Hüzün Yılı (Nübüvvetin 10.Yılı)

Peygamber Efendimiz bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    Hüzün Yılı
    (Nübüvvetin 10.Yılı)

    1- İKİ BÜYÜK ACI; EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE’NİN VEFATLARI

    Müslümanlar ablukadan kurtuldukları için sevindiler. Çektikleri sıkıntıları unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun sürmedi. Boykotun kalkmasından 8 ay kadar sonra, iki büyük acı ile karşılaştılar. Mekke Devri’nin 10′uncu yılı Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç gün sonra da Hz. Hatice vefât etti.(95/1)

    Ebû Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2) Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)’e son derece bağlıydı. O’nu çok seviyor, bu yüzden her fedâkârlığa katlanarak, müşriklerden gelecek kötülüklere karşı O’nu koruyordu. Ölürken bile, Hâşimoğullarına, “O’na bağlı kalmalarını, uğrunda her fedâkârlığı yapmalarını, sözünden çıkmamalarını” vasiyyet etmişti.

    Hz. Hatice O’nun gam ortağı, şefkatli bir hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı anlarında O’nu teselli ediyor, bütün varlığı ile O’na destek oluyordu.

    En büyük desteği olan, sevdiği iki insanı peşpeşe kaybettiği için Rasûlullah (s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke Devri’nin 10′uncu yılına “Senetü’l-huzn” (Hüzün yılı ) denildi.

    Müşrikler, Ebû Tâlib’in sağlığında, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şahsına pek ilişemiyorlardı. O’nun ölümünden sonra, Rasûlullah (s.a.s.)’in şahsına da her türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin barsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlullah (s.a.s.) başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlullah (s.a.s.) namazını bitirdikten sonra etrâfında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:
    -”Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:

    “Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlullah (s.a.s.)’in isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır.(96)

    2- TÂİF YOLCULUĞU (620 M.)

    a) Hz. Peygamber’in Tâif’te Karşılanışı

    Kureyş’in zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri’nin 10′uncu yılı (620 M.) Şevvâl ayında, yanına evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd’i de alarak Tâif’e gitti. Tâiflileri “Hak Din”e dâvet edecekti.

    Tâif’te Sakiyf Kabîlesi vardı, onlar da putperestti. Rasûlullah (s.a.s.) 10 gün kadar, onlara İslâm’ı anlatmağa çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü. Hiç biri Müslüman olmadığı gibi, “Senden başka Peygamberlik gelecek kimse kalmadı mı?” diye alay ettiler “Memleketimizden çık da nereye gidersen git..” diye Allah sevgilisini kovup hakaret ettiler. Tâif’ten ayrılırken de çoluk çocuğu ve ayak takımı düşük tabîatlı kişileri yolun iki tarafına sıralayıp taşlattılar. Rasûlullah (s.a.s.)’in ayakları, atılan taşlarla yara-bere içinde kaldı, ayakkabıları kanla doldu. Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan yürüyemez hâle gelip oturmak istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını taşlamağa devâm ediyorlar, bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp eğleniyorlardı. Vucûdunu atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd, bir kaç yerinden yaralandı. Rasûlullah (s.a.s.) hayâtı boyunca karşılaştığı sıkıntılardan en büyüğünü o gün yaşamıştı. Nihâyet Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’nin yol üstündeki bağına sığınarak ayak takımının tâkiplerinden kurtulabildi. Burada bir çardağın gölgesinde, ellerini kaldırıp şu hazîn duâyı yaptı:

    -”İlâhi, kuvvetimin za’fa uğradığını, çâresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakîr görüldüğümü ancak sana arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabbı sensin, İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

    Yâ Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.

    Yâ Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrûm kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nûruna sığınırım. Râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir…” (97)

    Görüldüğü üzere yapılan bunca ezâ ve cefâya rağmen bedduâ etmemiş, hatta yolda Mekke’ye iki konak mesâfede “Karn” denilen yerde kendisine Cebrâil gelerek:

    -”Ey Allah’ın Rasûlü, Allah kavminin sana söylediklerini işitti, yaptıklarını gördü, sana şu Dağlar Meleği’ni gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen, bu meleğe emredebilirsin…” dedi. Dağlar emrine verilmiş olan melek de kendisini selâmladıktan sonra:

    -”Ya Muhammed, emrine hazırım. (Ebû Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine devrilip, birbirine kavuşarak müşrikleri tamâmen ezmelerini istersen emret…” dedi. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):
    -”Hayır, onların ezilip yok olmalarını değil, Rabbımın bu müşriklerin sulbünden, O’na hiç bir şeyi ortak kılmayan ve yalnız Allah’a ibâdet eden bir nesil meydana getirmesini istiyorum…” demiştir.(98)

    Rabîa’nın oğulları, Peygamber Efendimizin acıklı hâlini gördüler. Hıristiyan köle Addâs ile O’na bir salkım üzüm gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.) “Bismillah…” diyerek üzümü yemeğe başlayınca, Addâs hayretle:

    -”Bu bölge halkı böyle söz söylemezler, onlar Allah adını anmazlar”, dedi. Hz. Peygamber ona nereli olduğunu sordu. Addâs:

    -”Ninovalıyım, Hıristiyanım”, diye cevâp verdi. Rasûlullah(s.a.s.):
    -”Demek kardeşim Yunus Peygamberin memleketindensin”…. dedi. Addâs:
    -Sen Yûnus’u nerden biliyorsun? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):
    -Yûnus benim kardeşim, O’da benim gibi Peygamberdi, dedi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem Addâs’a İslâmiyeti anlattı. Addâs da orada Müslüman oldu.(99)
    Hz. Muhammed (s.a.s.) en zor ve en sıkıntılı anlarında bile Peygamberlik görevini ihmâl etmiyordu

    b) Mekke’ye Dönüş

    Rasûl-i Ekrem’in himâyesiz Mekke’ye girmesi imkânsızdı. Esasen, hayâtı tehlikede olduğu için Mekke’den Tâif’e gitmişti. Bu sebeple dönüşte, Hira (Nûr) Dağına çıkarak, Kureyşin hatırı sayılır büyüklerinden Adiyy oğlu Mut’im’e haber gönderdi. O’nun himâyesinde gece vakti Mekke’ye girdi. Kâbe’yi tavâf edip Hârem-i Şerif’de iki rek’at namaz kıldıktan sonra evine döndü. Arap âdetlerine göre, bir kimse himâyesine aldığı kişiyi korumağa mecburdu. Bu sebeple, Mut’im ve çocukları silahlanıp Kâbe’nin dört bir tarafını tuttular. Peygamber Efendimizin Mekke’ye girip serbestçe tavâf etmesini ve evine gitmesini sağladılar.(100) (620 M.)

    Mut’im, Bedir savaşında müşrik olarak öldü. Peygamber Efendimiz, Mut’im’in bu iyiliğini unutmamış, Bedir esirlerinin kurtarılması için Medine’ye gelen oğlu Cübeyr b. Mut’im’e:

    - “Eğer senin o ihtiyar baban, sağ olsaydı da bu murdar herifleri benden isteseydi, hepsini ona bağışlardım.” demişti. (101)

    V- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI

    1- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET

    Hz. Peygamber (s.a.s.) Tâif’e Şevvâl ayında gitmişti. Dönüşünde “eşhür-i hurum” denilen kan dökülmesi yasak aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi başlamıştı.

    Rasûlullah (s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke yakınlarında kurulan Ukaz, Mecenne, Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor, oralarda toplanan diğer Arap kabîleleriyle görüşüyor, onlara Kur’ân-ı Kerîm okuyor, Hak Dini tebliğe çalışıyordu.

    Kureyşin ileri gelenleri Müslümanlığın Mekke dışında, diğer kabîleler arasında yayılmasından endişeye düştüler. Rasûlullah (s.a.s.)’in gayretlerini boşa çıkarmak, O’nun sözlerine diğer kabîlelerin değer vermelerini önlemek için çâre aradılar. “Hz. Muhammed (s.a.s.) için ne diyelim?…” diye düşündüler. İçlerinden en isâbetli karar verdiğini kabûl ettikleri Muğire oğlu Velîd’den bu konuda yardım istediler.

    Velîd, edebiyatın her çeşidinden anlayan, pek çok şâir ve hatibin düşünce ve bilgisinden yararlandığı son derece zeki, zengin ve itibârlı bir yaşlıydı. Rasûlullah (s.a.s.) ile görüşerek O’ndan Kur’ân-ı Kerîm dinledikten sonra kanaatini şöyle özetledi.

    - “Ben şiirin her çeşidini bilirim. Muhammed’den dinlediklerim şiir değil. O halde O’na şâir denilemez. Dinlediklerim, nesir de değil. O sözlerdeki güzellik ve belâgat hiç bir sözde bulunmaz.

    Muhammed (s.a.s.)’e sihirbaz veya falcı da diyemeyiz. Çünkü sözlerinin sihir ve fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya deli de denilemez. Çünkü bu takdirde size kimse inanmaz. Bu derece güzel sözleri, değil bir delinin, akıllı kimselerin bile söyleyebilmesi mümkün değildir. Muhammed (s.a.s.)’e sihirbâz da diyemezsiniz. Çünkü okuyup üflemiyor, düğüm bağlamıyor, sihirle ilgili hiç bir şey yapmıyor…”

    - “O halde ne diyeceğiz?” diye sordular.
    - “Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat sizin isnâd ettiğiniz, (şâir, falcı, mecnûn, sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç biri O’na uymuyor. O’nda böyle vasıflar yok. Kimseyi bu sözlere inandıramazsınız…” dedi.
    Fakat, Velîd ertesi gün:
    - “O’na sihirbâz demek, başka sıfatlardan daha uygun. Çünkü sözleri kardeşi kardeşten ayırıyor. Akraba arasına ayrılık sokuyor. Bu sebeple O’nun sözleri sihir ve büyüden başka bir şey değil. O’na sihirbâz deyin.” dedi. (102)

    Kur’ân-ı Kerîm Velîd’in bu tutumunu şöyle anlatır:

    -”Çünkü o, düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti… Sonra baktı (düşündü), sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Bu sâdece öğretilen bir sihirdir, bu Kur’ân yalnızca bir insan sözüdür” dedi… (el-Müddessir Sûresi, 18-25)

    Böylece O’na “sihirbâz, büyücü” demeğe karar verdiler. Rasûlullah (s.a.s.) kiminle, hangi toplulukla görüşse, arkasından gidip:

    Sakın O’nu dinlemeyin, sözlerine kanmayın. Büyücüdür, kardeşi kardeşten ayırır… diye propaganda yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün çabaları İslâm nûru’nun yayılmasını önleyemeyecekti.
    “Allah’ın nûrunu ağızlarıyle söndürmek isterler. Oysa, kâfirler istemese de Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır.” (et-Tevbe Sûresi, 32)


    2- AKABE BİATLARI Zilhicce (621 ve 622 M.)

    a) Akabe Görüşmeleri

    Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hac mevsimlerinde, Mekke yakınlarında kurulan panayırlara gelen, Kâbe’yi ve putlarını ziyâret eden kabîleler arasında dolaşıyor, onlara Kur’ân okuyor, onları İslâm’a dâvet ediyordu. Bir gün Mekke’nin kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında “Akabe” denilen bir tepede altı kişilik bir topluluğa rastladı. Bunlar, Medine’den “Hazrec” kabîlesinden idiler.(104) Rasûlullah (s.a.s.) onlarla konuştu. Kur’an-ı Kerîm okudu, İslâm Dini’ni anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.

    Medine’deki “Evs” ve Hazrec” adlı Arap kabîleleri ile “ehl-i kitâb” olan Yahûdiler arasında eskiden beri geçimsizlik vardı. Ne zaman aralarında bir tartışma veya kavga çıksa, putperest olan Evs ve Hazreçlilere
    Yahûdîler:

    Yakında bir Peygamber gelecek, biz O’na uyar, kuvvetleniriz, öcümüzü sizden o zaman alırız.. derlerdi. Medine’liler yakında bir Peygamber geleceğini yaşlı kimselerden de sık sık duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onları yeni dine dâvet edince birbirlerine bakıştılar. “Yahûdilerin bekleyip durdukları, yaşlıların haber verdikleri Peygamber işte budur, biz Yahûdîlerin önüne geçelim…” diyerek, kelime-i şehâdet getirip, hemen Müslüman oldular.(105)

    Mekke Devri’nin 10′uncu yılının Zilhicce ayında (Nisan 620 M.) gerçekleşen bu olaya “Birinci Akabe Görüşmesi”, burada İslâm’ı kabûl eden altı kişiye de “İlk Medineli Müslümanlar” denir.(106)

    Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Medine’liler arasında, hac mevsimlerinde “Akabe” tepesinde yapılan görüşmeler, Mekke Devri’nin 10-11 ve 12′inci yıllarında olmak üzere üç defa oldu 11 ve 12′inci yıllardaki görüşmelerde “Bîat” da yapıldı. Bu sebeple, Akabe görüşmelerinin sayısı üç; Akabe Bîatları’nın sayısı iki’dir.
    b) Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.)

    Akabe Tepesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’le görüşüp Müslüman olan bu 6 kişi, hac mevsimi sonunda Medine’ye döndüler. Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına anlatarak, Medine’de Müslümanlığı yaymağa başladılar.

    Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüşmek üzere Medine’den Mekke’ye 10′u Hazrec, 2’si Evs kabîlesinden olmak üzere 12 Müslüman geldi. Bunlardan 5′i, bir yıl önceki ilk Akabe görüşmesinde bulunanlardandı. Başkanları yine, birinci görüşmede olduğu gibi “Zürâre oğlu Es’ad”tı. Mekke Devri’nin 11′inci yılı Zilhicce ayında Rasûlullah (s.a.s.) ile buluştular. Bu ikinci buluşmada Medine’li 12 Müslüman(107) “Allah’a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftirâ etmeyeceklerine, Allah ve Peygamberine itâatten ayrılmayacaklarına” dâir Rasûlullah (s.a.s.)’e taahhütte bulundular; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in elini tutarak bîat ettiler.(108)

    Medine’li Müslümanlar, bu görüşme ve bîattan sonra, Müslümanlığın yayılmasına gayret etmek üzere, memleketlerine döndüler. Rasûlullah (s.a.s.)’in Medine’de Müslümanlığı ve Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek üzere öğretmen olarak görevlendirdiği “Umeyr oğlu Mus’ab”ı da berâberlerinde götürdüler.(109)

    Mus’ab, Akabe’de bîat edenlerin reisi Hazrec kabîlesinden Es’ad b. Zürâre’nin evinde misâfir olmuştu. Evs ve Hazrec kabîlesi’nden Müslümanlığı kabûl edenlerin evlerine birer birer giderek, onlara Kur’ân-ı Kerîm ve din bilgileri öğretiyor, güzel ahlâkı, nezâketi ve kibarlığı ile herkesi İslâm’a bağlıyordu.

    Es’ad b. Zürâre ve Mus’ab b. Umeyr’in gayretleriyle Medine’de Müslümanların sayısı hızla artıyordu. Yalnız Evs kabîlesi reislerinden Sa’d b. Muâz ile Üseyd b. Hudayr Müslümanlığı henüz kabûl etmemişlerdi. Bir gün Esâd ile Mus’ab çevrelerine toplananlara Müslümanlığı anlatırken Üseyd yanlarına geldi, maksadı onlara mâni olmaktı.

    - Siz ne yapmak istiyorsunuz? Halkı atalarının yolundan saptırıyorsunuz… diye söylendi. Mus’ab O’na çok nâzik davrandı. Kurân-ı Kerîm okudu. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Üseyd, Kur’ân-ı Kerîm ‘in tesirinde kaldı, “Bu ne güzel şey…” diyerek Müslüman oldu ve şöyle dedi:

    - Ben gidip Sa’d b. Muâz’ı göndereyim. Eğer o da Müslümanlığı kabûl ederse, bu memlekette Müslüman olmayan hiç kimse kalmaz.

    Sa’d, Medine’de Müslümanlığın yayılmasından memnûn değildi. Es’ad ve Mus’ab’ın yanlarına öfke ile gitti.

    Ey Es’ad, seninle aramızda akrabalık bağları olmasaydı, kabilemiz arasına bu ayrılık tohumlarını sokmana katlanmazdım… diyerek çıkıştı. Mus’ab ona da son derece yumuşak ve kibar davrandı. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Kur’ân-ı Kerîm okudu. Neticede Sa’d b. Muâz da Müslüman olarak oradan ayrıldı. Bu iki reisin tesiriyle Evs ve Hazrec kabîleleri içinde hemen hemen Müslüman olmayan kimse kalmadı.(110)

    Mus’ab, Medine’deki bu memnûniyet verici gelişmeleri Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar bu duruma çok sevindiler. Bundan dolayı bu seneye “Senetü’l İbtihâc” (Sevinç yılı) denildi.(111)
    c) İkinci Akabe Bîatı (Zilhicce 622 m.)

    Mekke Devri’nin 12′inci yılı hac mevsiminde, Medine’den Mekke’ye gelen ziyâretçiler arasında (73′ü erkek, 2’si kadın) 75 Müslüman vardı. Bunlar hac’dan sonra (eyyâm-ı teşrik’in 2′nci gecesi), gece yarısı Hz. Peygamber (s.a.s.) ile gene Akabe tepesi’nde gizlice buluştular. Dikkati çekmemek için, her biri, değişik zamanlarda ve ayrı yollardan gelerek burada toplandılar. İçlerinde, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’li akrabası Neccâr oğullarından Zeyd oğlu Hâlid (Ebû Eyyûb el-Ensârî) de vardı.

    Rasûlullah (s.a.s.) toplantıya amcası Abbâs’la birlikte geldi. Abbâs henüz Müslüman olmamıştı. Fakat yeğenine son derece bağlıydı. Ebû Tâlib’in ölümünden sonra, Arab âdetine göre O’nu himâyesine almıştı. Bu sebeple önce toplantıda Abbâs konuştu:

    - Ey Hazrec ve Evs Cemaati,

    Siz de bilirsiniz ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in aramızda üstün bir yeri vardır. Biz, O’nu şimdiye kadar, düşmanlarına karşı koruduk, yine de koruyacağız. Siz şimdi O’nu, Medine’ye dâvet ediyor, orada kalmasını istiyorsunuz. Kendisi de böyle arzu ediyor.

    Ancak siz O’nu düşmanlarına karşı koruyabilecekseniz, götürünüz. O’nu ele verecekseniz, bundan şimdiden vazgeçiniz.”.. dedi.(112) Medineliler Abbâs’ı dinledikten sonra:

    - Yâ Rasûlallah, siz de konuşunuz. Bizden, Allah için, kendiniz için istediğiniz andı alınız. Hazırız… dediler.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mikdâr Kur’ân-ı Kerim okuduktan sonra:

    - Sevinçli hâlinizde de, kederli hâlinizde de din işinde kusur etmeyeceğinize, hakkın yerine getirilmesi için hiç bir şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza hicret ettiğimde beni âileleriniz ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza.. sizden söz (and) istiyorum” dedi. Medineli Zürâreoğlu Es’ad:

    Yâ Rasûlallah, biz buraya sana bîat etmeğe geldik. Sen nasıl emredersen öyle yaparız. Çocuklarımızı, âilelerimizi nasıl korursak, seni daha fazla koruruz . Sözümüzde dururuz. İnâyet Allah’tandır… dedi.
    Medineliler:

    - Yâ Rasûlallah, Senin uğrunda, gösterdiğin yolda ölürsek bize ne var? diye sordular.

    Hz. Peygamber (s.a.s.):

    - Ahirette mükâfat olarak Cennet, dedi.

    - Öyleyse ver elini, dediler. Hepsi de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in elini tutarak, “İslâm yolunda gerekirse öleceklerine” and verip bîat ettiler.(113)

    Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ve Müslümanların Medine’ye hicreti de bu görüşmede kararlaştırıldı. Toplantı bittikten sonra, müslümanlar, geldikleri gibi, gene gizlice ayrı ayrı yollardan dağıldılar.

    Kureyşliler 2′nci Akabe Bîatını, ancak kabîleler Mekke’den ayrıldıktan sonra duyabildiler.
     
    Son düzenleme: 20 Şubat 2009