Cumhuriyet'in sırları

Tarih bölümünde yer alan bu konu HENA tarafından paylaşıldı.

  1. HENA

    HENA Üye

    Vefatından üç yıl sonra bir 29 Ekim günü Vahdettin'in mezarına göndereni meçhul bir çiçek buketi bırakıldı. Cumhuriyet'in yaş günündeki bu esrarengiz çiçeğin sırrı çözülemedi. Bu tek sır değildi.

    Belli ki çiçeği gönderen isminin ya özel nedenlerden dolayı bilinmesini istemiyordu veya büyük bir olasılıkla korkuyordu. Neden ?

    Korkması için pek çok neden olabilirdi. Çünkü ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti korkular yumağının ördüğü yıllarda açan nadide bir çiçekti.

    Ve o korku dolu yıllardan sonra kurulan Cumhuriyet'in coşkusu bile yıllarca
    korkuyu yok edememiştir. İstiklal Marşı 'Korkma!' ünlemi ile başlayan tek devlet olan Türkiye'nin korkularını bugün dahi yenebildiğini iddia etmek mümkün değildir.

    Ve işte bu korkular ki Cumhuriyet'in kuruluşuna imza atan hatta Meraşallik rütbesi alan bir cumhuriyet devinin dahi bildiklerini açıkça anlatmasına engel olmaktadır.

    Ama onun sırrına geçmeden önce Genç Cumhuriyetimiz ile görkemli Osmanlı
    Devletinin son temsilcisinin birbirlerine karşı duruşlarına bir göz atmakta fayda var.

    MUSTAFA KEMAL VE VAHDETTİN BİRBİRİNDEN NEFRET EDİYORDU

    Şurası bir gerçek ki Gâzi Mustafa Kemal Atatürk ile Son Padişah Mehmet Vahdettin birbirlerini hiç sevmiyorlardı. Hatta birbirlerininden ömür boyu kuşkulanıp, birinin yek diğerini yok ve alt etmek için bir girişim içinde bulunduğunu düşünmeden edememişlerdi. Vahdettin'in içinde yetiştiği koşullardan doğan ve zaman zaman
    gün yüzüne çıkan 'korkak' ve kimi zamanlar 'bencilce' tavırlarından nefret ettiğini Atatürk her fırsatta dile getirmiştir.

    Mustafa Kemal'in yenilikçi ve saltanat aleyhtarı düşünceleri ise Vahdettin'nin ondan nefret etmesine yetiyor ve artıyordu. Mustafa Kemal Paşa "Tek bir egemenlik var, o da Milli egemenliktir. Ülkeyi yine ulusun kendi gücü kurtaracaktır." diyordu. Bu saltanatını kutsal olarak gören ve varlıklarını dinin selameti açısından korunmaya muhtaç olarak algılayan bir siyasi mantık için hazmedilebilir bir düşünce değildi.

    Daha 1905'te topçu stajı için, Şam'a giderken, arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda Mustafa Kemal: "Davamız, yıkılmak üzere olan bu İmparatorluktan, yeni bir Türk Devleti çıkarmaktır" demekten çekinmiyordu. 1906 yılında arkadaşı Halil Bey ile yeni devlet biçimini tartışırken: "En beğendiğim devlet biçimi, ulus egemenliğine dayanan Cumhuriyet'tir" diyerek özlemini açıkça dile getiriyordu.

    MUSTAFA KEMAL VE VAHDETTİN BİRBİRİNİ ÇOK İYİ TANIYORDU

    Ancak tarihin akışını belirleyecek olan kaderin ağları öylesine örülüyordu ki
    birbirinden nefret eden bu iki siyasi kişilik arzu ve özlem duydukları gelecek
    planları için birbirlerine yakınlaşmaya mecbur kalıyordu. Hatta birbirini sevmeyen bu iki kişilikten her biri diğerinin hata yapmaması için birbirine dua etmek zorunda bile kalıyordu.

    Harbiye Nezareti'nden, Padişahlık makamına gönderilen paşalar listesinde Mustafa Kemal'in adının karşısında bir şerh düşülmüştür. Şu şerh Mustafa Kemal'in sicilinin temiz olmadığı anlamına geliyordu. Yani yeteneksiz ve 'değil devleti kendisini yönetmekten aciz olan' Damat Ferit Paşa hükümeti ve o dönem hâlâ iktidarın ipini ellerinde tutan ve İttihak ve Terraki Cemiyeti'nin gözünde güvenilmeyen bir paşa olduğunu gösteriyordu.

    Ama Vahdettin Mustafa Kemal Paşa'yı bu aciz yöneticilerden çok daha iyi tanıyordu.
    Tabi Mustafa Kemal Paşa da Vahdettin'i en onun kadar iyi tanıyordu.

    Ve siyasi satrancın ilk hamlesini Vahdettin yaptı. İşte bu hamleyi nasıl attığını görmek için dönelim Meraşalimizin sırrına:

    MEREŞAL FEVZİ ÇAKMAK'IN SIRRI

    Fevzi Paşa... bu ifşayı, refikasi Fitnat hanıma söyle açıklamıştır:

    "Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki
    tutumumuz ve davranışlarımız müsait degil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe.."

    Ve işte Mareşalin senelerce sakladığı büyük sır ki, Sultan Vahdettin'in vatansever bir insan olduğunu ve kurtuluşu (İstiklal Savaşının kazanılması) Anadolu'da gördüğünü apaçık göstermektedir.

    Dinleyelim Fevzi Paşayı:

    «Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni
    huzuruna kabul etti.

    "Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu'da teşkilatlanarak
    kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin"

    Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladğım listeyi verdim.
    Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle agır agır, tane tane konusmaya başladı:

    "Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır"

    "Haşa Padişahım"

    "Bir namuzsuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır ?"

    "Haşa Padişahım"

    "Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?"

    "Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir"

    "O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."

    Hiç düşünmeden cevap verdim:

    "Padisahım, Mustafa Kemal Pasa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet
    taraftarıdır"

    Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı...Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, Italyan, Yunan) gemilerini göstererek:

    "Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun...Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa'yı göreceğim..."

    (Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, Cilt 1 -Timaş , Istanbul, 1990, shf. 134)

    MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE SULTAN VAHDETTİN'İN SON BULUŞMASI

    Peki bu görüşmede neler oldu.

    Mustafa Kemal, Küçük Mabeyn'de Sultan Vahdettin'le yaptığı son görüşmeyi (15 Mayis 1919), şöyle anlatmıştır:

    "Yıldız Sarayı'nın ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi'ne doğru açılan pencerelerinden gördüğümüz manzara su: Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları, bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuştu.... Manzarayı görmek için, oturduğumuz yerlerden baslarımızı sağa, sola çevirmek kafi idi.

    Vahdettin hiç unutmuyacağım su sözlerle konuşmaya başladı:

    - Paşa, paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi tarihe
    geçmiştir. Bunlari unut. Aslı şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir.
    Paşa, paşa devlet-i aliyeyi kurtarabilirsin! dedi.

    - Hakkımdaki teveccüh ve itimadi arz-i teşekkür ederim, elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz, dedim.

    Sonra:

    - Merak buyurmayınız efendimiz, dedim, nokta-i nazar-i şahanenizi anladım. İrade-i seniyye olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyuruklarınızı bir an unutmayacağım.

    - Muvaffak ol ! Hitab-i sahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çiktim.

    Seryaver Naci Paşa koridorda elinde ufak bir muhfaza içinde bir şey tutuyordu:

    - Zat-i Şahane'nin ufak bir hatırası, dedi.

    Kapağın üstünde Vahdettin'in inisyalleri işlenmiş bir saatti.

    - Peki, tesekkür ederim, dedim.

    Saati yaverim aldi. Sonra Yıldız Sarayı'ndan çıktığımız ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatle, ayaklarımızın patırtısını işitmekten korkarak, saraydan uzaklaştık"

    Ancak Mustafa Kemal Paşa bu görüşmede Vahdettin'in kendisine niçin umut
    bağladığını biliyor ve şartlar müsait olduğunda kendi fikirlerine fırsat
    tanınmayacağını düşünüyor ve bunu "O son görüşmede anladım ki, padişahlar milletlerinin kaderini değil, ancak şahısların huzurunu düşünürler. O gün, Türkiye'yi ancak Cumhuriyet'in kurtaracağına iman ettim" diye dile getiriyordu.

    (Detaylar için bakınız. Atatürk’ün Bütün Eserleri” Cilt: 3, Sayfa: 99, Kaynak Yayınları)

    Vahdettin vatanın kurtuluşunun ömrünün son altı ayına kadar 'Sarı Paşa' ondan sonraki günlerinde ise 'Gazi Paşa' dediği bu kararlı ve dirayetli komutanın ellerinde şekileceğini ümit ediyordu. Mustafa Kemal gerek Almanya ziyareti sırasında gösterdiği kurmay zekası (ve bu yolculukta açıkladığı fikirleri) gerekse , daha önce girdiği savaşlarda sonuca gitmeyi bilen ve yılmayan çelik iradesi ile ümit bağlanacak tek isimdi.

    Çünkü o daha Kasım 1918'de Yıldırım Orduları Grup Karargahı'nın, Padişah'ın emri ile kaldırılmasından sonra İstanbul'a gelen Mustafa Kemal, boğazın ortasına demirlemiş düşman donanmasını görünce, yanında bulunan yaveri Cevat Abbas Gürer Bey'e şöyle diyordu: "Geldikleri gibi giderler!"

    "SARI PAŞA SAMSUN'A GİTMEK İÇİN YOLA ÇIKTI MI"

    Olağanüstü yetkilerle donatılan Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gönderilmesi ve bu görevlendirmede karargah merkezi belirtilmemesi işgal kuvvetlerini rahatsız etmiştir. Onların bu durumu araştırmaya kalkmaları hem Vahdetttin'i hem de Atatürk'ün yakın silah arkadaşı olacak olan ve içlerinde Fevzi Çakmak, İsmet İnönü gibi isimler yer alan komutanları telaşlandıracak ve herkes Mustafa Kemal'in bir an önce İstanbul'dan çıkması için sabırsızlanacaktır. Hatta ilginçtin bu telaşa kapılanlar içinde Damat Ferit Paşa da olacaktır. Ama yıldız sarayında duyulan en büyük kaygı şüphesiz saltanatını kaymetmemek için ümitlerini Kemal Paşa'ya bağlamış olan
    talihsiz sultanın kaygısıdır. O da sık sık yanındakilere sormaktadır: "Sarı Paşa
    Samsun'a gitmek için yola çıktı mı?"

    BANDIRMA VAPURU İNGİLİZLERCE ARANDI

    Vatan, millet, saltanat, hilafet, gelecek, huzur için edişe duyanların topyekün ümitleri 'yalnız bir adamın' kaderine bağlanmıştı. Onun kaderi tüm ulusun, Osmanlı devletinin ve bağlantılı kavramların ve güzel gelecek ümitlerinin de kaderini belirleyecekti.

    Ancak kimi tarih meraklılarının(!) iddia ettiği gibi Bandırma Vapuru İstanbul'dan kaçarak ayrılmamıştı. İstanbul’da İngilizlerin fazla dikkatini çekmemek için, kalabalık bir ziyaretçi toplanmamasına dikkat edildiği doğrudur. Bu hassasiyet doğaldır ki Mustafa Kemal Paşa'ya bağlanan 'gizli' ümitlerin işgal güçlerince sezilmemesi içindir.

    “Bandırma vapuru” zamanına göre teknoloji harikası değildi ama abartıldığı kadar köhne bir tekne de değildi. İskoçya’da inşa edilen gemi, Lloyd’s sigortasının kayıtlarına göre, 279 grostonluk, yelken ve buhar donanımlı, demir uskurlu elli metreye varan uzunlukta ve altı metre genişliğindeydi. Denize indirildiğinde ismi, “Trocadero”ydu. Önce bir Yunanlı armatör tarafından satın alınan gemi, Osmanlı idare-i mahsusasınca bu yeni sahibinden satın alınmış ve adı “Bandırma”ya çevrilmiştir.

    “Bahriye Nazırı Avni Paşa vapurun hazırlanması işini günler öncesinden halletmişti.
    Karadeniz’e açılmalarından hemen önce bir devriye hücumbotuyla gelip,
    Bandırmanın güvertesine çıkan İngiliz denizcileri vizeleri kontrol etmeleri ve
    “please proceed sir!”, yani “Lütfen efendim devam” demeleri sır olamayacak kadar tarihin malı olmuştur.

    16 Mayıs 1919 akşam üzeri Mustafa Kemal, "Bandırma Vapuru" ile Samsun'a
    çıkmak üzere İstanbul'dan ayrılırken Kızkulesi yakınlarında işgal kuvvetleri
    tarafından gemisi aranır, ondan sonra geminin Karadeniz'e çıkışına izin verilir. Eski ve yaralı Bandırma Vapuru düşman zırhlıları arasından yavaş yavaş geçip Karadeniz'e doğru yol alırken, M. Kemal o alev alev yanan gözleriyle İstanbul'a son defa bakar ve şöyle der:

    "Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri sey yalnız madde. Bunlar Hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini
    anlayamazlar. Biz Anadolu'ya ne silah ne cephane götürüyoruz. Biz ideali ve imanı götürüyoruz."

    TARİHİ KİMLER YAZMALI?

    İşte bu noktada çok önemli bir noktanın altını çizmek son derece önemlidir. Tarihi kimler yazmalıdır? Bugün gelinen noktada tabi ki tarihin bilim olarak inceliklerin öğrenmiş akademik öğrenim görmüş uzman kişilerce yazılmasını savunmak gerekir. Ancak Yakın Tarih söz konusu olduğunda Türkiye'de tarihi BİLİMin değil İDEOLOJİLERin yazdığına tanık oluyoruz. Her ideoloji yek diğerinin bulgularını yok sayarak veya bir kısım gerçekleri gizleyerek tarih yazmaya kalkmaktadır.

    Ne yazık ki Türk tarihini bu gizli sayfaları ideolojik olarak birbirinden nefret eden ve birbirlerini anlamamakta adeta direnmeye kararlı olan kalemlerce yazılmaya kalkışmakta gerçekler bölüm pörçük olarak ancak bir iki 'gerçek avcısı' gazeteci tarafından derlenebilmektedir. Hülasa bu anlada Türk yakın tarihine gazetecilerin katkısı ne yazık ki bilim adamlarından çok daha fazladır.

    Tarihi gazetecilerin yazmasının bir olumlu, bir olumsuz yönü vardır. Gazeteciler olaya duygusal yaklaşıp tarihi hikayeleştirmekten kaçınmamaktadır. Bu hikayeleştirme gerçek ipuçlarını da zamanla şüpheli rivayet haline sokmaktadır. Öte yandan tarihe 'insancıl' bir bakış açısı getirmek açısından son derece olumdur. Çünkü tarihi oluşturan insanlar da sonuçta nefes alan, yiyen, içen, dua eden, küfre kapılan, yanılan, isabet eden, sevişen, seven, nefret eden, kişiliği ve gururu olan şahsiyetlerdir. Ama ne olursa olsun tarih yazmaya kalkan bir gazetecinin de bilimsel kaygıları olmak zorundadır.

    İşbu noktada Atatürk'ün Samsun'a kaçarak gittiğini yazanlar kadar, Mustafa Kemal Paşa'nın Vahdettin'e ihanet ettiğini savunanların tezleri de ne yazık ki duygusallığın bastırılmamasından doğan yanlış çıkarsamalardır.

    Evet bu iki insan birbirini sevmiyordu ama her biri diğerini arkadan vurmaya
    kalkmayacak kadar onurlu insanlardı. Onları daha sonra üzecek olan birbirlerine yönelik bazı demeçleri de kabul etmek gerekiyor ki; her birini diğerinin iktidar ve iradesini yaralayıp, yok etmesi noktasından kaynaklandığı kadar, düşman güçlerin kendilerini kullanarak ulusal çıkarları zedelemesine engel olmaktan kaynaklanmatır. Bu noktada özellikle merhum İlhan Bardakçı'nın tespitleri dikkate alınmalıdır.

    MUSTAFA KEMAL'İN İLK HAMLESİ

    İşte ulvi kaygılarının yanı sıra şahsi emellerine de ulaşmak için birbirini kullanmak zorunda olan bu ikilinin oynadığı satrancın ikinci hamlesini Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a ayak basar basmaz yapacaktır.

    Samsuna ayak basar basmaz, 19 Mayıs sabahı, Mustafa Kemal, İstanbul’a beş ayrı şifreli telgraf çeker, vazifesinin başında bulunduğunu bildirir.

    Telgrafların bitiş cümleleri, fevkalâde bağlılık bildiren, nezaket cümleleri ile sona ermektedir. Meselâ Bahriye nazırı, Avni Paşaya çekilen telgrafta şu ifadeler yer alıyordu:

    “Bahriye Nazırı Avni Paşa hazretlerine, yüksek teveccühlerinizle emin ve müreffeh bir şekilde Samsun’a varılmış ve göreve başlanmıştır” (Murat Bardakçı, Şah Baba, s.138)

    TARİHİ YAZAN GÜÇ

    Emsali görülmemiş bir anti emperyalist direşin ardından Kuvayi Milliye ruhu ile elde edilen ve fizik kurallarını hiçe sayan zaferlerin sırrı hiç şüphesiz, Gazi'nin de Bandırma vapurunu arayan işgalcilerin ardından sarf ettiği sözlerin içeğinde gizliydi: "Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri sey yalnız madde. Bunlar Hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu'ya ne silah ne cephane götürüyoruz. Biz ideali ve imanı götürüyoruz."

    CUMHURİYET'İN İLANI

    Cumhuriyet'in ilanı şüphesiz Gâzi'nin Vahdetin'le oynadığı satrançta galibiyetine giden yolu açan en önemli hamledir.

    İşte Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk'undan bu hamlenin hikayesi:

    “—28 Ekim günü toplantı halinde bulunan parti idare kurulu tarafından meclise davet olundum Bir süre beraber kaldıktan sonra ayrıldım. Vakit geceydi, çıkarken koridorda beni bekleyen Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. Benimle buluşmak için geç vakitlere kadar koridorda beni beklediklerini öğrenince, akşam yemeğine gelmelerini MSB Kâzım Paşa vasıtasıyla bildirdim. İsmet Paşa, Kâzım Paşa ve Fethi Bey’e de, Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya vardığımız zaman, orada beni bekleyen Rize Mebusu (Bulca) ve Afyon Mebusu Ruşen Eşref (Ünaydın) beylere tesadüf ettim, onları da yemeğe alıkoydum.

    Yemek esnasında, “Yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz” dedim. Orada bulunan
    arkadaşlar, hemen fikrime katıldılar, yemeği bıraktık ve ne yolda hareket
    edeceğimize dair kısa bir program hazırladık. Ve arkadaşları azifelendirdim...”

    Cumhuriyetin kuruluşu ile de sorunlar bitmiyordu. Çünkü sembolik İstanbul
    Hükümeti ile fiili Ankara Hükümeti arasında büyük bir gerilim vardı.

    "BİR DEVİR KAPANDI ARKADAŞLAR"

    Bu gerilim savaş sırasında işgal güçlerini yanılmak için verilen sert demeçlerin yanı sıra, iktidarın gerçek sahinin kim olduğunun artık bilinmesi gerektiği kaygısından da besleniyordu. Vahdettin-Mustafa Kemal ikilisinin savaş boyunca birbirini hainlikle suçlamamaya varacak kadar sert demeçleri hem ikili arasında oynanan bir satranç hem de işgal güçlerininhain emellerini boşa çıkarma açısından kullanılan ulusal bir taktikti.

    Osmanlı Sarayındaki son talihsiz hükümdar hala zayıf bir ümitle iktidarı yeniden ele geçirebileceğini ümit ediyordu. Ancak bu ümitlerini işgal güçlerinin kullanmasına da asla müsade etmiyordu. Öte yandan Ankara Hükümetinin daha rahat hareket edebilmek için kendisini ortadan kaldırabileceği korkusu zayıf ümitlerin yanında büyük bir endişe olarak içinde büyüyordu.

    Aslında uzun süredir İstanbul'da kendisine 'Anadolu'ya geç iradeyi ele al, artık bu şehrin Yunanistan'a teslim edileceğini sezdiği için kalmakta direniyordu. Bu seziş ve inatçı direniş bile Vahdettin'in ülkesini ne çok sevdiğini gösterdiğinin bir ipucu olabilir.

    Ankara'da ise Padişah'ın Anadolu'ya gelip işleri karıştıracağı korkusu hakimdir.

    Vahdettin'in ölüm kaygısı gittikçe daha da derinleşir ve artık Yunanistan'ın
    tamamen püskürtüldüğü bir anda İstanbul'dan kaçmasına yol açar. Ancak bu gidişte yanında kendi servetinin dışında tek kuruş ve tek bir tabaka dahi
    götürmediği bilinmektedir.

    Ve talihsiz hükümdar yurt dışında da tacizlerden kurtulamaz. İngilizler, İtalyanlar ve hatta bunların maşası olan Arap ve Hintli yöneticiler dahi Vahdettin'i siyasi emellerine alet etmek için olmadık tekliflerde bulunurlar.

    Ama Vahdettin, ömrünün son altı ayına kadar "Sarı Paşa" ve son demlerinde "Gazi Paşa" dediği mustafa kemal'e duyduğu hınç ve öfkeye rağmen işgal güçlerine koz vermeyip tüm teklifleri reddedek bakkal ve kasabına dahi borçlu olarak ölür. Hazindir ki tabutu borçlarına mahsuben bir süre rehin tutulur.

    Onun Mustafa Kemal'e son dönemlerde "Gazi Paşa" demesi bile işgal güçlerinin moralini alt üst etmek için kullandığın bir taktik ve satranç oyununda son hamlesidir. Çünkü öfkesi yatışmış değildir. Son günlerinde fazla mutfak masrafı olmaması için çoğu zaman yemeğe dahi inmemekte ve bir koltukta 8-10 saat aralıksız sigara içerek düşünmektedir. Hazin bir yalnızlıktır şüphesiz yaşadığı. Mağrur, mağlup ve tükenmiş bir Padişah'ın son anlarında ne düşünebilir ki?

    Sultanın kızına ait olan şu ifadelerde onun derin bir iç burkuntusu açıkça
    hissedilmektedir: “Babam, vatan haini sıfatının kendisine yakıştırılması dolayısıyla derin bir keder içinde kavrulurdu, nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beynindeki bir damar kopması kendisini hayattan ayırmıştır.”

    Öte yandan Ankara Vahdettin'in yurt dışı temaslarını yakından ve zaman zaman endişe ile izler. Ancak Ankara'nın korktuğu başına gelmez ve Vahdettin işgal güçlerinin oyunlarına alet olmaz. Bu arada Ankara'nın Vahdettin'in sıkıntılarını gidermek için neden bir girişimde bulun(a)madığı Cumhuriyet tarihinin çözülmeyi bekleyen sırları arasındadır.

    Ve Vahdettin'in ölümü Ankara'ya rahat bir nefes aldırır. Arkadaşlarıyla birlikteyken haberi alan Gazi Mustafa Kemal'in ilk tepkisi, "Bir devir kapandı arakadaşlar" olacaktır.

    Daha sonra arkadaşlarını gönderip bir süre yalnız kalmayı isteyecektir. Rivayet odur ki gözleri dahi yaşarmıştır...

    ***

    Vefatından üç yıl sonra bir 29 Ekim günü Vahdettin'in mezarına göndereni meçhul bir çiçek buketi bırakıldı. Cumhuriyet'in yaş gününde hanedanın son üyesinin mezarına bırakılan bu esrarengiz çiçeğin sırrı hiç çözülemedi.

    Hanedanın son üyelerinin anıları karanlıkta kalan bu sırların çözümü açısından son derece önemlidir... Umuyoruz ki gün ışığına çıkan her gerçek Cumhuriyet'in temelleri iyice oturan binasını sağlamlaştıracağı gibi, bu binada yaşamakta olanların korku ve düşmanlıklarını da giderebilecektir. Kimbilir belki günün birinde bizim de spekülasyondan uzak, herkesin üzerinde uzlaştığı BİLİMSEL esaslara
    dayalı, İNSANCIL bir tarih kitabımız olur.