Günümüz Edebiyatının Ekonomipolitiği!

Edebiyat ve Kitap bölümünde yer alan bu konu yalnızlar rıhtımı tarafından paylaşıldı.

  1. 80’den önceki yazarlar, şampanyayı içmek yerine onun kimyasal
    analizini yaparlardı. Zamane yazarları ise yalnızca içiyorlar.
    Oysa birincilerinin bunca tahlil çabalarının altında kendilerinin
    az sonra içecekleri şaraptan alacakları zevklerden daha fazla insanın
    nasıl zevk almasını sağlayacakları isteğiydi. Bu ise gerçekten ciddi bir iştir.
    Hem ahlaki hem politik bir iş.
    Terry Eagleton/Kuramdan Sonra
    I. Küreselleşen(!) ulusal devletler
    Bilindiği gibi son on-on beş yıldır, Türkiye üzerine her ağzını açanın milat aldığı tarih 1980’dir. «1980’den sonra...“ diye, çoğu gençler için sıkıcı bir biçimde başlayan konuşmalar sayısızdır. Bu vazgeçilmez referans kaynağı tarihin önemini yalnızca bizim ülkemizin tarihine özgü sandık yıllardır. Çünkü gerçekten de bu tarihin arkasındaki gerçek tarih 1980’de alınan ve « 24 Ocak kararları » diye anılan ekonomik kararlardır. Daha da geriye gidersek 1970’li yıllara dek süren Taylorizm ve Fordizmle destekli üretime odaklı “Keynesçi” kalkınma modelinin bıçakla kesilir gibi terk edilmesidir. Daha fazla kar için ikinci bir petrol krizine tahammül edemeyeceğini anlayan uluslararası tekeller, Reagan ve Teacher’li yıllarda yeni reçetelerini “küreselleşme” çığlıkları altında dünya halklarına sundular. Emperyalizm denen çağımızın olgusunun kılık değiştirmesiydi bu. Taner Timur bu yıllar için “globalleşme”, “küreselleşme” makyajı altında, gerçekte “Kapitalizmin en parazit sınıfları yüz yıl önce sahneledikleri oyunu, yeni koşullar altında tekrar sergilemeye başladılar” diye değerlendiriyor. “Bunun için de işçi ücretlerini kontrol altına almak; Fordizm dışında, yeni bir yönetim felsefesi geliştirmek gerekiyordu. Borsada hisse senetlerine, hazine tahvillerine hücum yeniden başlamıştı...”(s.37) Azalan kar oranları eğilimini tersine çevirmeleri gerekiyordu. Jimy Carter’in Amerikan Merkez Bankası’nın başına getirdiği isim Paul Krugman’ın Washington Uzlaşması adını verdiği on maddelik liberal programın içeriği sonraki yıllarda yatıp kalktığımız ve bizim gibi ulusal devlet yapılarını sel gibi önüne katıp parçalayacak olan tüm kavram ve olguların sözlüğü gibiydi: Sermayenin “özgür” hareketini kısıtlayan her türlü engelin kaldırılmasını (Bizim gibi 70’li yıllarda, ulusal gücüyle kalkınmaya çalışan, pazarını koruyan ülkeleri yıkmayı) amaçlayan yeni doktrin, “Yeni para politikaları, faizler, kur politikası, vergi reformu, ticaret özgürlüğü, özelleştirmeler...” (s.38) sözcüklerini içeriyordu. “Üretim”e dayalı kar etme politikası “paradan para kazanma” fasit dairesine sürükleniyordu.
    İşte bize özgü sandığımız “’80’den sonar-‘80’den önce” deyimini, 12 Eylül 1980 darbesini yaşamamış bir Batılı aydının kitabında okuyunca şaşırmamız bu zamana rastladı.
    Eagleton çok ilginç bir biçimde bizdeki gibi “1980” den sonra ya da “70’lerin sonundan sonra” miladını sık sık kullanıyor. Batı kapitalizminin, 70’lerin başındaki krizinden sonra büyük bir yenilenme içine girdiğini söyleyen Eagleton, ufukta görünen yeni krizlerden kurtulmanın çaresini krizi “çevre” ülkelere yıkmakta bulduğunu söylüyor. Sistem, bu yeni talan stratejisini ise ideolojik-kültürel bir köpükle örtmesi gerekiyordu. Edebiyat ve sanatın önemi bir kez daha egemen çevreler için yaşamsal bir düzeye çıkmıştı. Ulus-devletlerin temeline dinamit koyacak, gelişmekte olan “çevre” ülkelerden merkeze aktarılacak milyarlarca doların (bizim çok iyi bildiğimiz/tattığımız) milyonlarca işçiyi, ezilen insanları etkileyecek olan acımasız planlarını uygularken, sistemin, “İlerledikçe sığlaşan bir çağda, kulağa derinlikli gelen bir şeyler söylemesi gerekiyordu.” (Eagleton, s. 74) İşte “’80 öncesinde” bizde idealist solcu/ilericilerin tekelinde olan yayıncılık, dergicilik işine, “’80 sonrasında” sermaye çevrelerinin iştahla sarılmasının açıklaması budur.
    Terry Eagleton bu dönemi “kuramsızlık” dönemi olarak tanımlıyor. 1965-80 arasını devrimci kültürel fikirlerin altın çağı olarak ele alıyor. Bu çağ kültür kuramlarının altın çağıdır. Jacques Lacan, Claude Levi Straus, Louis Althusser, Roland Barthes gibi isimlerin “öncü nitelikli” çalışmalarından övgüyle söz ediyor, Raymond Williams, Pierre Bourdieu, Fredric Jameson, Helen Cixous’un yaşadığı yılları şükranla yad ediyor. Onlardan sonra onların düzeyinde “bu fikir ana ve babalarının” yazınsal tutku ve özgünlüklerine ulaşan çalışmanın çıkmadığını vurguluyor. 80’den sonrayı, eski büyük/küçük anlatılardan kopuş dönemi ve en önemlisi, genelde kuramsızlık olarak adlandırdığı, anti-kuramcıların egemen olduğu dönem olarak adlandırıyor.
    Yirmi yıldır aklı başında marksistlerin şaşkın, irileşmiş gözlerle izlediği, “etnik aidiyet”, “dinsel kimlik” vs. gibi ideolojik-politik varyasyonları, “başörtüm kimliğimdir” ve “TC televizyonunda bir bukle de olsa Kürtçe duymak istirem” tasvirli istemleri, “ulus devlet ancak faşizm ve militarizm üretir” ezberini emperyalist kapitalizmin yeni taktiksel yüzü olarak değerlendiriyor:
    “Bugün ulusalcılığın zamanında müthiş derecede etkin bir anti-kolonyal güç olduğunu hatırlayamayacak kadar genç ya da kalın kafalı olan kuramcılar, onda ağır bir şovenizm ya da etnik zihniyetten başka bir şey göremediler. Bunu yapanlar (yani ulus devleti etnik ve dinsel olarak zayıflatmaya uğraşanlar, A.Y.) ulus temelli düşünceyi reddederek, devrimci ulusla sıkı sıkıya bağlanmış olan sınıf kavramını da gözden çıkarıyordu. Kuramcılara göre, eh nasıl olsa bu ulus devletler refah içindeki kapitalist dünyaya yetişmekte başarılı olamadıklarına göre, ulus kavramının ötesinde bir şeyler aramak, sınıf kavramının da aşılması anlamına geliyor gibi görünüyordu; hele ki kapitalizmin daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve yırtıcı olduğu bir zamanda... her şeye rağmen devrimci ulusalcılık, yirminci yüzyılın uzak ara en başarılı dalgası olmuştur.. Komünist Manifesto sınıf mücadelesinin ilk önce ulusal bir biçim aldığını ama içeriğinin bu biçimin ötesinde de işlediğinden söz eder. Yine de ulus bağımsızlığa giden yolu tıkayan emperyalist güçlere karşı farklı toplumsal sınıfları -köylüler, işçiler, öğrenciler, entelektüeller- örgütlemenin bir yoluydu. Ve ulusçuluğun güçlü bir argümanı vardı: başarı, en azından başarı için... Bugünkü post-kolonyal kuramın büyük bölümü, gözünü sınıf ve ulustan etnisiteye çevirdi. Bunun sonucu da post-kolonyal kültürün kendine özgü sorunlarının, yanlış bir şekilde, oldukça farklı bir sorun olan batı tarzı “kimlik siyaseti” sorunun altında toplanmasına yol açıyordu. Etnisite kültürel bir olay olduğu için bu odak değişimi siyasetten kültüre doğru oluyordu... Bu da post-kolonyalizm sorununun depolitize olmasına neden oluyordu...”! (s.12)
    Şimdi 80’li ve 90’lı yıllarda, günümüzde; ulusuna ve halkına, sonra tüm dünya halklarına karşı sorumluluk duyan tek bir yazar yetişti mi?
    Yukarıda belirttiğimiz sömürü ağının kültürel tuzaklarının ülke içindeki yerel uzantıları yazar ve şairlere karşı nasıl bir tavır içinde olmalıyız? Bu dönemde liberalizme, dinci yükselişe, etnik milliyetçiliğe sıcak bakmayan, hatta gömülmeyen tek bir yazarın var olmasına olanak var mı?
    Solun yorumlarında, hep geleneksel bir karamsarlığın yattığını biliriz. Şimdi gerilere baktığımızda «özgürlüğümüz elimizden gitti, Amerikalılar’ın Adana’da üsleri var, İstanbul’a gelen 6. Filo genelevdeki kızlarımızı kirletecek» diye ülkemizin üzerine titreyen, anti-emperyalist tavır sergileyen, bu uğurda ölümü, darağaçlarında sallanmayı göze alan Deniz Gezmiş’ler ve binlerce devrimci arkadaşının yaşadığı yılların Türkiye’si, bugünden bakınca, meğer ne kadar temiz ve bakir bir ülkeymiş. Başka bir deyişle; Tüpraş’ı, İskenderun Demir Çelik’i, Petkim’i satmanın değil, kamu eliyle kurmaya çalışmanın yıllarıymış o yıllar. Şimdi 1980 sonrası ülkemizin durumu kapitalist üretim tarzının bile kendini inkar ettiği bir durumdur. Bilindiği gibi kapitalist üretim tarzı üretici güçlerin gelişmesinin ürünüdür. Oysa artık bugün ülkemizin emperyalist sisteme entegrasyonu sonucu üretici güçlerin gelişiminin durdurulması yönündedir. Bize ait tek bir fabrika, tek bir tarım ürünü, tohum, yediğimiz elma, muz, peynir vs. kalmamıştır. Dışa bağımlılık, mafialaşmış uluslararası tekellere açılmış ulusal sınırlar ile ve tek taraflı antlaşmalarla artık yapısallaşmıştır. İçeriye borç olarak giren yabancı sermaye içeride üretilen bir avuç artı-değer’i de cebine koyarak kat be kat fazlayla geri gitmektedir. Ülkemizde binbir zorlukla üretilen artı-değer bu halkın önüne yeni üretim, istihdam olanakları vs. olarak artık dönmemektedir. Haftada bir milyar dolar faiz ödeyen bir ülke durumundayız. Torunlarımız bile senetleri imzalanmış borç yüküyle doğacaktır. Daha gerilere gidersek 24 Ocak 1980 kararlarından sonra aldığımız borç toplamı ATO (Ankara Ticaret Odası) verilerine göre 1 trilyon doları geçmiştir. 1 trilyon doların ancak 300 milyar doları yatırıma (ki bunun da yarısını rahatlıkla, teşvik almak için dikilmiş yalancı fabrika direklerine sayabilirsiniz) geri kalanı Batı’dan aldığımız mallara ve faiz ödemelerine gitmiştir.
    Turgut Özal dönemi; Türkiye'nin dönüşüm safhasının birinci perdesidir ve bu dönemin “medyatik” zemini Sabah gazetesidir. Özal döneminin; 'entelektüel' çözücüsü ise Mehmet Barlas 'tır. Bu isim; zamanla diğerleri arasından sıyrılarak; toplumun 'tabularını kırma' adına, yeni düzenin entelektüel zeminini hazırlamıştır.
    İşte bu çevrelerin basınında bolca övülen dönemin yıldız yazarları ise Latife Tekin, Ahmet Atlan, Mehmet Atlan, Murat Belge, Orhan Pamuk’tur.
    Bazen Özal'a; bazen de Atatürk'e benzetilen (ki Özal da Atatürk'e benzetilmişti!) Recep Tayyip Erdoğan ise Türkiye'deki ikinci makro değişim sürecinde başa geçmiştir. Görevini, bazı aksamalara ve yetersizliklerine rağmen, çevresindeki kadroların da desteği ile başarı ile yürütmektedir. İşte bu ikinci makro sürecin 'Sabah'ı ise Aydın Doğan'ın medya grubudur. Erdoğan döneminin 'entelektüel dönüştürücüsü' ise, Doğan Grubu'ndan Taha Akyol 'dur. Taha Akyol; 'İslamcılık'la, 'Küreselciliği', birilerinin küresel vizyonu ile uyumlu hale getirip, kamuoyunun önüne 'demokratikleşme' olarak sunmaktadır. Yıldız yazarlarımız ise pek değişmemiş görünmektedirler!
    Bir zamanlar kente giremeyen ve onun varoşlarına yerleşen kırsal kesim insanları artık çoktan kentlerimizi teslim almıştır. Gecekondular artık devrimci dönemin ilerici yuvaları değil, dinsel feodalizmle birlikte kent kültürünün belirleyici öğeleridir. Özel televizyonlar onları belli bir kültürel düzeye çekecek yerde tam tersi onların düzeyine inmiş birer kanalizasyon çukuru gibidirler. Bir zamanlar « Radyomu istiyorum? » dedirtirlerdi bize. Hepimiz bu slogana katılırdık. Daha özgür, daha nitelikli bir kültürel ortama kavuşacağımızı umardık. Oysa şimdi hepsi ya varoşların ya da Amerikanın sesi radyosunun düzeyine inmiştir. Örneğin NTV gibi ciddi görünen bir kanal/radyo her gün, sabah BBC, öğlene doğru Almanya’nın Sesi, akşama Amerikanın Sesi radyolarıyla yayın yapmaktadır. Şimdi kendi payıma şunu haykırmak istiyorum: « Radyomu geri vermek istiyorum ! Lütfen geri alın »
    78’li bir yazar olarak söylemeliyim ki biz 12 Eylül 1980’in yalnızca solun örgütsel yapılarına, sendikalara, sınıf mücadelesinin en radikal kesimlerine dokunup geçeceğini düşünüyorduk. Bugün anlıyoruz ki plan çok daha ayrıntılı yapılmıştı. 12 Mart’ta yazarları ve şairleri, aydınları içeri alanlar 12 Eylül’den sonra yazar ve şairlere, aydınlara pek dokunmamışlardır. Onlara karşı çok daha ayrıntılı bir kültürel darbe programlarının olduğunu ise yukarıda değindiğim gibi ve bugünlerde ancak daha açık öğrenebiliyoruz. 70 küsür Üniversite artık bizim değildir. Basın, moda deyimle “medya“ bizim değildir. Bürokrasi artık çoktan işbirlikçi pozisyonundadır.
    “Ulusal kapitalizmler giderek küreselleşen dünyada artık yalnızca ayakta kalabilme mücadelesi veriyorlar. Daha önce olduklarından çok daha az korunaklıdırlar. Tüm kapitalist sistem müthiş bir el değiştirme sürecine maruz kalmaktadır.” (Eagleton, s. 44)
    Ben yine soruyorum, Özal’lı yıllarda “edebiyatın tabularını kıran”(!) baş tacı edilmiş, “piyasa”ya çıkarılmış yazarlar kimlerdir? Muhaliflik kimliğiyle gizlenmiş yaldızlarını kazıyınca gerçek yüzleri ortaya çıkan bu yazarları muhalif sanmak artık aptallık değil midir? Bunların gerçekte uluslararası sistemin yazarları olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Ordu/devlet düşmanlıkları aldatıcı olmamalıdır. Unutmayalım ki günümüzde, yukarıda Eagleton’un da vurguladığı gibi TC gibi ulusal devletlere emperyalist kapitalist sistem de pek “muhaliftir.”! Önemli olan, muhalifliğin anti emperyalist güçlere hizmet etmemesi, azgın sermayenin acımasız politikalarına değil geniş emekçi yığınların hizmetinde olmasıdır. O halde George Bush İstanbul’da Orhan Pamuk’tan bizzat alıntı yaparak bunu doğrulamıştır. 12 Eylül generallerine “Bizim oğlanlar..” diyen başkan da Amerikalı’ydı. Şimdi bir başka Amerikan başkanı bir başka generaline “bizim oğlan” muamelesi çekmiştir.
    Bu yazarlarımız masa başında fındık kırarken, aynı yıllarda Sivas’ta yazarlar yakılıyor, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı gibi yazarlar katlediliyorlardı.
    II. Edebiyatın küreselleşmesi
    Roman ve öykülerde konular değişti, yazarların ilgi alanları değişti, coğrafya ve insanımızın rengi sayfalarda gittikçe silikleşti, kayboldu; fantezilerin ve düşlerin, kurgusal dünyanın karakter yaratmayı becerememeyi gizleyen örtüsüne, gerçeklerden ve günümüzden kaçan tarihsel romanların hiçbir ders vermeyen, Alman eleştirmen Gabriella Killert’in Orhan Pamuk için kullandığı deyim gibi, “hava cıva yayılımları yazan” (s.) yayan dünyalara kaçıldı.
    “Artık neredeyse herkes Marksizm sanki orada değilmiş gibi davranmaya başladı. Yapı-bozumun isyankar yükselişi gibi gözüken şey, aslında siyasal bir seher vaktiydi. Ronald Reagan ve Margaret Thatcher (Bizde de generaller, Özal A.Y.) tüm uğursuzluklarıyla ufukta belirmeye başlamışlardı bile.
    Kişisel kimlik her nasıl olduysa bugünlerde sıkı bir felsefi konu olmuştur, ama acı çekmek gibi bir konu felsefenin ilgi alanından nedense uzaklaşmıştır.
    Derinlik düşüncesinden, dayanışma, yardımlaşma düşüncesinden hoşlanmayan bir kültürel entelektüel dönem. Evrensel kavramını, eşitlik, kardeşlik, kurtuluş kavramını duyunca ürperir ve tutkulu incelemeleri tasvip etmez. Genellikle böyle incelemeleri baskıcı bulur. Akademik eleştirinin yaptığı gibi. Ve böylece ne yazık ki karşıtı olduğunu sandığı muhafazakar bilimden sanattan pek bir farkı kalmaz.” (Eagleton, s.42)
    Çok çarpıcı olması açısından örnek veriyorum. Son yirmi yılda ünlendirilmiş bir kadın yazarımızın (Buket Uzuner/Şiirin Kız Kardeşi Öykü) bir öykü kitabındaki öykülerin başlıklarını sırayla veriyorum: “Dünyanın En Eski Erotik Tatlısı”, “Kız Lisesi Bekaret Masalı”, “Hazzın Cinsiyeti”, “Cinsel Sırlar”, “Afrodizyak Aşure”... Bu başlıkların türevi onlarca öykü okuduk son on beş yılda yazılan. Doğrudur, insanların cinsel organlara sahip olmadığı gibi bir varsayım yüzyıllardır entelektüel dünyaya egemen oldu. Cinsellik artık insanların tarihindeki en önemli devrimdir. Buna inanıyoruz. İnsan varoluşunun hakikat ve akılla ilgili olduğu kadar fantezi ve arzuyla da bir ilgisinin olduğunu kabul edecek düzeydeyiz artık. Ama yazar ve şairlerin yalnızca bu konuya sömürü düzeyinde odaklaşması işte yukarıdaki tablonun kültürel uzantısı bir dayatma olmasından kaynaklıdır.
    Eagleton’un yazdığı gibi, “eski” günlerde rock müzik ders çalışırken dikkatimizi dağıtan bir unsurdu, bugün ise üzerine yazı yazdığımız bir konu olabiliyor. Yazarlar artık gündelik hayatımızın tam göbeğine eklemlenmiş durumdalar. Ensest ve siber feminizm, “kopçalı pantolon askısının tarihi üzerine” bir çalışma öykü yazarlarımızın rahatlıkla konuları arasına girebiliyor. Ciddiyet ve zevkin birbirlerinden kesin biçimde ayrılan iki şey olduğu yollu dogma artık uçtu gitti. Fransız felsefesine duyulan ilgi yerini artık Fransız öpücüğüne bıraktı. Mastrübasyonun tarihi Ortadoğu’nun siyasal tarihinden çok daha ilgi duyulan bir konu oldu.
    Eagleton yazar ve sanatçıların yeni eğilimini Dünya nüfusunun yarısı iki dolardan az parayla ve sağlık koşullarından yoksun olarak yaşarken onların yalnızca kasık tüylerinin tarihiyle ilgilenmesi olarak özetliyor.
    Ünlü yazar Tarık Ali’yle Edebiyat ve Eleştiri dergisinde yaptığım bir söyleşide artık edebiyatın tek tipleştirildiğini, oyuna döndürüldüğünü ve yazarların sanatçı olma özelliklerinin çoktan aşındırılıp yok edildiğini şu örnekle vermişti: New York’ta bir uçağa binerken havaalanında satılan, konusu muhtemelen bir kampüste geçen, bir akademisyenin karısının gizemli bir biçimde öldürülüşünün polisiye ve mistisizm karışımı öyküsünün anlatıldığı romanı Paris’de De Gaulle Havaalanı’nda da satın alabilirsiniz, Moskova’da da... Artık Yaşar Kemal’in, Arap dilinin en büyük yazarı Abderrahman Münif’in Suriyeli büyük yazar Haydar Haydar’ın medya ve edebiyat bürokrasisi önünde hiçbir önemi yoktur.
    Gerçekte dev yayın şirketlerinin yayınladığı kitaplarla oyalanıyoruz!
    Bu edebiyat denen sanat dalının ölümünden başka bir şey değildir. Biz de az satışlardan, yazar ve şairler olarak toplum üzerine etkimizin yok oluşundan, itibar kaybından yakınıp durmuyor muyuz?
    Sanat ve edebiyat parçalanmış, sanat ürünü ulusal özelliğinden, dolaysıyla toplumsal formasyonundan soyutlanmıştır. Sanatçı tüm toplumsal değerini, itibarını kaybetmiştir. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız sistemin yaşadığımız tarihsel kesitinde sanat ve sanatçının düştüğü çukur çok pistir. Oysa bu sisteme en radikal darbeleri vurabilecek tek güç sanatçı ve yazarlardır. Sistem ise bunu çok iyi bilmektedir ve geniş kitleleri, Malarme’nin deyimiyle “büyük bir sürü”ye çevirmiştir. Yazar ve sanatçı bu sürünün içinde, yani popüler kültür denen olgunun merkezine yerleşmek de dahil bu “büyük sürü”nün içinde kaybolup gitmemeli, sahte yazarların iktidarını yarmalı ve bize gerçek diye yutturulmaya çalışılan bütünü parçalayıp Osip Mandelştam’ın deyişiyle zamanın gürültüsünün dışına çıkabilmeli ve toplum adına insanlığın geleceği ve bugünü hakkında ilk karnı ağıran öncü kişi olması gerektiğini bilmelidir.
    Sanat biraz da bu karın ağrılarının toplamıdır.
    Bir yazarın kendi tatlı çıkarları için ya da kişisel hırsları için kalem oynatması en ayıp şeydir. Pazarın, edebiyat bürokrasisin içinde kabul edilme çabası, yanlışa bu küçük hesapları için yanlış demekten kaçınması o kendisini bu kirli piyasada var ediyorum sanırken aslında yok eder. Sanatçı kendi içini, yüreğini alaya alıp kesip açarak bütün toplumun önüne koyan kişidir. Bunun için Baudelaire’in deyimiyle mutlu olmaya hakkı yoktur. Halk ozanlarımıza yalvaç denmesi boşuna değildir.
    Bu adaletsiz dünyaya, hele günümüzde yaşanan vahşiliğe insan aklına aykırı duruma tepki duymayan, geniş kitlelerden yana değil de kendi konforu ve zavallı ismi için yontan bir yazarın tarih karşısında bir değeri yoktur. İnanmayan büyük yazar ve şairlere bakmalıdır.
    Sanatçı/yazar elbette ki yukarıda yaptığımız tespitleri yapıtlarında yapacak değildir. Sanatçı toplumsal değişmeyi ve çözülüşü kişisel edimlerde ve olaylarda somutlaşan “tekil olaylar” biçiminde yapıtlarına taşır. Yazar bir sosyoloğun ya da politik kuramcının teorik tespitlerine vakıf olması gereken bir kişilik değildir. O bilim adamlarının deney ve bilgiyle yaptığını sezgileriyle yapmayı başardığında büyük sanatçıdır. Sanatçının makbulü, sezgilerindeki isabet ve toplumsal dürtünün insan ruhuna ve trajedisine eğilimindeki yaratıcılığının başarısıdır.
    III. Ulusal kimliklerde edebiyatın önemi
    Sanat ve edebiyat ürünü, yani yaratı insan tekinin en büyülü, en kutsal edimidir. Edebiyat dille yapılan bir eylemdir. Dil ise ulusal kimliğin en önemli taşıyıcısıdır. T. S. Eliot eğer bir ülkenin yazarı ve şairi yoksa o dil bitmiş demektir der. Bir dili yoksa o ulus da bitmiştir. Bizler kullandığımız dilin, bir tarlanın altında çalışan ve onu canlı tutan solucanları gibiyiz. Türkçe yazan bir yazar/şairin “Türkçe yazan bir bilmem ne ulusundanım” demesi kadar abes bir durum yoktur. Ülkesini, dilini sevmeyen, halkına, geniş kitlelere, tarihsel doğrulara yabancı bir yazarın sezgilerinin de karanlıkta kalacağı, oraya buraya toslayacağı açıktır. Böyle bir yazar ancak sınırları ardına kadar açılmış iliklerine kadar sömürülen bir ülkenin yazarı olabilir. Tarih bilincini yitirmiş olmak, günümüz yazarlarının temel eksiğidir. Sanki her şey kendilerinde başlamaktadır üstelik. Günümüz yazarlarının istisnasız tümünün kitaplarında yazmaya nasıl başladıklarının derdini anlatan öyküleri vardır. Bu bir yazar için utanç vericidir. Bilindiği gibi ancak lise öğrencilerine verilen kompozisyon dersi bunu konu edinir. Ne yazık ki günümüz öykü yazarlarının tüm kitaplarında bu konu vardır. Kendileri lise kompozisyon öğrencisi durumundadırlar ancak kitap yayınlatabilmektedirler.
    Eagleton’un işaret ettiği güçler bu kültürel ortamın meyvelerini de toplamışlardır.
    Çünkü, sağlıklı, özgür, gerçek bir kültürel ortam bugün Dünyaya egemen olsaydı, Amerika ve Avrupa’lı emperyalist barbarlığın Irak’a, Afganistan’a saldıramayacağını, Ruanda’da 800 bin kişinin ölümünü Annan’ın seyredemeyeceğini, Türk yazarları da bu modaya uymasalardı Türkiye’nin bu aşağılık konumda bir dış politika ve ekonomik sömürge durumunda olmayacağını düşünüyorum. Bugünkü barbarlık, Irak’a ve Afganistan’a yapılan saldırı, Hitler ordularının Polonya içlerine ilerlemesinden farklı değildir. Modernist dönemin sanatçıları, sosyalist sanatçılar, varoluşçular, bütün o kutsal dönemin “’80 öncesi”nin gerçek sanatçıları olsaydı, hepsi Avrupa’dan, Türkiye’den kopup gidip Irak sınırında kendilerini zincirlerlerdi. Oysa sanatçı özelliğini çoktan kaybetmiş yazar ve şairlerimizin artık buna takati ne yazık ki yoktur. Dilini kullandığı, ekmeğini yediği halkını toptan katil ilan edip bir ödül almanın alçaltıcı utanmazlığına kadar eğilebilmektedirler. Yazarlarımız artık romanlarını Amerika’da İngilizce yazmaktan utanmamakta, üstelik bu bir övünç, bir kazanım olarak bütün ulusal edebiyat dergilerinde rahatça sunulmaktadır.
    Yaşadığı yurdundan, insanından, tarihinden, tarihsel kesitinden uzaklaşmış her yazar başkalarının belirlediği eğilimin içine girer.