Fazilet ve Mutluluk

Kişisel Gelişim bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    İnsanımıza mutluluk va'dedenler evvelâ onu faziletlerle donatmalıdırlar. Fazilete susamış gönüllerin mutlu olmasına imkân yokdur. Dünden-bugüne selim-akıllarca.bu hep böyle kabul edilmiş ve saadetle fazilete ikiz nazarıyla bakılmıştır. Zîrâ fazilet, herşeyden evvel, en-yüce ahlâkla serfirâz bulunarak bütün varlığa muhabbet dolu nazarlar atfetmenin adıdır. Faziletli bir insanın bütün eşya ile bir çeşit münâsebeti vardır. Böyle birinin nazarında hâdiselerin akışı, bir bahar havası içinde ruha inşirah verici meltemler gibi eser geçer ve onun gönlünü sevinçlerle doldurarak şâd kılar. O, her zaman akıp geçen eşya ve zaman selinde, yeni yeni levhalar müşahede ederek dâima hayran ve dâima mutludur. Ne güneşlerin doğup-batması, ne de gece ve gündüzün birbirini ta'kib edip durması, onun zevklerini acılaşdıramaz ve gönlüne hüzün veremez. Hüzün vermek şöyle dursun, o her an tazelenen birbirinden farklı bulunan manzaraların müşâhedesiyle, hep huzur ve mutluluk dolu dakikalar yaşar.

    Faziletli olmak, bütün bütün beşeri arzulan reddetmek ve eşyaya sırtını dönerek bir çeşit zâhitlik yapmak da değildir. İnsanı, içinde yaşadığı dünyadan koparan böyle bir fazilet anlayışı, karamsarlık getirir ve bedbinlik kaynağıdır. Bu ise, "İbsen"in ifadesiyle: "saadetin helaki demektir." Aynı zamanda, bu türlü aşırı ve yersiz endişeler, ferdin yalnız nefsini düşünüp onunla meşgul olmasına ve civanmertlik hissinden mahrum bulunduğuna delâlet eder ki; bu kabil bir düşünce de, ahlâki hayatın yanlış anlaşıldığını ve başkaları için yaşama meziyetinin eksik bulunduğunu gösterir.

    Faziletin, cismânî ve ruhânî bütün saadetleri tekeffül (1) ettiğini iddia etmek de doğru değildir. Faziletli bir insan hasta, fakir, perişaniyet içinde bulunabilir. İnsanlardan zulüm, hakâret, ihanet görebilir. Başından işkenceler, mahkûmiyetler, sürgünler geçebilir. Hz. Mesih, gadre uğradığı; Sokrates mahkûm edildiği; Epiktetos zulüm gördüğü halde mesut idiler... Bu itibarla biz, mutluluğu, daha ziyade kalbî ve insanın, inançlarıyla gönlünde kurduğu cennetlerin esintisinden ibaret görmekdeyiz. Evet "iman, ma'nevi bir cennet çekirdeğini taşımakda, küfür de ma'nevi bir cehennem zakkumunu saklamaktadır.,,

    Fazilet; İnsanın, kendi sınırlılığının, kâinatın sonsuzluğu içindeki ehemmiyetsizîiğini, küçüklüğünü idrâk etmesi ve şahsına olduğundan fazla değer vermemesidir. Yoksa, onun, cismânî musibetlerle sürekli olarak hırpalanması; izzet-i nefis ve gururunun devamlı yaralanıp durması ve bir türlü tatmin edilmeyen câhilâne hırslarla huzursuzluklara dûçâr olması gibi, küçük sefâletlerle bütün bütün saadetlerini kaybetmesi, kaviyyen muhtemeldir. Faziletli insan, sâlim düşünen insandır. O, "çaresi bulunan şeylerde acze, çaresi olmayan şeylerde de âh u vâha düşmez... Aksine o, kaçınılması imkân dahilinde olan şeyler için, elinden gelen herşeyi yapar ve kaçınma yollarını araşdırır. İrade ve İmkânlarını aşan hadiseler karşısında da, teslim olma yolunu seçer. Ve, insanların pek çoğunun dûçâr oldukları, bencillik, pes-düşünceler, servet-sâmân kaygısı, çeşitli mansıp ve payelere gönül koymak gibi şeylerle mutluluğunu ihlâl, etmez.

    Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız musibetlere, başdan hazırlıklı ve razı bulunduğundan hiçbir zaman saadet ve lezzetleri acılaşmaz. O, şuur ve duyguları İtibariyle, daima pâk ve nezih sevinçlerden; sevginin, aşkın, aileye şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve hazlarından her zaman hissedâr olabilir.

    Evet, o, haksızlık yapmayacağı, hâin olmayacağı; intikam, kin, nefret, kıskançlık gibi düşüncelerden hep uzak kalacağı içindir ki; ekseriya, çevresinde hürmet ve sevgi karışımı bir meltemin esdiğini hissedecek ve daima mutlu olacakdır. O, ailesine, vatanına, milletine, hatta bütün varlığa karşı duyduğu sevgi ve alâka ile kenarı olmayan bir muhabbet deryasında, sonsuz hazlar duyacak ve daha cennete girmeden cennet zevklerini yaşıyacaktır. Bu hazlar; başkalarının sevinçlerini paylaşma hazzı.. onların lezzetlerini ruhunda yaşama hazzı.. onların acı ve ısdıraplarını göğüsleyip onlara mutluluğa giden yollan açma hazzı.. gibi şeylerdir.

    Faziletli olmak, hazır zaman gibi, geçmiş ve gelecekle de münasebete geçerek, mâzinin ve istikbâlin en mümtaz insanlarıyla rûhen beraber bulunup onların tasvîb ve takdirlerini gönlünde duymak ve onlarla aynı hayatı paylaşarak, atalarımız ve gelecek nesillerle kaynaşmak ve bütünleşmek demekdir.

    İşte,böyle bütün insanlık ve kâinatla alâkadar ve içiçe yaşamak sûretiyle kalb, daha bu dünyada iken ebedî mutluluğa erer ve haricî hâdiselerin onun saadetini ihlâl edemiyeceği buutlara ulaşır.

    Faziletin, gerçek saadetle olan bu derin alâkasını bizlere, insanlığın en şerefli şahsiyetleri ta'lim etmişdir. Gönülleri itminana kavuşduran ve akıllara emniyet telkin eden saadet de budur. Zîra bu saadet, olgun, kibirsiz, müsâmahalı, ayıplara göz-kapayan; kinsiz, nefretsiz, olma gibi, faziletin en sağlam kaideleri üzerinde yükselmektedir.

    Tek kelime ile bu saadet, kalbî ve ruhî bir saadetdir. Ve yerini hiçbir şeyin alamayacağı kadar da köklü ve insanın özüyle alâkalıdır. Maddeye dayalı bütün mutlulukların bu saadete ilâve edecekleri hiçbir şey olamayacağı gibi, onu unutdurmaya da güçleri yetmeyecekdir..'

    Ruhunu inançla yükseltip, gönlünü faziletlerle donatanlara ne mutlu!

    (1). Tekeffül: Kefil olmak, üzerine almak.

    Kaynak: Sızıntı Dergisi, 1982 Haziran