EVLİLİK ÜZERİNE

Dini Sorular bölümünde yer alan bu konu HuSoCaN tarafından paylaşıldı.

  1. HuSoCaN

    HuSoCaN Mehdi ResuL Askeri

    Evlilik müessesesi nedir, ne değildir, nasıl bir olgudur? Buna VAKFIMIZ nasıl bakıyor? Allah açısından evlilik müessesesi nasıl değerlendirilir? Bu istikametteki bir sual söz konusu.

    Herşeyden evvel evlilik Allahû Tealâ’nın indinde kutsal bir müessesedir, mukaddes bir müessesedir. Çünkü, evlilik bir kaderdir. Ne zaman bir iradenin yeterliliği söz konusu değilse, ikinci bir iradenin mutlaka devreye girmesi gerekiyorsa, bu olay kaderi ifade eder. Eğer bir olayın tamamlanması için bizim irademiz yeterli değilse, en az bir iradeye daha ihtiyacı varsa, ki evlilik müessesesi sadece iki tarafın “evet” demesiyle de gerçekleşmez; iki tarafın da tarafları vardır. O tarafların da rızasını almak asıldır.

    Öyleyse, evlilik çok yönlü bir olaydır ve birçok kişinin rızasını gerektirir, birçok irade devreye girmelidir. Kız tarafının annesi, babası, akrabaları; erkek tarafının annesi, babası, akrabaları, yakınları, iki tarafın da yakınları... Bunlar hep biraraya gelecekler, düşüncelerini bildirecekler birbirlerine, neticede bir karara ulaşacaklar.

    Öyleyse, “EVLILIK” adını verdiğimiz müessesede bir tarafın iradesi hiçbir zaman yeterli değildir. Mutlaka başka iradelerin de devreye girmesi gerekiyor.

    Diyelim ki, bazı gençler annelerinin, babalarının ve başkalarının rızasını almadan bir evlilik müesseseseni gerçekleştirirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile gene en az iki tane irade var. Ne erkeğin, ne de kadının tek başına bu kararda söz sahibi olması mümkün değildir. Demek ki, her halükârda mutlaka bir başka irade devreye giriyor. Taraflardan birinin iradesi hiçbir zaman evlilik için yeterli değil. Öyleyse, evlilik kesin olarak bir kaderdir. Kaderse, bu konuda Allah söz konusudur. Işte, asıl olan bir evliliğin Allah’ın emrettiği biçimde evlilik olmasıdır. Işte Osmanlı evliliği, bu evliliklerin Allah’ın vücuda getirdiği statüdeki sonucudur. Genellikle Osmanlı’da eşler birbirlerini görmeden evlenirlerdi ve anne, baba ve iki tarafın yakınları tarafları görürler, ona göre bir karara varırlardı. Anne kızı görür, baba delikanlıyı görür ve taraflar hacet namazı kılarlar, Allahû Tealâ’dan sorarlar ve Allahû Tealâ’nın dizayn ettiği bir statü içerisinde evlilik müessesesi oluşur ve iki taraf nikâh müessesesi tamamlanana kadar birbirlerini çoğunlukla görmezlerdi. Osmanlı öyle ailelerin sahibiydi ki, evlilik müessesesi tamamlandığı zaman ölüme kadar genellikle evlilik devam ederdi. Öyleyse, düşünün; taraflardan ikisi de tasavvufta ve Allah’a sorarak karar veriyorlar. Allahû Tealâ’nın uygun görmediği hiçbir nikâhın gerçekleşmesi söz konusu değil. Böyle olunca evlilikler sonsuz ömürlü oluyordu ve taraflardan birinin ölümüne kadar evlilik müessesesi devam edip gidiyordu. Sonra, ne zaman ki sarayda evliyanın yerini cinci hocalar aldı, zaman içerisinde Osmanlı’da da su katılmış bir evlilik müessesesi oluşmaya başladı, “hulle” denilen bir müessese oluştu ve tarafların yavaş yavaş Allah’ın emrettiği evlilik biçiminin dışına doğru taştıklarını görüyoruz. Zamanımızda ise bu işin iyice cılkı çıkmış bir durumdadır. Gençler kendi kendilerine önce, (hatta bir ön evlilik yaparak) birşeylere ulaşmak istiyorlar ve neticede de bu evlilikler hep kısa ömürlü evlilikler oluyor.

    Söz konusu olan Allahû Tealâ’nın indinde bir sonuca ulaşmaktır. KARARIN SAHIBI HER ZAMAN ALLAH OLMALIDIR. Allahû Tealâ bunun için hacet namazını, Allahû Tealâ bunun için istihare namazını koymuş. Peygamber Efendimiz (S.A.V) sahabeye diyor ki: “Cebrail kardeşim bana iki tane namaz öğretti.”

    Birisi istihare namazı. Eğer Allahû Tealâ’dan birşey sormak istiyorsanız 1. rekâtta Fatiha’dan sonra, Kâfirun okuyacaksınız. 2. rekâtta da Fatiha’dan sonra Ihlas okuyacaksınız ve Allah’tan sualinizi soracaksınız. Boy abdesti alarak bu namazı kılacaksınız, sonra da yatacaksınız, Allahû Tealâ o gece rüyanızda size renkler gösterecek. Renklerin ağırlığı kırmızı ve siyahsa o olay sizin için uygun değil. Eğer beyaz ve yeşilse uygun.

    Öyleyse Allahû Tealâ’dan birşey isteyen kişi iki ayrı cepheden belli bir talebin sahibi olabilir. Ikinci bir namaz çeşidi daha var çünkü: Hacet namazı. Gene boy abdestiyle kılınıyor. 1. rekâtta Fatiha’dan sonra üç tane “Âyet-el kürsi”, 2. rekâtta Fatiha’dan sonra Ihlas, Felak, Nas, 3. rekâtta Fatiha’dan sonra Ihlas, Felak, Nas, 4. rekâtta Fatiha’dan sonra Ihlas, Felak, Nas okunuyor ve kişi Allah’tan sualini sormuyor; hedefini Allahû Tealâ’ya söylüyor, o hedefe ulaşmak istediğini söylüyor.

    Iki namaz arasında farklılık var. Birinde Allah’tan soruluyor; “böyle bir hedef bizim için uygun mudur?” diye. Allah’ın gösterdiği statü tatbik ediliyor. Ikincide ise, hedef tayin edilmiş, o hedefin Allahû Tealâ tarafından tamamlanması, gerçeğe ulaştırılması isteniyor. Ama her halükârda Allah’ın devreye girmesi kesindir. Insanlar hayır dedikleri zaman, hep kendilerini memnun edecek olan şeyleri düşünüyorlar. Allah’ın hayır kavramıyla, insanların hayır kavramı birbirinden büyük bir farklılık gösteriyor. HAYIR Allah’a göre bize derecat kazandıran bütün olaylardır. ŞER, Allah’a göre bize derecat kaybettiren bütün olaylardır. Biz insanlara göre ise, hayır, bizi mutlu eden, bizi memnun eden olaylar; şer de bizi üzen olaylar.. Oysa ki, böyle bir yaklaşım biçiminin Kur’ân-ı Kerim yanlış olduğunu söylüyor. Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

    “Olaylar vardır, sizi üzer. Siz onları şer zannedersiniz; oysa ki onlar hayırdır. Olaylar vardır, sizi sevindirir. Siz onları hayır zannedersiniz; oysa ki onlar şerdir. Siz bilmezsiniz Rabb’iniz bilir.”

    Basit bir misal verelim: Bir hırsız birşey çalıyor. Çaldığı için derecat kaybediyor, yani olay bir şerdir. Ama hırsız o şeyi çaldıktan sonra bundan memnunluk duyuyor. Çaldığı paraysa, onu harcayacak, başka bir şeyse ondan istifade edecek diye seviniyor hırsız. Oysa ki, kendisine derecat kaybettiren bir olayı vücuda getirmiştir ve bundan sadece huzursuzluk duyması söz konusudur. Ama o sevinç duyuyor. Işte, sevinç duyduğu bir olay aslında hayır değil şer. Bu çalınan şey her neyse, onun gerçek sahibi olan kişi de üzülüyor onun birşeyini çalmışlar diye. Oysa ki bu nesne çalındığı anda, çalan hırsızın kaybettiği dereceler malı çalınan kişiye pozitif dereceler olarak geliyor, yani ona derecat kazandırıyor. Öyleyse, bize derecat kazandıran bütün olaylar hayırdır, derecat kaybettiren olaylar şerdir. Öyleyse malı çalınan kişi için bu olay bir hayırdır ama kişi üzülüyor. Demek ki, bizi üzen bazı olaylar hayrı oluşturuyor.

    Böyle bir dizaynda bütün insanlar için söz konusu olan şey, hayrın ve şerrin gerçek anlamda tahakkukudur. Işte, insanlar hayırlı bir eşle, hayırlı bir eşle, hayırlı bir eşle diye hep talepte bulunurlar. Aslında hayrın ne olduğunu bilenler için bu sual hayli enteresan bir sualdir. Taraflardan birisi diğerine eziyet veriyorsa, eziyet gören kişi için, zulüm gören kişi için derecat kazanmak söz konusudur. Zulüm yapan kişi için de derecat kaybetmek söz konusudur. Öyleyse, zulmün oluşturduğu bir evlilik düzeni düşünün. Bu düzen aslında taraflardan zulüm görene devamlı derecat kazandıran bir olaydır. Yani, bir hayır müessesesidir. Oysa ki, evlenecek çiftler için anne baba, çocuklarının memnun bir hayat yaşamalarını ister, onlara göre hayır odur. Çocuk memnun olsun, huzur duysun.

    Taraflar hep evlilikte kendilerine yontarlar ve başkalarının kendilerine gelen evlatları onlar için kendilerinden faydalanılacak olan kimselerdir ve eğer kendilerinden birisi başka bir aileye ulaşmışsa, onun da korunması gerekir ve her zaman peşin hükümle hareket ederiz, her zaman taraf tutarız.

    Böyle bir dizayna dikkatle bakın. Bir gelin bir eve gittiği zaman, o evdeki insanlar için bir yabancının o eve girişidir. Böyle bir dizayn içerisinde onun davranış biçimleri, bütün o evin insanları tarafından dikkatle süzgeçten geçirilir, irdelenir, yaptığı her hareket dikkatle takip edilir ve bütün hatalar teker teker incelenip, çoğu zaman da kaba bir biçimde kendisine bildirilir. Bu, baştan aşağı yanlış bir tatbikat. Çünkü, aynı statüde o aileden birisi, yani kendilerine gelin gelen aileden birisinin kendi kızları bir başka yere gelin gitmişse, bu sefer de bütünüyle kendi kızlarından yanadırlar. Öbür tarafta söylediğimiz diğer durumdadır. Yani biz her zaman kendimize yontmayı usul haline getirmişizdir. Halbuki Allah’ın bütün olaylara bakışı tarafsızdır. Allah, El Adl esmasının sahibidir, O adildir. El Hak esmasının sahibidir. Hakka mutlak riayet eder. Ama biz, davranış biçimlerimizi öyle tanzim etmişizdir ki, farkına bile varmadan insanları haksız çıkartabiliriz. Davranış biçimleri bizim evimize gelen bir gelin için, onu hep irdeleyici mahiyettedir. Hiç kimsenin aklına hangi şartların içinde olursa olsun mutlaka hakka riayet edilmesi gereği gelmez. Olaylara tarafsız bakmayı bir türlü gerçekleştiremeyiz ve herkes, aile iki taraftan oluştuğuna göre, kime yakınsa onun haklı olduğunu ispata çalışır. Bakış açısı daima taraflardan birini haklı görmeye yöneliktir. Ne zaman evlilik müessesesine, hangi taraftan olursak olalım, adaletin gerektirdiği bir açıdan bakamazsak o zaman adalet müessesesinin zedelendiğini ve bir haksızlığın mutlaka oluştuğunu görürüz. Öyleyse dizaynın en güzel olması, Allah’ın gözlükleriyle olaya bakmamızla mümkündür. HER AILE “ADALET” ADI VERILEN BIR MÜESSESENIN SAHIBI OLMALIDIR. Allahû Tealâ erkeği ailenin reisi olarak yaratmıştır. Kadın, eşinin yardımcısı ve ondan sonra evin içinde sözü en çok geçen kişidir: Anne. Öyleyse, anne baba ve çocuklardan oluşan bir müessesede ailenin reisi babadır. Türkiye’deki medeni kanun da böyle olduğunu ifade ediyor. Ama Allah’ın kanunları mutlaka bu dizayn içindedir. Böyledir diye babanın bildiği gibi hareket edebilmesi söz konusu mu? Allah’a göre hayır. Ailenin reisi olan baba, Allah’ın emirlerini yerine getiren adil bir baba olmalıdır. Sadece adil olması yetmez, eşine ve çocuklarına şefkatle davranmalıdır, onları sevmelidir, onların ihtiyaçlarının tahakkuku istikametinde elinden gelen herşeyi yapmalıdır. Burada Allahû Tealâ’nın babaya tanıdığı (ailenin reisine) üstünlük, eğer o kişi Allah’ın indinde Allah’ın standartlarına ehil birisi değilse, kendisine verilen yetkileri kötüye kullanan birisi olarak çıkıyor karşımıza. Bakıyoruz babalar var, içki içen, kumar oynayan, eşini döven, çocuklarını döven birtakım aile reisleri. Bunlar zamanımızın hurdahaş olmuş insan bireyinin müsveddeleridir. Bunlar çağımızın gerçekten yürekler acısı, kötü meyvalarıdır ve her radyo konuşmamızda böyle bir sürü şikâyet alıyoruz. Eşlerin hanımlarına ve çocuklarına yaptıkları eziyeti gösteren şikâyetler. Eğer nefsimiz varsa ve söz bizimse, o zaman başkalarına eziyet etmeyi, başkalarına tahakküm etmeyi bir marifet zannediyoruz. Oysa ki, söz bizimse, üstünlük bizdeyse, onu başkalarını ezmek için değil, onları adaletle, mutlu etmek için kullanmak mecburiyetindeyiz.

    Taraflardan kim olursa olsun eğer adalete riayet ederse, bu iki taraf için de Allah’ın en güzel dizaynını oluşturur.

    Allahû Tealâ’nın üstünlük verdiği insanın elindeki imkânları diğerlerinin aleyhine kullanması, onları ezmesi son derece yanlış birşeydir. Bu evlilik müessesesi öyle bir müessesedir ki, anne baba ve çocukların birbiriyle olan ilişkilerinde adaletin, hüsnü niyetin ve herkesin elinde bir kısmı olan ailenin toplam mutluluğunu sağlayacak olan bütünlüğün bir muhteva içerisinde, bir pota içerisinde eritilmesi ve herkese mutluluk saçan bir hüviyete ulaştırılması gerekir. Işte bunlardan hangisi kendisine verilen hak ve imtiyazları ötekilerin aleyhine kullanıyorsa, orada adaletsizlik vardır, orada zulüm vardır, bunun olmaması gerekir. Ne yazık ki, insan nefsi, şeytanın da tesiriyle şeytanın istediği istikamette sonuçlanabilecek olan davranış biçimlerine hep açıktır.

    Şeytan ne ister? Herkesin birbiriyle kavga etmesini.

    Şeytan ne ister? Kuvvetlinin zayıfı ezmesini.

    Şeytan ne ister? Insanların aralarında sonsuz bir şekilde kavga, kin ve nefret oluşmasını. Taraflardan fırsat bulanın ötekine zulmetmesini, diğerini ezmesini.

    Öyleyse, düşünelim bakalım. Evlilik bu mu olmalıdır? Nefsler bütün boyutlarıyla duruma hakimse, kuvvetli olan zayıf olanı eziyorsa, onu yaşadığına pişman ediyorsa, huzursuz bir hayatı ona reva görüyorsa, bu adaletsiz dünyada zalimin yaptığı davranış biçimi sadece Allah’ın karşısında ona devamlı derecat kaybettiren bir yanlış işlemler manzumesi teşkil eder. Öyleyse, kuvvetlinin zayıfı ezmemesi, zayıf olana hayat hakkı vermesi, onu (aynı seviyedeymiş gibi) sevgiyle bağrına basması, Allah’ın emrettiği temel felsefedir.

    Öyleyse, bir erkek Allah’ın kendisine verdiği eşine saygı göstermek mecburiyetindedir. Hanımları daha zayıf yaratan Allahû Tealâ onların erkekler tarafından korunmasını mutlaka gerektiren bir davranış biçimi sergilenmesini ister. Öyleyse, tarafların ikisinin birbirine bakış açısı, birbirinin hakkına mutlak riayet eder ve elindeki imkânları diğerine hasreder, diğerinin istifadesi için kullanır bir hüviyet arzetmelidir. Burada anne ve babanın çocuklarına sevgisi, çocukların anne babaya saygısı söz konusudur. Çocuklarımıza sorumluluk vermek mecburiyetindeyiz. Onlar birşeylerin sorumluluğunu üzerlerine almak mecburiyetinde olmalıdırlar ki, gelecekte hayata atıldıkları zaman hayatın sorumluluğunu yüklenebilsinler. Öyleyse, çocuklarımızı hep bize ihtiyaç duyacak şekilde büyütmek, hep onlara bizim, onların yapabilecekleri şeylerde bile, birşeyler vermeye çalışmamız ve onları mutlaka üzerlerinde oluşması lâzım gelen sorumluluktan kaçar hale getirmemiz yanlış birşeydir.

    Çocukları ne kendi haline bırakmak, ne de onları elimizde bir esir gibi bir davranış biçimi içine sokmak, bütünüyle ikisi de yanlıştır. Öyleyse, bütün davranışlar bir dizaynı ifade etmelidir. Öyle bir dizayn ki, bu dizaynda çocuk bir şahsiyet sahibi olmak durumuna gelmelidir. Bu imkânı anne baba çocuğa vermek mecburiyetindedir. Bir çocuğa onun istemediği şeyleri zorla yedirmeye çalışmamız, aslında onun sadece yemek yeme konusunda şımarmasına ve bizim açımızdan onun bu konudaki şahsiyetsizliğine yol açar. Öyle bir sonuçla karşılaşırız ki, çocuk yemek yemeyi bir işkence gibi görmeye başlar. Oysa ki onu kendi haline bırakırsanız, sorumluluk verirseniz çocuk içgüdüleriyle acıktığını hissedecektir. Acıkınca birşeyler yemek isteyecektir. O zaman onun gereği yapılacaktır. Ama o istemedikçe, istemediği sürece ona zorla birşeyler yedirmeye çalışmamız bizim için yanlış bir davranış biçimidir ve bu sebeple çocuklar yemek yemekten hoşlanmayan, yemek yemeyi bir işkence haline getiren bir anne-babanın elinde esir haline gelirler.

    Öyleyse, her açıdan evlilik müessesesine dikkatle bakın. Bir kağıt gemi suya konulduğu zaman bir süre sonra sudan etkilenip nasıl gemi olmaktan çıkarsa, zamanımızdaki çok serbest şartlar içinde cereyan eden evlilikler de bir süre sonra bakıyorsunuz ki, batıyor. Taraflar daha evvelki serbest yaşantılarının evlilikte de devam edeceğini zannediyorlar. Iki taraf da başkalarıyla bir yakınlığın içine girmek sevdasına kapılıyor ve bunun neticesi olarak yuvalar çatırdıyor. Işte, evlilik müessesesi devamlı bozulan, ayrılıklarla noktalanan bir büyük girdabın içinde.

    Öyleyse, insanlar açısından meseleye baktığımız zaman neden Osmanlı evliliği söz konusu? Çünkü, oradaki evliliğin arkasında Allah var. Öyleyse insanları arzuları bir evlilik müessesesine götürmüşse ve unutmayın ki, sevginin arkasında Allah varsa, arzunun arkasında şeytan varsa, böyle bir dizaynda evliliklerin süresinin neden o kadar kısa sürdüğü son derece açık bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Zamanımızdaki şartlar giderek daha çok gelişiyor negatif istikamette. Ülkemiz batıdan alması lâzım gelen bütün güzelliklerin yerine, batının bütün çirkinliklerini yüklenmiş durumda. Insanların Allah ile olan ilişkileri giderek zayıflıyor, şeytanla olan ilişkileri giderek güçleniyor. VE SOKAK EVLILIKLERI OLUŞUYOR. Böyle bir dizaynda insanlar her an ayrılığı oluşturabilecek olan bir evliliğin içinde buluyor kendilerini ve çok büyük bir oranda da ayrılıklar, boşanmalar söz konusu. Öyleyse ne olmalı, nasıl olmalı? Mutlaka Allah’tan sormak asıldır. Insanlar kendi dizaynları içerisinde bir evliliği gerçekleştirdikleri zaman, onun süreli olması aslında bir çoğunluk grubunu değil, azınlık grubunu ifade ediyor. Öyleyse Allah’ın indinde mukaddes bir yapı olan evliliğin iki tarafça da korunması, onların Allah’a bakış açısına bağlanan bir sistem olarak görünüyor. Öyleyse Allahû Tealâ bir kadın, bir de erkek yaratmışsa ve Allahû Tealâ “evlenin” diyorsa yapılması lâzım gelen şey mutlaka evlenmektir. Hangi şartlar içinde, nasıl? Herşeyin olduğu gibi bunun da kaidelerini koyuyor Allahû Tealâ. Evlilik müessesesinin standartlarını çiziyor. O’nun çizdiği standarttaki bir evlilikte iki tarafa da büyük sorumluluklar düşer. Işte ailede Allahû Tealâ’nın üstün kıldığı erkek, adaleti bütün boyutlarıyla gerçekleştirmek mecburiyetinde olandır, evin geçimini temin etmek mecburiyetinde olandır ve ailenin reisi sıfatıyla sorumlulukları, kadının sorumluluklarından daima daha fazladır. Buna karşılık çocuklara yakın olan baba değildir, annedir. Hiçbir baba, çocuklarını anne kadar sevemez. Hiçbir zaman çocuklar da anne ve babalarının kendini sevdiği kadar anne ve babalarını sevemezler. Bu Allah’ın kanunudur. Büyükten küçüğe giden bir sevgi müessesesi, büyüğün daima daha büyük oranda sevmesiyle noktalanan bir kanunu sergiler. En büyük Allah’tır, bütün kullarını sevendir. Şu dünya üzerinde Allah’ı en çok seveniz, ama hiçbir zaman Allah’ın Bizi sevdiği kadar Biz Allah’ı sevemeyiz. Allahû Tealâ Bize yazdırdığı Kitapta diyor ki:

    "EN ÇOK SENI SEVENIZ, SENI EN ÇOK SEVENIZ."

    Dikkat edin: Allahû Tealâ’nın söylediği söz, “en çok Seni severiz, Seni en çok severiz.” olsaydı ikisi de aynı şey olacaktı.

    “En çok Seni seveniz” dediği zaman, O’nun birçok sevdiği var, o sevdiklerinin arasında en çok Bizi seviyor. “Seni en çok seveniz” dediği zaman, Bizi sevenler çok, o birçok kişinin arasında, Bizi seven birçok varlığın arasında bir tanesi Allah, bütün o insanların arasında Allah, onları da yaratan Allah, Bizi onların hepsinden daha fazla seviyor. Öyleyse bir tanesinde sevenler çok, bir tanesinde sevilenler çok.

    Böyle bir cümle yapabilir miydiniz? Ben şahsen yapamazdım. O bunu yazdırdıktan sonra çok düşündüm bu cümleyi. Neden “r” harfi değil de, “n” harfi? Bir “severiz” kelimesiyle, bir “seveniz” kelimesi bir tek harfin yer değiştirmesiyle “en çok Seni” veya “Seni en çok” tarzında olmasıyla, muhteşem bir mana değişikliğine bürünüyor. Bir insanın yazabileceği cinsten bir ifade değil bu. Öyleyse işte O’na neden bu kadar çok sevgi duyuyorum, O’nu neden bu kadar çok seviyorum, O Beni çok sevdiği için. Ben sadece bir mahlûkum, yaratılanım. Ama O yaratan. Şu dünya üzerinde O’nu en çok seven kişi Benim. Ama Benim O’na olan sevgim, O’nun Bana olan sevgisinin kimbilir kaç milyonda biridir.

    Öyleyse aile yuvasının da sevgiye dayalı muhteşem bir boyutu olması lâzım. Sevgi varsa aile sonsuz ömürlüdür. Öyleyse SEVGININ yanında ŞEFKATIN sevginin yanında ADALETIN oluşturduğu bir evlilik dizaynı hepimiz için oluşmalıdır.

    Şimdi, bizim de bir vasıta olarak kullanıldığımız birçok evlilik vak’asıyla karşılaştık. Eşler evlenmek üzere karar vermişler, bize soruyorlar: “Evliliğimiz uygun mu?” Biz de soruyoruz Allahû Tealâ’dan, “uygun” diyoruz. Bir süre sonra bakıyorsunuz bu eşler boşanma kararı almışlar. Bu sefer de “boşanmamız uygun mu?” diye soruyorlar. Biz de Allahû Tealâ’ya soruyoruz, “uygun” cevabı geliyor, “uygun” diyoruz. Sonra bir de bakıyoruz ki, meğer onların ayrılığına Biz karar vermişiz. Diyoruz ki, “Biz size ayrılın demedik, siz Bize ayrılmak istediğinizi sordunuz, söylediniz, bunun uygun olup olmadığını sordunuz, Biz de Rabb’imize sorduk, oradan aldığımız cevap, “evet, uygun”. Bir süre sonra eşler barışıyorlar, yeniden soruyorlar Bize:

    -Biz barışma kararını aldık, barışabilir miyiz?

    Soruyoruz, barışması uygun;

    -Barışabilirsiniz, diyoruz. Onlar diyorlar ki:

    -O söyledi barıştık, yoksa bize kalsaydı biz barışmazdık.

    Iki tarafın da gururu var tabii. Böyle bir dizaynda verecekleri kararın bir hakimi olmak durumunda olan Biz, esiri olarak çıkıyoruz ortaya ve kararlar veriliyor, kararlar alınıyor, Bize de soruluyor lütfen. Biz de Rabb’imiz ne söylerse onlara söylüyoruz.

    Şimdi, böyle bir dizaynda eğer sorumluluk müessesesi oluşursa, o zaman da Biz sorumlu oluyoruz tabii. Bir evlilik müessesesi düşünün ki, Bize demişler ki, hayırlı bir evlilik olsun. Biz de sormuşuz, demişiz ki, “bu evlilik hayırlı.” Ama eşlerden bir tanesi zulüm görüyor, öteki zulmediyor. Hayırlı mı? Allah’a göre gerçekten hayırlı. Ama bizim çiftlere sorarsanız, hiç de hayırlı bir olay değil. Çünkü, üzülüyor taraflardan birisi. Biliyor musunuz ki, her büyük evliyanın arkasında bir zalim kadın yatar. Hz. Ömer evinde, birisi geliyor eşinden Hz. Ömer’e şikâyet edecek. Kapının önüne geliyor, içeriden karısı Hz. Ömer’e öyle bir bağırıyor ki, öyle şeyler söylüyor ki adamın tüyleri diken diken. Hz. Ömer’de hiç cevap yok. Adam bir saat beklemiş. Bir saat boyunca kadın hep bağırıp çağırıyor Hz. Ömer’e. Tam adam gitmek üzereyken Hz. Ömer kapıyı açıyor, diyor;

    -Ne oldu, nereye gidiyorsun?

    -Tamam, ben alacağım cevabı aldım, gidiyorum, diyor.

    Hz Ömer de diyor ki,

    -Anladım ne söylemek istediğini, ama gel diyor, biraz sana anlatayım.

    Hz. Ömer ona anlatıyor, hayır nedir, şer nedir, olayların arkasındaki gerçek nedir ve her büyük evliyanın arkasında bu tarzda bir kadının var olduğunu ifade ediyor.

    Allahû Tealâ’nın bir evliyasını her sene hem Kâbe’de görürlermiş, hem de bulunduğu şehirde görürlermiş aynı gün. Yıllar yılı böyle devam etmiş, yıllar sonra bir gün artık Kâbe’de görünmez olmuş o zat. Onun üzerine demişler ki;

    -Yahu biz seni her sene görürdük orada, bu sene neden görmüyoruz?

    Demiş ki:

    -Yengeniz öldü.

    Işte, Hz. Ömer gibi bir büyük insanı oluşturan şey de belki eşine verdiği o sonsuz O’na hücum edebilmek serbestiyeti.

    Allahû Tealâ’nın adalet adını verdiği, üzerine titrediği bir müessese var. Şu anda Amerika’dayız. Lincoln mecliste, birisi çıkıyor, alabildiğine küfrediyor Lincoln’e. Ama en ağıza alınmaz, en galiz küfürlerle. O da sükûnetle dinliyor. Başkan birinci kişi sözünü bitirdiği zaman, sataşılan o olduğu için sözü ona veriyor, kürsüye geliyor Lincoln. Diyor ki:

    -Gördünüz hakkımda neler söylediğini. Bu ve bunun gibiler söylemek istedikleri her şeyi bu kürsüden söyleyebilsinler diye ben hayatımı veririm.

    Buradaki büyüklüğü anlayabiliyor muyuz acaba? Işte, Hz. Ömer’in de evinde yaptığı şey, aynı şey. O yetkiyi vermiş hanımına. Hanımı O’na ölçülerin ötesinde şeyler söylüyor ama bu Hz. Ömer’i üzemiyor. O, Allahû Tealâ’nın adalet müessesesini kendi dizaynı içerisinde terazilemiş ve onun dilediği gibi konuşmasına müsaade ediyor. Birçok konuda sanki farklı görüşler varmış gibi görünür. Oysa ki, bir tek görüş vardır. Sizin adalete bakış açınız. Eğer adaleti korumak yetkisi sizinse, adaleti tahakkuk ettirmek yetkisi sizinse, siz o adaleti geniş bir spektrum içinde kullanabilirsiniz; başkalarına söz hakkı vermekle. Insanlar vardır, ellerindeki yetkiyi hep başkalarını ezmek için kullanırlar. Aile yuvası içinde de böyle yapan birçok insan vardır. Bizim ülkemizde kadınlar genellikle çalışmazlar ve eğer bir erkek elindeki geçim imkânlarının sahibi olduğunu düşünür de böyle bir imkâna sahip olmayan eşini hep ezmek isterse ve bunu yaparsa, o Allahû Tealâ’nın emrettiği adalet müessesesinin %100 çiğnenmiş olur. Dikkat edin: Bu durumda erkek sadece kuvvetlidir, parayı kazanandır, geçimi sağlayandır ve kuvvetini Allah’ın emrettiği istikamette değil, şeytanın emrettiği istikamette kullanıyor. Öyleyse siz en güzelini yapmaya çalışacaksınız. Adalet dendiğinde Yunus’u hatırlamanızı isterim. Yunus diyor ki;

    Dövene elsiz gerek,

    Sövene dilsiz gerek,

    Derviş gönülsüz gerek.

    Sen derviş olamazsın.

    Oysa ki, dervişlerin şahı olmuş Yunus.

    Öyleyse, ne demek istiyor Yunus?

    DÖVENE ELSIZ GEREK; yani size insanlar saldırırlarsa siz onlara saldırmayacaksınız.

    SÖVENE DILSIZ GEREK; size söverlerse, size sözlerle kötü davranırlarsa, ona da dayanmak mecburiyetindesiniz.

    DERVIŞ GÖNÜLSÜZ GEREK; yani derviş gurursuz gerek. Allahû Tealâ’nın dileği dervişin gurursuz olmasıdır. Başkalarının yaptığı haksızlıklara tahammül edebilmesidir.

    Işte aile yuvasında da eğer taraflardan birisi haksızlık ediyorsa ona hemen karşı çıkıp evin içinde devamlı kavgalar çıkarmak değil, biraz tahammül etmek söz konusudur. Tahammül eden taraf daima Allah katında kazançlı olandır.

    Her zaman bir haklı ve haksız aramak diye bir davanın peşinde olmamamız lâzım. Her zaman biz fedakârlık etmeliyiz. Böyle olduğu zaman, aile yuvasının davranış biçimine dikkat edin.

    Söylediklerimiz genellikle başlangıçta yanlış anlaşılır. Taraflardan birisi tasavvufa girmiştir, ikincisi girmemiştir. Böyle bir durumda tasavvufa giren nasıl davranacaktır? Biz diyoruz ki: Siz, tasavvufta olan olarak tasavvufta olmayan eşinize öyle bir davranış biçimi sergilemelisiniz ki, tasavvuftan evvelki sizle, tasavvuftaki siz arasında onun lehine davranış biçimleri dizaynını ona ispat etmelisiniz. Ona tasavvufa girdiğinizden sonra daha çok saygı göstermelisiniz. Ona daha çok sevgi göstermelisiniz. Tasavvufa giren kişi, tasavvufta olmayan eşine öyle bir davranış biçimi sergilemelidir ki, eşi;

    -Hah, demek tasavvuf buymuş. Tasavvuf insanları demek ki, insan hüviyetine getiriyormuş. Tasavvuf insanları daha saygılı kılıyormuş, tasavvuf insanları eşine daha çok sevgi gösteren, onun üzerine titreyen, ona daha çok ihtimam eden bir duruma getiriyormuş. Öyleyse bu tasavvuf denilen şeye ben gönülden razıyım, diyecek bir davranış biçimi uygulamak mecburiyetinde tasavvuftaki olan insan eşine, ister erkek olsun, ister hanım olsun.

    Başlangıçta kardeşlerimiz bu konuyu yanlış anladılar. Neticede onlar yanlış anladılar ve şöyle davrandılar:

    -Eşim veya Allah. Ben Allah’ı tercih ederim. Eşim bana Allah’ın emretmediği birşeyi yap, derse yapmam. Eşim bana Allah’ın emrettiği birşeyi yapmamam için ısrar ederse ben onu dinlemem, ben Allah’ı tercih ederim.

    Böyle yaptılar ve de büyük anlaşmazlıklar söz konusu oldu. Bizim onlara verdiğimiz talimatsa hiçbir zaman bu değildi. Yavaş yavaş herşeyin nizama girdiği bir yerlere ulaştık ve gördük ki eğer biz tasavvufun içinde olanlar, tasavvufun genel kaidelerini uyguluyorsak, biz o kaidelerin sahibiysek, onları üstlenmişsek, o zaman bizim davranış biçimlerimizde başkalarına tasavvuftan olmadan evvelki noktadan çok daha fazla huzur veren bir görüntü mutlaka elde edilmelidir. Bu yoksa, biz tasavvufta değiliz demektir. Öyleyse tasavvufun dizaynına dikkatle bakın. Öyle bir sevgi müessesesinin sahibi olacaksınız ki, başkalarına olan sevginiz kendinize olan sevginizin ötesine taşacak. Öyle bir saygı müessesesinin sahibi olacaksınız ki, başkasına olan saygınız kendinize olan saygınızın ötesinde olacak. Öyleyse, etrafınızdaki insanlar MIHR VAKFI’nın mensuplarını gördükleri zaman:

    -Işte bu MIHR VAKFI’nın mensubudur, o örnek bir insandır, demeli.

    Kendi ailemizin içinde bunu henüz tasavvufa girmemiş aile fertlerine, ailenin diğer üyelerine ispat edebiliyorsak, en güzel davranışı sergileyebiliyorsak, her davranışımızla onları mutlu edebiliyorsak, iki tabloyu karşılaştırdıkları zaman tasavvuftan evvelki tabloyla, tasavvufa girdikten sonraki tablo, (bu iki tablonun sonraki olanı) onlara başlangıçtan çok daha fazla bir mutluluk vermeyi ifade ediyorsa, o zaman onlar bizimle beraber tasavvufun namzetleleridir. Henüz tasavvufta değillerse bile, bir süre sonra mutlaka yaklaşacaklardır. Ama bizim;

    -Biz tasavvuftayız, Allah bize ne emrederse yaparız.

    Hanımların;

    -Biz kocamızı dinlemeyiz.

    Kocaların;

    -Biz eşimizi dinlemeyiz, tarzındaki bir davranış biçimi, Allah’ın temel kaidelerine tamamen ters düşer. Allahû Tealâ kendisinin eşlerle rakip hale gelmesini asla emretmez. Tam tersine Allahû Tealâ eşinizi daha çok sevmenizi emreder tasavvufa girdikten sonra. Çocuklarınızı daha çok sevmenizi emreder. Sizin öyle bir insan olmanızı ister ki, siz etrafınıza sadece mutluluk veren bir hüviyette olmalısınız. Temelde iç dünyanız ve dış dünyanız aile fertlerinin geride kalanlarını, diğerlerini mutluluğa ulaştırmak istikametinde olmalıdır. Ailenin diğer fertlerine de burada büyük görevler düşüyor. Hangi görevler düşüyor? Onlar böyle bir dizayndan kendilerine negatif paylar çıkartabilirler şeytanın telkinleriyle. Anne ve babalarının kendilerine sağladığı bu güzelliği kötüye kullanmaya başlayabilirler, şımarabilirler, sorumluluklarını müdrik olamazlar, görevlerini yapmamaya başlarlar. Hiçbir zaman davranış biçimlerinizin aile içerisinde etrafınızdaki insanları yozlaştırıcı bir hüviyet almasına müsaade etmeyin. YOZLAŞMA, DEJENERASYON... Insan bünyesindeki tabii bir olaydır. Tabiatın da bünyesindeki tabii bir olaydır. Diyelim ki, bir yıl uğraştınız bir gül bahçesi oluşturdunuz. Ertesi yıl o gül bahçesine hiç bakmadınız, budamadınız, sulamadınız, gübre vermediniz. Bir de bakıyorsunuz ki yabani otlar gül bahçesini sarmaya başlamış. Bir sene daha kendi haline bırakın, üçüncü sene yabani otların güllerin hayat hakkını artık elinden almaya başladığını göreceksiniz. Bunun manası işte bu yozlaşmadır, bu dejenarasyondur. Kendi haline bırakılan herşey yozlaşmak mecburiyetindedir. Yozlaşmaya açık olan kapıdan şeytan mutlaka girer. Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, bu dejenerasyonun yerine tekamülü koymaktır. Tasavvuftan murat tekamüldür. (yozlaşmanın, dejenerasyonun tam tersi) Öyleyse insanların o dizaynına dikkatle bakın. Insanlar Allah’ın kendilerine verdiği imkânları başkaları için verdiğinin genellikle farkında değillerdir. Unutmayın, hepiniz başkaları için yaratıldınız. O başkaları da, bir bakıma başkaları için yaratıldı. Işte o başkalarının içinde siz de varsınız. Etrafınızdaki herkes de sizin için başkaları hüviyetinde. Göreviniz mi? Yaratılış sebebiniz olan etrafınıza mutluluk vermeyi gerçekleştirmek.

    Bir tek maksat için yaşamalısınız. Etrafınızda kim varsa onları mutlu etmek.

    Bir sözünüzle, bir gülüşünüzle, yardıma ihtiyaç duydukları herhangi bir anda onlara yardımınızı ulaştırmanızla onlar sizi daha çok seveceklerdir. Siz onlara mutluluk vermiş olacaksınız. Onlardan birşey beklemediğiniz sürece bunu yaptığınızda bunun mutluluğunu en az onlar kadar siz de yaşarsınız. Etrafınızdaki her insan sizin için potansiyel bir mutluluk vasıtasıdır. Onları mutlu ettiğiniz her olayda Allahû Tealâ aynı mutluluğu size de yaşatır, hem de iki defa. Hem Allahû Tealâ yaşatır, hem de arkadan ruhunuz nefsinize inşirah verir, ferahlık verir, bir defa daha mutluluğu yaşarsınız, başkalarına verdiğiniz mutluluğu.

    Öyleyse aile yuvası içinde de sizler, ailenin diğer fertlerine mutluluk vermek için varsınız. Onları huzur içinde bir hayatın içerisinde görmek istiyorsanız, her biriyle ayrı ayrı meşgul olmalısınız. Sizde olan her şeyin aslında onlara mutluluk vermek için Allahû Tealâ tarafından size verildiğini hiç unutmamalısınız. Bilin ki, siz etrafınızdaki insanlara, aile yuvanızın içindeki diğer insanlara yardımcı olabildiğiniz takdirde, onları her gün bir küçücük açıdan mutlu edebildiğiniz takdirde, asıl mutluluğu yaşayacak olansınız. Hem ailenizin içi için, hem dışı için olay budur. Işte, tasavvuf evliliği dediğimiz zaman bunu düşünün.

    Evlilik müessesesi de normal yaşantıda sorumluluklarınızı müdrik olmanızla gerçekleşir. Hem etrafınızdaki insanlara karşı sorumlusunuz, hem de kendinizden sorumlusunuz. Size güvenen ve bu güvenin neticesi olarak size birşeyler emanet eden insanların emanetine ihanet etmeyin. Onu değersiz kılmayın. Diyelim ki, size birşeyler veriliyor, siz bir yerlere gidiyorsunuz beraberinizde götürmeniz için. O verilen şeyleri mutlaka yerine ulaştırmayı usul haline getirin. Yetmez, bunu gerçekleştirdikten sonra da haber vermeniz lâzım ki, “bana verdiğiniz emaneti yerine ulaştırdım.”

    Eğer böyle bir sorumluluğu taşımıyorsanız, bir yozlaşmanın içindesiniz demektir. Bu, kendinize başkalarından daha çok önem verdiğinizin kesin işaretidir. Size güvenmiş olan insanlar o güvenin karşılığını sizden alabilmeliler. Şartlar ne olursa olsun bunu gerçekleştirmek mecburiyetindesiniz. Emaneti yerine getiremediniz. Yapmanız lâzım gelen şey, o emanetin yerine ulaştırılamadığını onun sahibine söylemek. Mutlaka bildirmek.

    Kendi hayatınıza dikkatle bakın, ibretle bakın, hepinize hitap ediyorum. Size verilen sorumlulukları ait olduğu standartlarda gerçekleştiremezseniz, emanete ihanet ederseniz, siz Allah’a karşı sorumlusunuz. Kendi vicdanınızda bunun sorumluluğunu hissetmiyorsanız, o zaman şeytan sizin üzerinizde lâzım gelen hakimiyeti kurmuş demektir. Bu sorumluluğu hissetmemeniz, aslında Allahû Tealâ’nın indinde sizi çok küçülten bir olaydır. Bu kendinizi başkalarını sıfırlayarak üstün görmenizin bir neticesidir. Başkalarının size verdiği emanetleri ait olduğu yere ulaştıramamak. Yetmez, ulaştıramamakla kalsanız iyi. Bunun neticesini söylemekten bile bir sorumluluk hissetmemeniz, söylememeyi usul haline getirmeniz ve aylar sonra birtakım olaylarla karşılaştığınızda, sorumluluğunuzun ne olduğunu hala hissedememeniz, bu konuda size Allahû Tealâ’nın indinde büyük kayıplar verdirir. Unutmayın, yalnız yaşamıyorsunuz. Hepimiz bu cemaatin bir parçasıyız. Hepimizin birbirine karşı sorumlulukları var. Aile yuvasının da sorumluluğu aynıdır. Işte, bir zincirler demeti içerisinde altın zincirlerle birbirine bağlı bir topluluk oluşturmuşuz. Bu toplulukta herkesin bir sorumluluğu var. Işte, bu dizaynı ait olduğu yere oturtun. Ailenin bütün fertlerinin bu sorumluluk içinde sevgi ve saygı çerçevesi içerisinde en iyi dizaynla birbirine ışık saçan, birbirine mutluluk veren, faziletli aile yuvalarının sahibi olmaya çalışın. Allahû Tealâ, siz böyle olursanız size yardım edeceğine, sonsuz ömürlü ailelerin sahipleri olacağınıza garanti veriyor.

    Hepinizin Allah’ın indinde o değerli ailelerin müntesipleri olmanızı ve mutluluk içinde yaşamınızı sürdürmenizi Yüce Rabb’imizden dileyerek sözlerimizi burada tamamlıyoruz.

     
  2. masgot23

    masgot23 Yasaklandı

    bence bukonu insanı sıkıyorrr ama güzel
     
  3. HuSoCaN

    HuSoCaN Mehdi ResuL Askeri

    Haklısın Mehmet kardeş yazı uzun..
    ama ihtiyacı olan okur inş...
    Yorum için Tşk eDerim