İbadet İtaat ve Kulluk

İslamiyet bölümünde yer alan bu konu gergeous03 tarafından paylaşıldı.

  1. gergeous03

    gergeous03 Üye

    İbadet İtaat ve kulluk
    Yüce Allah'ın sevip razı olduğu, gizli açık bütün söz ve amelleri (fiil / iş ve davranışları), içine alan bir kavramdır.
    - Namaz, zekat, oruç, hac,
    - Doğru söz,
    - İyiliği emretmek (Allah (c.c)'ın sevdiği, razı olduğu davranış ve tutumları emretmek),
    - Kötülükten menetmek (Allah (c.c)'ın sevmediği, razı olmadığı davranış ve tutumlardan menetmek),
    - Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad etmek (Dini reddedip düşmanlık yapanlara, dinden göründükleri halde onu gizli gizli arkadan vurmak isteyen münafıklara karşı savaş açmak);
    - Komşuya, yetime, fakire, yolda kalmış gariblere, boğaz tokluğuna çalışan kölelere ve hayvanlara yardımda bulunmak;
    - Kur'an'da olanları (manalarını düşünerek) okumak,
    - Dua etmek (Allah (c.c)'tan istemek),
    - Zikretmek (Konuşurken Allah (c.c)'ın emirlerini konuşmak, anlatmak) ve benzeri gibi fiil / iş ve hareketlerin hepsi itaat ve kulluğun ifade ettiği mana ve kavram içine girerler...
    - Allah (c.c)'ı ve Rasulünü (s.a.v) sevmek,
    - Allah (c.c)'tan başka hiç kimseden korkmamak,
    - Sadece Allah (c.c)'a boyun eğmek,
    - O'nun emrettiklerini rızasını kazanmak niyetiyle yerine getirmek;
    - İnsana kötü gibi gelen hareket ve işlerde Allah (c.c)'ın hükümlerine uyup sabretmek ve nimetine şükretmek;
    - Kaza ve kaderine rıza göstermek (Kaza ve kaderine hak nazarıyla bakmak);
    - Allah (c.c)'a tevekkül etmek (Elinden geleni yaptıktan sonra hükmü Allah (c.c)'a bırakmak),
    - Rahmetini ümid edip (Affediciliğine sığınıp), azabından korkmak ve benzeri bütün hal ve telakkiler hep itaat ve kulluk kavramı içine girerler.
    Böylesi itaat ve kulluk, Allah (c.c)'ın sevdiği, razı olduğu ve insanları bunu yerine getirmek için yarattığı temel amaçtır.
    Cenab-ı Hakk:
    "İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım" buyuruyor. (Zariyat: 56)
    Din deyimi, boyun eğme,teslim olma, zelillik, kendini her şeyden büyük görmeme, tevâzûmanalarını içinde barındıran odak bir deyimdir.
    "Din" kelimesinin etimolojik kökünden Araplar "dânet hüve dâne" deyimini çıkarırlar. Yani:
    "Onu zelil etti (küçümsedi, hor/ hakir gördü aşağıladı), boyun eğdirdi. O da zelil olup (küçüklüğünü, acizliğini kabul edip, diz çöküp) boyun eğdi" demektir.
    Yine "Din" kökünden:
    "nedinullahe ve nedinu lillahi" cümlesini çıkarırlar ki;
    "Allah (c.c)'a itaatla kulluk eder ve yalnız O'na boyun eğeriz" demektir.
    Allah (c.c)'ın dini demek: O'na itaat etmek, O'na kulluk (ibadet) etmek, O'na boyun eğmek, O'nun büyüklüğü önünde kendi küçüklüğünü bilip, kabul etmek ona göre hürmet etmektir. (İbadetin ve kulluğun hakiki manası da, yine boyun eğmek, tezellül yanında son derece sevgi demektir.)
    Araplar; "Mabedin (İbadethanelerin) yolu tezellül yolu (kendini hor / hakir / küçük görmek. Son derece itaatkar, muti / uyumlu olmak) olduğu zaman ayakları kendine çeker" derler.
    Fakat İslamda emrolunan "ibadet" :
    Kulluk, boyun eğme, tezellül (kendini hor / hakir / küçük görmek. Son derece itaatkar, muti / uyumlu olmak) ve muhabbet (sevgi) manalarının hepsini birden ihtiva eder.
    Allah (c.c)'a karşı nihayetsiz (sonsuz)tezellül (kendini hor / hakir / küçük görmek. Son derece itaatkar, muti / uyumlu olmak) ve muhabbet (sevgi)...
    Muhabbetin (Sevginin) en ileri derecesi kulluk, en alt derecesi ise alâkadır (ilgidir).
    İlk başta insan kalbi sevgiyle ilgi ve "alâka" duyar, zaman geçtikçe, sevgi derinleştikçe sevdiğini sayıklamaya başlar. Daha ilerde kalpten bir sevgiyle insan çılgına döner. İşte bundan sonra muhabbet (sevgi) "aşka" inkılâb eder (dönüşür), aşktan sonra ise "kulluk" (ibadet), itaatkarlık derecesine yükselir.
    Allah (c.c)'a itaatkarlıkla kul olan kişi; O'nu son derece seviyor, ihtiram (hürmet, saygı) duyuyor, tezellül (kendini hor / hakir / küçük görmek. Son derece itaatkar, muti / uyumlu olmak) gösteriyor demektir.
    - Bir kimse sevmediği, nefret ettiği, buğz ettiği bir insana hürmet edip, hudû (tezellül) edip boyun eğerse, ona kulluk ediyor sayılmaz.
    - Bir başka şekilde, tersine olarak, bir kimse bir kimseyi sevse fakat hudû (tezellül) etmese hürmet ve saygı duymasa, boyun eğmese yine kulluk ediyor sayılmaz.
    Bir insan çocuklarını yahut arkadaşlarını sever, fakat bu sevgi kulluk değildir. İşte aynen bu durumdadır yukarıda tanımlanan kişiler.
    Bundan ötürü, Allah (c.c)'a kulluk yapmada, sevgi yahut hudûdan (tezellül),saygıdan birinin bulunması yeterli olamaz.

    Allah (c.c), kula her şeyden daha sevgili ve saygı değer olmalı, kul Allah (c.c)'ı her şeyden daha yüce, daha azametli bilmeli.
    Yani;
    Allah (c.c)'ı her şeyden daha fazla sevmeli, boyun eğmeli, itaat etmeli tezellül göstermeli ki, insanoğlu "kul" olabilsin.

    Kul bilmelidir ki;
    - Allah (c.c)'tan başkasına beslenen aşırı sevgi fasıklık,
    - Allah'ın emri dışında tazim ve hürmet gösterdiği kimselerin azameti bâtıldır.
    Bu durumu ayeti kerime ne kadar da güzel açıklamaktadır:
    "De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinizdeki mallar, zarar etmekten korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan konutlar, size, Allah'tan, O'nun Rasulunden ve O'nun yolundaki cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri ve hükmü gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fasıklar güruhunu asla himaye etmez, doğruluklarını kabul etmez" (Tevbe: 9/24)

    Belli oluyor ki;
    - En ileri derecedeki sevgi ve muhabbet, sadece Allah (c.c)'a ve O'nun Rasûlüne (s.a.v) gösterilendir.
    - Zira itaat sadece Allah (c.c)'a ve O'nun rasûlüne yapılır.
    - Kul sadece Allah (c.c)'ı ve rasûlünü razı etmek zorundadır.

    Ayette şöyle buyuruluyor:
    "Allah'ı ve rasûlünü razı etmeleri kendileri için daha hayırlıdır"(Tevbe: 9/62)
    Güvenilmek ve yeterli bulunmak gibi yüce vasıflar da yalnız Allah (c.c)'ındır.
    Nitekim Yüce Allah buyurmaktadır:
    "Onlar o kimselerdir ki, insanlar onlara; "düşmanlarınız size karşı büyük ordular hazırladı, korkun onlardan!" dedikleri zaman, bu sözler onları korkutmadı,aksine imanlarını artırdı ve bir de üstüne "Allah bizim için yeterli bir koruyucudur ve o ne güzel bir koruyucudur!" dediler"(Al-i İmran: 3/173)
    Bir başka Allah kelamı:
    "Ey Nebi! Allah sana ve senin izinde olanlara yeterlidir, başka desteklere ihtiyaç yoktur" (Enfal: 8/64)
    Bir başka ayetinde de şöyle buyuruyor:
    "Allah kuluna her konuda yeterli değil mi?"
    Bu ayeti kerimede "abid", yani "kul" ; Allah (c.c) karşısında aciz ve yetersiz olduğunu Allah (c.c)'ın lütuf ve keremine muhtaç olunduğunu bilmek; sadece O'nun tasarruf ve hüküm sahibi olduğuna kesin inanç anlamına gelmektedir.
    Günah konusuna gelince:
    Kul için "günah işlemem" diye bir mesele olamaz. İnsan bütün günahlardan kaçacak kadar güçlü değildir. Onun için günah işlememek değil, işlenen günahı günah bilerek, o günahdan tevbe etmektir, uzaklaşmaktır. Kula yakışan budur.
    Günahlarından tevbe ile uzaklaşıp, kötü sonuçlarına rıza göstermek kul için vacibdir.
    Yüce Allah bu konuda buyurmaktadır:
    "Başına gelen belalara sabret. Allah'ın vaadi haktır ve işlediğin suçtan ötürü istiğfar et, bağışlanmanı iste" (Mü'minun:23/55)
    "Eğer siz sabırlı olur, korunursanız, oların hileleri size hiçbir zarar vermez"(Al-i İmran: 3/186)
    Yusuf (a.s.) şöyle demişti:
    "Doğrusu kim Allah'tan korkar ve içine düştüğü felaketlere sabrederse, muhakkak ki Allah bu sabredenleri sabırlarından ötürü mükafatlandırır" (Yusuf: 12/90)
    Kulların günahları da aynen böyle bir statü içindedir. Çünkü en büyük musibet günah işleyip Allah (c.c)'ın gazabına muhatab olmaktır.
    Onun için her Müslümanın, (kudreti nisbetinde) elinden geldiği kadar;
    - İyiliği emretmesi, kötülükten alıkoyması,
    - Allah yolunda kâfirlerle ve münafıklarla cihad eylemesi;
    - Allah'ın dostlarını dost, düşmanlarını ise düşman bilmesi;
    - Allah için sevmesi ve Allah için buğz etmesi üzerine vacibdir.
    Yüce Allah buyuruyor:
    "Ey iman edenler! Düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dostlar edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Hak'tan size geleni (Kur'an'ı) inkar ettiler. Rabbiniz Allah'a iman ediyorsunuz diye sizi ve Peygamberi (Mekke'den) çıkarıyorlardı. Eğer sizler, benim yolumda ve rızam uğrunda cihad için çıktınızsa (düşmanlarımı dost edinmeyin!). Siz onlara sevgi göstererek sır veriyorsunuz. Halbuki Ben, sizin gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da hep bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, artık hak yolun ortasından sapmıştır.
    Eğer onlar size üstün gelirlerse, hepinize düşman kesilirler ve size ellerini, dillerini kötülükle uzatırlar, küfretmenizi arzu ederler.
    Ne hısımlarınız, ne de evlatlarınız size asla fayda vermez. Allah, kıyamet gününde aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı en iyi görendir.
    Gerçekten sizin için İbrahim'de ve beraberindekilerde güzel bir örnek vardı. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: "Biz sizlerden ve Allah'dan başka taptıklarınızdan beriyiz. Siz bir olan Allah'a iman edinceye kadar sizi tanımıyoruz Sizinle aramızda ebedi düşmanlık ve kin baş gösterdi"(Mümtehine: 60/1-4)
    "Allah'a ve ahiret gününe imanda sebat eden hiçbir kavmin, Allah'a ve Rasule düşmanlık eden kimselerle, isterse bunlar onların babaları, yahut oğulları, veya biraderleri, yahut soysopları olsunlar, dostluk kurduklarını görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış, ve kendinden bir ruh ile desteklemiştir"(Mücadele: 58/22)
    "Öyle ya! Biz Müslümanları o günahkarlar gibi yapar mıyız hiç?"(Kalem: 68/35)
    "Yoksa biz, bize iman edip de güzel güzel hiçbir ard niyetsiz emirlerimizi yaşantılarına aksettiren Müslümanlarla, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Veya Allah'tan korkanları, hesaba almayan ve doğru yoldan sapanlarla aynı mı sayacağız?" (Sad: 38/28)
    "Yoksa kötü işler yaparak cezaya müstahak olanlar, iman etmiş ve güzel güzel iman ettiği Allah kanunlarını hayatlarına tatbik etmiş gibi mi davranacağımızı sanıyorlar kendilerine? Ölüm ve dirimleri aynı mı olacak sandılar? Bu zanları kendileri için ne kadar aldatıcı ve kötü bir son getirecek" (Casiye: 45/21)
    "Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölgelikle sıcaklık nasıl ki bir değildir, ölü ile diri de öyledir"(Fatır: 35/19-20)
    "Allah'a hükmünde ve kudretinde ortak koşanlarla, O'nu ait olduğu müstesna yere ortaksız oturtanların durumuna dair Allah şöyle bir misal vermiştir: Köle bir adam ki, onun bir takım ortakları ve efendileri var. Her biri kendisine ayrı ayrı yol gösterip emirler verecek çekiştirip duruyorlar. Diğer bir köle de tek bir insana, özel bir efendiye sahip ve tek bir adamdan emir alıyor ve asla kafası karışmıyor. Bu iki köle arasında bir büyük fark yok mudur?" (Zümer: 39/29)
    "Allah şöyle örnek getirdi: "Hiçbir şeye gücü yetmeyen memlûk bir kul, bir de hür bir zat ki, kendisine tarafımızdan güzel rızklar verilmiştir. O bu verdiklerimizden gizli aşikar bizim rızamız yolunda harcamaktadır. Bu iki insan hiç eşit olurlar mı? Bütün hamd Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmezler. Allah şu iki kişiyi de örnek gösterdi: Bunlardan birisi dilsizdir, hiçbir şey beceremeyerek efendisinin omuzlarına yük olmaktadır. Efendisi ona ne iş verse yerine getiremez. Şimdi böyle biri, doğru yola giderek adaleti emreden bir kimse gibi olabilir mi?"(Nahl: 16/ 75-76)
    "Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz asla. Cennet ehli, onlar ancak arzularına kavuşanlardır" (Haşr: 59/20)
    - Ve hak ile batıl ehlini,
    - İtaat edenle isyan edeni,
    - Fesad güruhu (Bozguncu zümre) ile saadet erbabını (birleştirici) olanı,
    - Hidayet yolcuları (doğru yolda olanlarla) dalâlet zümresini (iblisin yolunda olanları),
    - Sapıklar topluluğu ile, raşidler cemaatını (Söz, amel ve hal bakımlarından şirkten uzaklaşmış bulunan kimseleri),
    - Sadıklar (dosdoğru olanlar) ile yalancıları birbirinden ayıran daha nice ayeti kerimeler vardır Kur'an-ı Kerim'de...
    Zevk, vecd ve benzeri şeyler, kulun sevmesi ve nefsinin meyletmesi nispetindedir. Bir sevenin sevgisi, kendi gücü oranındadır ve elbette ki bu güç oranında zevk ve vecd duyabilir.
    Demek ki, şu aşağıdaki Hadis-i şerifde buyrulduğu gibi, iman ehlinin, iman eden bir kimsenin de imanından dolayı duyacağı zevk ve vecd vardır:
    "Üç şey vardır ki, bunlar her kimde bulunursa o kimse imanın lezzetini (halâvetini ve tadını)tatmıştır.
    O bulunanlardan birisi, Allah ve Rasulünün kendisine başka her şeyden daha sevgili olması;
    İkincisi, bir kimseyi Allah için, Allah razı olsun diye sevmesi;
    Üçüncüsü, Yüce Allah bir kimseyi küfürden kurtardıktan sonra bir daha küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi (kötü ve kerih) telakki etmesi ve iğrenç bulması" (Buhari, İman: 9-14; İkrah: 1; Müslim, İman: 67; Tirmizi, İman: 10; Nesai, İman: 3; İbni Mace, Fiten: 23.)
    Diğer bir sahih hadis-i şerifde de konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmuştur:
    "Tek Rab olarak Allah (c.c)'ı, yaşanılacak tek din olarak İslam'ı, kitap'ı elçi olarak da Muhammed'i seçip benimseyen bir kimse imanın lezzetini de almıştır" (Ebu Davud, Zekat: 4.)
    İbadet, itaat, istikamet, sırat-ı müstakimi (doğru yolu) tercih gibi, manaları ve maksadı (hedefleri) bir olan bütün bu ıstılahlar (kavramlar) iki esası ifade ederler.
    1 - Bir kimse Allah (c.c)'tan başka hiç kimseye itaatla ibadet (kulluk) etmemelidir.
    2 - Allah'a ancak Kur'an'da belirlenen hudutlar içinde, şeriat dairesinde (şeriat prensiplerine göre) ibadet ve itaat etmelidir.
    Hiç kimse, bid'atlarla, kendi nefsi heveslerinin arkasındaki zanlarla, şehvet duygularının götürdüğü aşırılıklarla ve benzeri şeriat dışı, sünnet harici şeylerle Allah (c.c)'a ibadet yapmamalıdır.
    Yüce Allah şöyle buyuruyor mealen:
    "O halde bir kimse Rabbinin rızasını taleb ederse, emrettiğimiz bir ameli işlesin ve Rabbine ibadet ederken, O'na hiç kimseyi ortak olarak kabul etmesin" (Kehf: 18/110)
    Bir başka ayette mealen:
    "Hayır, onların dedikleri gibi değil! Her kim yaptığı işlerde Allah'ın kanunlarını kendine önder tanır, kendini tamamen Allah'a teslim ederse onun için Allah katında yaptığı iyi işlerin karşılığında cennet var. Ve onlar için herhangi bir korku da yoktur ve onlar asla mahzun da olmazlar" (Bakara: 2/112)
    Bir başka ayet meali:
    "İyilik eden bir kimse olarak kendini tam bir samimiyetle Allah'a teslim eden ve İbrahim'in tevhid dinine uymuş bulunan kimseden daha güzel din sahibi kimdir? Zira Allah İbrahim'i kendine dost edinmiştir" (Nisa: 4/125)
    Sahih bir hadisi şerifde Yüce Rasul (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
    "Paranın kulu yüzüstü düşsün(sürünsün), helak olsun! Dinarın kulu yüzüstü düşsün (sürünsün) helak olsun. Saçaklı ve şatafatlı (gösterişli) elbiselerin kulu yüzüstü düşsün (sürünsün)! Mide kulu yüzüstü düşsün (sürünsün) helak olsun, yıkılsın baş aşağı olsun! Bir şerre uğrarsa kurtulmasın ki o, kendisine verildiği zaman razı olur, verilmezse kızar ve gazablanır."(Buhari, Cihad: 7; Rikak: 10; İbn Mace, Zühd: 8.)
    Allah (c.c)'tan başkasına kul olanları Allah'ın Rasûlü (s.a.v) böyle sıfatlandırıyor ve onlara acıihtarlarda bulunuyor:
    Tarif edilenler "mal" ve "midelerine" kul olmuşlardır.
    Ayrıca bunlara verildiği zaman memnun, verilmediği zaman ise gazablı ve öfkeli oldukları vasfını da adeta sebeb olarak beyan buyuruyor. (bu tiplere, verildiği zaman iyisindir, vermediğin zaman kötüsündür. Sana kızar ve kinlenirler.) Hem de sadece kul oldukları şeyi onlara vermediğiniz için yaparlar bunu.
    Yüce Allah da şöyle buyuruyor:
    "Onlardan bir kısım münafıklar ganimetlerin bölünmeleri hususunda sana şikayette bulunurlar, baskı yaparlar, seni adaletsizlikle ithama kalkışırlar. Çünkü onlar ancak o ganimetlerden istediklerini elde ederlerse razı olurlar, verilmezse de işte böyle kızar kinlenirler" (Tevbe: 9/58)
    Onların kızmaları da, rızaları da Allah (c.c)'tan başka mabudlar (ibadet edilenler) içindir.
    Nefsinin (hevasının) arkasından koşanlar, (riyasete) hükmetmek için sultaya talib olanlar da aynen böyledirler.
    Eğer onlar nefsi arzuları tatmin edilirlerse ancak tatmin olurlar, edilmezse kızıp kinlenirler.
    Bu kimseler hangi nefsi arzularına bağlı iseler, bağlı olduklarına kuldurlar ve köledirler.
    Bu istekleri uğruna feda etmeyecekleri hiçbir şey yoktur.
    Bir insanın kalbi neye çok meyletmiş, kalbi neyi en çok sevmişse, (bağlandığı nefsî istekleri ne ise) işte insan o şeylerin kulu, kölesi olur.
    Çünkü, kulluk ve kölelik hakikatte kalbin kul ve köle olmasıdır. Kalb, neye aşırı tazim eder ve köleleşirse, işte insan o şeye kul olmuş olur.
    Bundan dolayıdır ki, şairin biri:
    "Köle, kanaat ettiği sürece hür, tamah ettikçe de köledir" demiştir.
    Yine şairin biri:
    "Nefsimin istekleri arkasına koştum (arzularıma uydum), beni köleleştirdi bu koşmalar.
    Şayet nefsimin arzularına bu kadar bağlı olmasaydım (nefsî arzularıma uymasaydım), elbette ki köle olmayıp hür bir insan olacaktım!" demiştir.
    Denilir ki, insanın sınırı geçen nefsî arzular boyunlarda bir esaret zinciri ve ayakta prangadır. Boyundan zincir kalkınca, ayakdan da pranga kendiliğinden çözülür.
    Hattab oğlu Ömer (r.a.) demiştir ki:
    "Nefsî arzular fakirlik, yeis (umutsuzluk) ise zenginliktir. Çünkü sizden biriniz bir şeyden ümidini kestiği zaman ondan müstağni (kurtulmuş) olur."
    Bunu insan bizzat kendi nefsinde bulur. Ondan ümit kestiği bir şeyi istemez. Buna karşı tamah göstermez. Kalbinde ona bir ihtiyaç duymaz. Ve ne de ondan meydana gelecek şeye ihtiyaç hissetmez.
    Amma, herhangi bir şeye tamah eder ve ondan ümitlenirse o zaman kalbini gitgide artan bir şiddetle ona bağlar ve onu elde etmeye uğraşır. Veya husulüne (meydana gelmesine) sebeb olacağına inandığı şeylere karşı hırs duymaya başlar;
    Malda, makam hırsında, çeşitli şekil ve suretlerdeki sevgiler, bağlılıklar, istekler hep böyledir.
    Elde etme umudu taşıdığı şeyi elde etmek için kendisini öldüresiye hırpalar, elde edinceye kadar rahat huzur görmez.
    Allah (c.c)'ın razı olduğuna razı olan,
    Allah (c.c)'ın kızdığına kızan;
    Allah (c.c)'ın ve Rasûlü'nün sevdiğini seven,
    Allah (c.c) ve Rasûlünün (s.a.v) buğzettiğine (sevmediğini) buğzeden (sevmeyen);
    Allah (c.c)'ın dostlarını dost edinen, düşmanlarını ise düşman sayan kimseler ancak Allah (c.c)'a kul olmuş sayılır. (ancak (bunlar) Allah (c.c)'ın kulu ve hizmetçisidir.)
    Hadiste belirtildiği üzere ancak bu kimseler iman açısından yüce makamlara (kemâle) ermiş, Allah (c.c)'ın kulu olmuşlardır:
    "Bir kimse Allah'ın sevdiğini sever, nefret ettiğinde nefret eder; Allah için verir ve gene Allah için kötülüklerden menederse, imanını yüceltmiş, kemale erdirmiş olur" (Ebu Davud, Sünnet: 17.)
    "İmanı sağlamlaştıracak, gerçek iman haline getirecek en kuvvetli destek, Allah için sevmek, yine Allah için nefret etmektir" (Taberanî ve Ahmed)
    Bir başka sahih hadisi şerifde şöyle buyurulmaktadır:
    "Her kimde şu üç şey bulunursa, o kişi imanın tadını tatmıştır.
    - Allah'ın ve Rasûlünün kendisine, başka herşeyden daha sevgili olması,
    - Kişinin başkalarını ancak Allah (sevdiği) için sevmesi, bir de,
    - Allah'ın kendisini küfürden kurtardıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi şiddetli bir azab olarak görmesi, kerih (çirkin) telakki etmesidir." (Buhari ve Müslim)
    İşte ancak böyle bir kimse, Rabbinin sevdiğine ve sevmediğine aynen iştirak ettiği için, Allah (c.c) ve Rasûlü (s.a.v) kendisine başka herşeyden daha sevgili olan kimsedir.
    Bu kimse mahlûku (yaratılmışı) Allah (c.c) için sever, başka bir düşünceyle değil. İşte bu Allah (c.c)'ı sevmenin tamamlayıcısıdır.
    Çünkü sevgilinin sevdiğini sevmek, bizzat sevgiliyi sevmektir. Bir kimse böyle yaptığı zaman Allah (c.c)'ın sevdiği, razı olduğu bir şeyi yapmış olur. Onun için de böyle bir kimseyi Yüce Allah mutlaka sever.
    Yüce Allah kendisini sevenler için iki alamet, iki tanıtıcı işaret göstermiştir.
    1 - Seçip gönderdiği Rasûlüne (s.a.v) uymak,
    2 - Kendi yolunda cihad etmek.
    Kalb, bizzat iki cihetten (yönden, bakımdan) Allah (c.c)'a muhtaçtır:
    Birincisi, İbadet cihetindendir ki, bu insanın yaratılışının gayesidir ve insan ibadet yapsın diye yaratılmıştır.
    İkincisi ise, istiâne (yardım isteme) ve tevekkül (her işinde Allah (c.c)'ı vekili tutma) cihetindendir ki; Çünkü o, illet-i failedir (Allah (c.c) bütün faaliyetlerin tek çıkış kaynağıdır). Allah (c.c) yapan ve yaratandır.
    Kalp, kendisini yaratıp terbiye eden Allah (c.c)'a ibadet edilmediği takdirde salah bulmaz, felah görmez (rahata kavuşmaz), nimetlenmez, sevinç ve neşe duymaz, tad ve lezzet almaz, hoşnut olmaz, sükunet bulamaz ve asla tatmin olmaz. (Ancak, yalnız Rabbine ibadet ve O'na sevgi ve tevekkül ile sükun bulur, tatmin olur).
    Allah (c.c)'a ibadetin meydana gelmesi için de, O'na sevgi duymak ve yalnız O'ndan yardım istemek şarttır.
    İnsan isterse bütün zevklerin sahibi olmaya kudret göstersin ve bütün mahlukatın zevklerini tatsın, kalp yine de Allah (c.c)'ın dışındamutmain (tatmin) olmaz, sükûnet bulmaz (sakinleşmez).
    Zira, Mabud'u (ibadet mercii), Mahbub'u (sevgili) ve Matlub'u (taleb edilecek) olması itibariyle, fıtratı icabı kalb bizzat Allah (c.c)'a, yani Rabbine muhtaçtır.
    Bundan dolayı,ancak ibadet ile kalbde ferah, sürür, huzur, lezzet, tat, nimet, sükûn ve itminan hasıl olur.
    Bu da ancak Allah (c.c)'ın kendisine yardım etmesiyle meydana gelir. Allah (c.c) yardım etmediği takdirde, hiç kimse böyle bir Sevinç ve itminanı insanın kalbine sokamaz. Böyle bir işe kimsenin gücü yetmez. Onun için insanoğlu her zaman:
    "Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz" ayetinin hakikatına muhtaçdır.
    Eğer bir kimseye sevdiği, arzuladığı, iştahlandığı ve istediği her şeyi elde etmesi için, yardım edilse ve Allah (c.c)'a ibadet etmek üzere kendisine yardım edilmese; o kimsenin ancak, elem, hasret ve azaba duçar olmasına yardım edilmiş olur.
    Dünya elemlerinden ve geçim sıkıntılarından, ancak ihlâs ile (samimi bir biçimde) Allah (c.c)'ı sevmek insanı kurtarabilir.
    Arzuladığı dünya nimetlerine ulaşamayan insanın içine düştüğü azabdan ve hüsrandan kurtulması ancak Allah (c.c) sevgisiyle ve O'na ibadet etmesiyle mümkündür.
    Allah (c.c) sevgisini her sevginin üstüne koyan, her sevgiden daha yüce sayanlar dünya zevklerinden ulaşamadıklarına hasretlik duymaz ve kahrolmaz.
    Öyle ki, Bir insanın Allah (c.c) muradının gayesi, maksudunun nihayeti ve kasdı evvel ile de sevgilisi olacak; Allah (c.c)'tan başka bütün sevdiklerini de, ancak O'nun için sevecek; hiçbir şeyi şahsı (nefsi) adına sevmeyip, yalnız Allah (c.c) için sevecek. (ki bir insan mümin olsun).
    Bir kimsede bu hal hasıl olmadığı sürece"Lâ ilâhe ilallah" (Allah (c.c)'tan başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur) demenin bir manası kalmaz. Çükü kendi adına, Allah (c.c)'ı hesaba koymadan severse insanoğlu, böyle bir sevgiden tevhit, kulluk ve Allah'a sevgi tahakkuk etmez. (doğmaz).
    Onda, tevhid ve iman eksikliği var demektir. Hatta, elem, hasret ve azabda da o nisbettedir.
    Eğer insan bu matlubu (arzu ettiği bir şeyi) elde etmek üzere çalışsa; fakat, elde edilmesi için Allah (c.c)'tan yardım istemese, O'na tevekkül edip, O'na boyun eğip, muhtaçlık göstermese (belirtilmezse), böyle bir çalışma boşuna bir gayretten öteye geçmez (boşuna yapılmış olur). Çünkü Allah (c.c)'ın yardımı olmadıkça netice hasıl olmaz, hiçbir şeye ulaşılamaz. Zira her zaman Allah (c.c)'ın dilediği şey olur, dilemediği ise olmaz.
    Allah (c.c):
    Matlub (taleb edilen,istenecek merci),
    Mahbub (sevilen,sevgili),
    Murad (istenen, irade edilen) ve
    Mabud (ibadet edilen, itaat edilen), olduğu için, kul O'na her zaman muhtaçtır.
    Allah (c.c), arzu edilen, her zaman yardımı istenen, güvenilip tevekkül olunan (dayanılan) bir mabud (kudret) olması bakımından, kul her zaman için O'na muhtaçtır.
    Çünkü, O, kendisinden başka mabud (ibadet edilen, itaat edilen) bulunmayan (yegane) bir tek ilahdır.
    Çünkü, O, kendisinden başka yetiştirip büyüteni olmayan yegane Rab'dır.
    Onun için Allah (c.c)'a kulluk bu iki şeyle tamamlanır. (İbadet ve istiâne)...