elbise, jorjet elbise, altı ipek üstü sırmalı elbise, ''dört etek" elbise, çeşitli desenlerde mevsimlik kumaşlar. Son zamanlarda gündüz ve gece tuvaletleri de alınıyor. Yılan derisinden mamül 2 - 3 çift ayakkabı ve çanta, yazlık ve kışlık terlikler, iç çamaşır, sabahlık takım, kombinezon, pijama, 5 - 1 0 çift çorap ve makyaj malzemesi. Bu eşyalar o gün oğlan evine gelir. Oğlan evi yakınları ertesi gün düzene bakmaya gelirler. Bir iki gün sonra da münasip bir genç eşyaları kız evine götürür. Önceden dikilip hazırlanan mantoyu da beraberinde götüren genç, kız evinden para, mendil veya kravat alır. Baraklarda bu alışveriş kızla beraber bütün akrabalarına çok külfetli bir şekilde olurdu.

    Resmi Nikah

    Resmi nikah genellikle belediye nikah salonunda değil, kız evinde yapılır. iki tarafın yakın akrabaları toplanırlar. Nikah memurları bilinen seyir içinde nikahı kıyarlar. Nikah kıyılırken gelin ve güvey birbirlerinin ayaklarına basmaya çalışırlar. Burada erkek daha müsamahakardır. Nikah memurlarına kutu içinde şeker ikram edilerek uğurlanır. Nikah dan sonra, birbirlerine bir kurdele ile bağlanmış olan nişan yüzüklerini iki tarafın sevip saydığı bir erkek, genç çiftlere takar, alkışlarla beraber kurdelayı keser. Daha sonra misafirlerin çoğu gider. Kalanlar gelin ve güveyle fotoğraf çektirirler. Son yıllarda gelin ve güvey nikahtan sonra taksilerle gezdirilmeye başlandı. Ayrıca nişan için de ayrı bir toplantı yapılmadan nikahtan sonra kadınlar arasında nişan yapılıp, oğlan evinin hediyeleri veriliyor.

    Nişan

    Önceki sayfalarda ''kahve'' başlığı altında anlatılanlar 30 35 yıl kadar önceleri kadınlar arasında ve ''şerbet" adıyla yapılırdı. Şerbette bir nevi başlık parası olan kızın Mihr-i Muaccel'i ile Mihr-i Mahırı tesbit edilirdi. Kıza takılacak takılar evlenince yine kızla beraber oğlan evine geleceği için. kız evine verilen ve yaygın olan başlık diye anlaşılmamalıdır. Nikah hakkı kadının, boşama hakkı ise erkeğindir. Erkek, kadını boşadığı takdirde Mihr-i Mahır yürürlüğe girer ve erkek kadına tespit edilen miktarda peşin ve taksitle (nafaka) para verir. Önceleri kıza verilen hediye 500 ila 20.000 altın kuruş arasında değişirmiş. Hemen hemen 35 yıllık, hatta daha da fazla bir süredir bu para, beşli diye bilinen Cumhuriyet altını olarak verilmektedir. Son yıllarda da beşlinin yerini gerdanlık, inci, platin veya elmas saatler almaktadır.

    Nişan kız evinde olur. Kızın bütün akrabaları, oğlan evinin kıza takı takacak ya da para verecek yakınları toplanırlar. Oğlan evinden bir yaşlı kadın ''gelin kızımızı getirin'' der. Gelin kız yanında bir kız arkadaşıyla gelir. Önce oğlan evi konuklarının, sonra kız evi konuklarının ellerini öper, sonra odanın ortasına gelip durur. Kızın yanına evli bir kadın gelir ve hediyeler takılmaya başlanır. ilkönce kaynananın hediyeleri takılır, Kaynana, altınları kızın yanındaki evli kadına verir, o da takar. Diğer akrabaların hediyelerini de kızın yanındaki kadın, hediyeyi verenin adını yüksek sesle söyleyerek takar. Kız altınları takıp, zarf içinde para olarak verilen diğer hediyelerini de aldıktan sonra tekrar el öperek teşekkür eder. Sonra düzende gelen elbiseleri tek tek giyerek, bir defile gibi gelir el öper. Misafirler giderken gelin kız tekrar el öper. Daha önceleri kaynana hariç diğer oğlan evi yakınları kıza altın değil, halı hediye ederlermiş. Kızın değerli oluşu ve çeyizinin zenginliği, halılarına bakılarak ölçülürmüş. Şimdi yine her kızın çeyizinde birçok halı bulunur.

    Nişanla düğün arasına Ramazan Bayramı girdiği takdirde oğlan evi tarafından kız evine kına, yazma, ayakkabı, çerez v.s. gönderilir. Kurban Bayramı'nda ise kız tarafına kurbanlık koç gönderilir. Çünkü kız nişanda birçok altına sahip olmuştur. Bu altınlar kızla beraber oğlan evine geleceğine göre, bu altınlara düşen kurbanı almakta oğlan evine düşer. Düğünden sonraki ilk dini bayram ziyaretinde de kız evi, kızlarına bir ayakkabı veya terlik, damatlarına da gömlek, kravat gibi hediyeler verirler.

    Dünürlük çağırma

    Dünürlük gezmeleri nişandan hemen sonra başlar. Kız evinin bütün yakınları dünürlük çağırırlar. Kız evinin ve oğlan evinin yakınları da bu davete icabet ederler. 1940 öncesinde bu toplantılar öğleden önce, öğleden sonra ve akşam dahi yapılırmış. Sonraları yalnız akşam yapılmaya başlanmış. Son yıllarda ise yalnız öğleden sonra yapılıyor. Bu toplantılara erkekler katılmaz, yalnız kadınlar arasında olur. Gelin kız her toplantıda, giyebilecek bütün elbiselerini giyerek defilenin tek mankeni olur. Bu toplantılar sonunda iki taraf akrabaları birbirlerini gerektiği kadar tanıyıp, akrabalıklarını pekiştirmiş olurlar.

    KIRIKKALE Gelenek ve Görenekleri


    DÜĞÜN


    Düğün öncesinde hazırlıklar yapılır. Ev eşyaları ve gelinlik alınır. Bunlar kızın sandık içi çeyizi ile birlikte kız evinde sergilenir.Oğlan babasının en yakın arkadaşı "Düğün Kahyası" oğlanın en yakın arkadaşı da "Sağdıç" olarak seçilir.Yöremizde düğünler, genellikle Cuma günü namazdan sonra başlar, Cuma namazından çıkanlar, yanlarında cami imamı olmak kaydıyla düğün evine gelirler. "Bayrak Yemeği" diye adlandırılan yemek yenir.Yemekten sonra bir sırık ucuna takılmış Türk Bayrağı ile bayrağın üzerinde bulunan ayna ve elma evin çatısına, (damına) dikilir. Bayrak sırığın ucuna asılmadan önce imam tarafından dua edilir. Bayrağın asılmasına yörede halk tarafından "Bayrak Kaldırma" denir.Davul ve zurnalar çalmaya başlamadan önce, köyde ve çevrede cenazesi olan aile varsa, davul ve zurna ile birlikte düğün sahibi ile birlikte bu aileye "yas alma"ya giderler. Yas alma, aynı zamanda düğünün başlaması, davul zurnanın çalması için bu aileden izin almak anlamına gelir.Aynı günün akşamı okuntular, yani davetliler gelir. Davetlilere yemek ikram edilir. Okuntular gelirken haber verirler. Davul zurnacı davetlileri karşılamaya çıkar. Davetliler düğüne güçleri oranında hediye getirirler. Bu hediyeler; ev eşyası, para, düğün için yiyecek, zahire, düğünde kesmek için etlik küçük baş hayvan olabilir.


    KIZ KINASI:
    Cumartesi akşamı düğün, kız kınasının yapılması ile devam eder.Üzerinde çeşitli renkte yanan mumlar olduğu halde, büyükçe bir tepsinin içine çerez, şeker, kına ve antep fıstığı; geneline hediye olarak elbise, ayakkabı hazırlanıp, bir çocuğun başı üzerinde kız evine varılır.Kız evinde kadınlar, gelin kızın yanına giderler ve kına türküleri söyleyerek kızın kınasını yakarlar.Düğün alayı oğlan evine döner, davul zurna kız evinde kalır. Bir müddet sonra kız evi davul zurna eşliğinde "oğlan kınası" nı getirir. Kına, yine mumlarla süslenmiş, üzerinde çerez ve hediyeler olduğu halde, bir tepsi üzerindedir. Yanında sağdıç olduğu halde, oğlanın eline bu kına yakılır.


    GELİN ALMA:
    Düğünün son günüdür. Bu genellikle Pazar günü sabahta hazırlıklar yapılır. Gelini almaya gelenlere babası kızını teslim eder. Kız eğer varsa bir erkek kardeşinin koluna girmiş olarak evden dışarı çıkar. Oğlan evinden gelenler o anda sevinç gösterileri yaparlar. Düğünün kız evi açısından en dramatik anı bu zamandır. Gelin, oğlan evine girerken eline bir parça yağ verilir. Bu yağ gelin eve girerken tavana sürülür. Bu da " Yağ gibi yapışsın, kalsın" demektir. Ayrıca, gelin, oğlan evine gelirken beraberinde kaşık, çivi, bıçak. gibi şeyleri de getirir. Bu da gelinin "bereketiyle gelmesi " anlamına gelir.

    KIRŞEHİR Gelenek ve Görenekleri

    Osmanlı döneminde Ahilik merkezi olan Kırşehir'de toplumsal yaşamda geleneksel ahlaksal değerlerle biçimlenmiştir. 9. yüzyılın ortalarından başlayarak, Ahilik ekonomik ve toplumsal işlevini yitirmiştir. Ancak, üretim ilişkileri pek değişmediği için etkileri süregelmiştir. Ancak dinsel değerlerde günlük yaşamda belirleyici bir yer kazanmıştır. Cumhuriyet sonrasında geleneksel yapı çok az değişime uğramıştır. 1950'lerde, Kırşehir yaşamında belli bir canlanma görülmüştür. Kente en yakın merkez Ankara, bir dönem "yeni geçim kapası" gibi görülmüştür. Tarımsal alanların sınırlılığı ve verim düşüklüğü kent halkını göçe itmiştir. Nüfus artışıyla bu sorun daha önemli bir boyut kazanmıştır. "ev büyüğü" denen baba saygınlığı sürerken, geniş aile yapısının çözülmesi ilişkilerde sarsıntılar yaratmıştır.1960'larda bu süreç hızlanmış, köyden merkez ve Kaman gibi ilçelere göç yoğunlaşmıştır. Aynı dönemde büyük merkezlere ve yurt dışına işçi göçü başlamış, nüfus dalgalanmaları olmuştur.

    Kente göçenler, tarımsal alandan, küçük üretim yada hizmet sektörüne geçmekte, ilişkiler pek değişime uğramamaktadır. Kentteki en yaygın iş taşçılıktır. Bu yada benzer işlerde usta-çırak ilişkileri egemendir. Ahilik geleneğinin etkisi bu ilişkiyi koruyuculuk - gözeticilik boyutlarına varmaktadır. Göçler Kırşehir yaşama biçimini 1980'lerde ekilemeye başlamıştır. İl dışında çalışarak sağlanan parasal birikimler, 1970'lerde kentte yatırama yöneltmiş, kooperatif yada büyük ortaklıklar oluşturulmuştur. Burada da hemşerilik - akrabalık ilişkileri etkilidir. Kent dışındakiler de bu tür bağlarını korumaktadırlar.

    EVLİLİK

    Yöre evlenmelerinde görücülük, başlık, gelinlik etme, çokeşlilik gibi geleneksel yöntemler geçerlidir. "gelinlik etmede" yeni gelinler belirli bir süre büyüklerinin yanında konuşmaz, kaş göz işaretleriyle yada fısıldayarak anlaşırlar, sofraya oturmazlar. Merkezlerde bırakılan bu gelenek kırsal kesimlerde geçerliliğini korumaktadır. Gelin belli bir süre doğurmazsa (1-2 yıl) kocası yeniden evlenmeye hak kazanır. Özellikle kırsal kesimlerde doğal olan bu durumlarda gelinde görümcelere katılır. Kocasına yeni bir eş arar. Yakın köylerden beğenilen 14-15 yaşlarındaki yeni eşe "ferik" denir. Evlenme çağında oğlu olanlar için nişan, düğün törenleri, hamamlar kız beğenilecek yer arasındadır. Mucur'da ise bu amaçla ilkbahar, yaz aylarında "köme" denilen kır gezisine çıkılır. Buralarda beğenilen kızlar, bir bahaneyle oğlana da gösterilip, görüşü alındıktan sonra görücü gidilir.

    İlk görüşmeden sonra ailenin yada çevrenin saygınlarından birkaç dünür gider. Kız istemede tekerlemeye dönüşmüş şu sözler kullanılır. " Yedik içtik, ölçüp biçtik, gelene niye geldin denilmez, Allah'ın emrine hiç karşı gelinmez, bizim buraya gelişimizin bir maksadı vardı, kerimenizi Allah'ın emri peygamberin kavliyle bizim mahduma istemeye geldik. Sen bu işe ne dersin?" Kız babası ya da evin büyüklerinden biri de danışıp görüşmek için zaman ister. Kimi yörelerde yanıt olumsuz olursa kızın evde kalması için, evin bir yerine çivi çakılarak büyü yoluna baş vurulduğu da görülür. "küçük şerbet" denen söz kesiminde şerbetler içildikten sonra kolye yada altın takılır. Buna "bellilik etme" denir. Başlık kesilir. Ailenin durumu uygunsa "iki başın görülmesi" yoluna gidilir. Başlık alınmaz kız evinin tüm harcamaları nişan ve düğünde alacağı eşya ve takı, erkek evince karşılanır. Kırsal kesimde iki başın görülmesi yanında başlık alındığı da görülmektedir. Başlık kararlaştırıldıktan sonra kız evince konuklara ağız denilen şeker, lokum yada şerbet sunulur.

    Nişan kimi zaman 2 aile arasında yapılır.Evlerdeki takı ve yüzük takma işlemine "küçük nişan" denir. Ev dışında "okuntu yeri" denen konuklarında çağrıldığı nişanlar merkezlerde salonlarda yapılır. Nişanlılık döneminde bayramlarda geline armağanlar götürülür. Bu genellikle boyalı koçtur. Gelinin anasından yada kendisinden armağan alınmadan koç verilmez. Kiralanan bir okuyucu kadın konu komşuyu düğüne çağırır. Düğünler genellikle perşembe günü başlar, Pazar günü biter. Düğün evinin belli olması için çatıya bayrak dikilir. Köylerde bayrak direğinin ucuna soğan ve elma takılmaktadır. Kırşehir düğünlerinde davul zurna yanında genellikle köçekte olur. Kadın kılığına girerek keman, saz ve def eşliğinde oynayan erkeğe köçek denirdi. Kentin Bağbaşı mahallesinden tutulan köçeklerle çalgıcılar bir ekip oluşturur. Cuma günü öğleden önce gelin, öğleden sonrada güvey hamamı yapılır. Cumartesi öğle üzeri de kız evi, komşularıyla birlikte düğün evine "hayırlı olsun a" gider, yemek yenir. Düğün evinin erkek konukları da onları izler, davul zurna eşliğinde kız evine gidilir, 2 saat kalınır. Dönüşte gündüz kınası yapılır. Bu törende kına yakılmaz, gelinin yeni giysileri konuklara gösterilir.

    Köçekler kadınların önünde oynar, gelin bahşiş verir, orada bulunanlarda alınlarına para yapıştırır. Gelin, kınacı kızlara akşam yemeği verdikten sonra akşam kınasına geçilir. Konuklar toplanır. Gece köçeklerin oyunu ile başlar. Gelin yeniden giyinir. Kına bir tepsi içinde kırılırken "kına özenmiyor" diye bir söz atılır. Gelin bahşiş verdikten sonra kına sulandırılır. Önde tefçi kadın, arkada gelin, onun ardından da mumlar, kına tepsisini taşıyan kızlar kına türküleri söyleyerek konukların bulunduğu odaya girer. Gelin kaynanası armağan verdikten sonra avucunu açar ve kınası yakılır. Eli sarılmadan önce evin bir duvarına basarak iz bırakılır. Sonra konuklara çerez dağıtılır. Tef eşliğinde türküler söylenir, oyunlar oynanır.

    Kimi yörelerde kına gecesi dağıldıktan sonra ana-kız ağıtı yakılır.Yüzü tülbentle örtülen gelin ortaya oturtulur.Anası kız kardeşleri ve akrabaları "sen bana dert arkadaşıydın, seninle dertleştim. İşlerime şimdi kim bakacak? Hasta olsam sen bakardın bana şimdi kim bakacak?" gibi sözlerle onu ağlatırlar. Aynı gece kız evinin delikanlıları, oğlan evine baskın yapar. Buna "kayın gitme" denir. Masalar kurulur. "dokuz butlu tavuk" istenir, içkiler içilir. Sabaha doğru "dan pilavı" denilen tavuklu pilav yenildikten sonra herkes dağılır.

    Sabah gelin adayı hazırlanırken gelin bir odaya kapatılır. Yakınlarına "gardaş - emmi dayı yolu" gibi armağanlar alındıktan sonra dışarı çıkılır. Babası gelini kayınbabasına teslim eder. O da " yengesi"denen gelinin arkadaşı yada akrabalarından biriyle gelin arabasına bindirilir. Geçmişte atlı araba, fayton yada yalnız atlılardan oluşan gelin alayının yerini günümüzde otobüs ve minibüsler almıştır. Köylerde alay gömütlük, ziyaret yeri gibi kutsal yerlerden geçerek, kentte tüm çevreyi dolaşarak düğün evine gelinir.

    Arabanın sürücüsü güveyden bahşiş almadan gelinin indirilmesine izin vermez. Güvey gelini koltuğunun altına alarak eve girer. Eşikte cebindeki bozuk paraları ve çerezleri gelinin başına saçar. O akşam komşulardan 5-10 genç "güvey başı" yemeğine çağrılır. Hoca dua okuyarak gelin ve güveyi odalarına götüreceği sırada gençler güveyi bir odaya kapatır. Tavuk baklava gibi armağanlar almadan bırakmazlar. Güvey kurtulunca dini nikah kıyılır.

    DOĞUM

    İlde çok çocukluluk yaygındır. Aileler daha çok erkek çocuk ister. Bu amaçla gelin eve girer girmez kucağına erkek çocuk verilir. Gebelik döneminde erkek çocuk için hazırlık yapılır. Kadının erkek doğurması ona saygınlık yaratır. Kız doğuranlar için kullanılan "oğlan doğurmuş gibi ne yatıyorsun" sözü yörede tekerlemeye dönüşmüştür. Sancılar başlayınca gebeye şerbet içirilir, boyuna ayet yada Kuran takılır. Kırsal kesimlerde genelde doğumlar ebesiz olur. Doğumdan 3 ezan geçtikten sonra bebek gürbüz olsun diye, ailede en iştahlı birinin yardımıyla emzirilir. Aynı amaçla çocuğun boyuna tereyağı sürülür.

    Yıkanıp kundaklanan bebeğin baş ucuna nazar değmesin, al basmasın diye Muska ve kuran asılır. Yastığı yanına sarımsak soğan ve yumurta konur. Çocuğun rahatlaması için altına elenmiş toprak konur. Sabahleyin çocuk uyanınca büyükler toplanır ad koyma töreni yapılır. Ailenin en yaşlısı çocuğu kucağına alarak kulağına ezan okur. 3 kez adını söyler 40 gün dolmadan dışarı çıkarılmayan bebek kırkından sonra komşulara gezmeye götürülür. Buna "40 kovalama" denir.

    Erkek çocuklarında sünnet dönemi 6 haftalıktan başlar. Sünnet düğünü ve kirvelik gelenekleri yaygındır. Kırsal kesimde yemek ve eğlenceyle yapılırken, merkezde fayton yada taksiyle sünnet çocuğu ve arkadaşlarının çevrede gezdirilmesi, hamama götürülmesi gelenekler arasındadır. Ömrünün kısalığı düşüncesiyle çocuk 1 yaşına gelmeden saçı kesilmez. Dişi çıktığında ilkin kimsenin duyup görmemesine çalışılır. Ana evin büyüklerinden birine "şunun dişi çıkmış mı?" diye sorar. O da çocuğun azına bakarak dişinin çıktığını söyler. Armağan verir.

    Geleneksel Şenlikler

    Kırşehir'de yakın zamana değin gençler arasında muhabbet toplantıları sürmekteydi. Özellikle Kayabaşı gençleri belli aralıklarla, yatsı namazından sonra bir yerde toplanırlardı. Muhabbet, çevreden gizli tutulurdu. Şenliğin başkanı, düzenleyicisi efe olmakla birlikte yönetici durumundaydı. Efe köşede mindere oturur, gençler yaş saygınlık sırasına göre onun yanında otururlardı. Sofra düzeniyle, içkilerle ve çalgılarla saki ilgilenirdi. Muhabbet peşrevle açılır, divan koşma ve semailerle sürerdi. Yöresel türküler söylenip oyunlar oynanırdı. Sabaha karşı dağılan muhabbetlerde, ağırbaşlılık ve dürüstlük temel esastı.

    Köylerde sürdürülen şenlik türü geleneklerden biride " kış yarısı gezmeleridir " genellikle mart ortalarında yapılır. Gençlerden biri ayı postuna bürünür. Buna ayı donatma denir. Kuyruğuna çan takılır. Zil takılarak ev ev gezdirilerek oynatılır. Ev sahibi onun gönlünü almak için para, yağ, pekmez, üzüm verir.

    İnançlar

    Osmanlı döneminde toplumsal yapıyı biçimlendiren dinsel ahlaksal değerlerle Ahilik gibi iş örgütlenmeleri, Cumhuriyet sonrasındaki inançlar ve töresel yapıyı da etkilemiştir. Geleneksel ilişki ve değerler kent yaşamındaki önemi büyük ölçüde korumaktadır.Tekke ve dergahlar çeşitli dinsel yolların eğitim alanı olmuştur. Kapanışlardan sonrada bunların kent yaşamındaki etkileri sürmüştür. Bektaşilik, yaygın inanma kaynağıdır. 1937'de Kırşehir ve dolaylarında oturan Alevi köylüleri, çocuklarını Hacıbektaş Çelebilerine tekke için adak verirlerdi. Din uluları, ermişler ve kahramanların olduğu söylenen birçok gömüt, yada türbe adak ve ziyaret yeridir. Şeyh Süleyman Veli, Ahi Evran-ı Veli, Karakurt Baba, Aşık Baba türbeleri bunlardandır.