CUMHURİYET DÖNEMİ NÜFUS POLİTİKASI

Cumhuriyet Tarihi bölümünde yer alan bu konu Hasan Şeref İlhan tarafından paylaşıldı.

  1. Hasan Şeref İlhan

    Hasan Şeref İlhan Harbi Aktif Üye

    CUMHURİYET DÖNEMİ NÜFUS POLİTİKASI
    Kemal Arı
    Cumhuriyet, ulus devlet temelinde, yepyeni bir siyasal model olarak ortaya çıktı. Bu siyasal modelin, Türkiye tarihi açısından bakıldığında, yeni ve farklı bir ideolojik bakış açısı getirdiği söylenebilir. Toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik konulara rahatça giydirilen ulusçuluk gömleği, bir anlamda, nüfus sorunlarında da kendisini göstermiştir. Nüfusun niteliğini ve artış eğilimlerinin yönünü, toplumsal koşulların yanı sıra, bu genel yaklaşımın belirlediği açıktır. Başlangıcından günümüze, değişiklikler ve ciddi anlamda kırılmalar gösteren nüfus politikasının, bir bütünlük gösterdiği söylenemez. Toplumsal ve ekonomik koşullar değiştikçe, nüfusun yapısına, niteliğine ve niceliğine dönük tanılar ve müdahelelerde de önemli değişiklikler kendisini göstermiştir; bu farklılaşan yaklaşımlar, doğal olarak nüfus planlamalarına yansımıştır. Aslında bu süreci, kimi ufak farklılıklar pek dikkate alınmazsa, iki aşamalı bir süreç olarak yorumlamak olanaklıdır.
    Cumhuriyetin kuruluşundan 1960’lı yıllara kadar uzanan nüfus politikasının genel eğilimi, nüfusu artırmaya dönük bir nitelik gösterir. Siyasal yapıda tek parti egemenliği vardır; ulusçuluk kimliği gittikçe berkitilmektedir; toplumsal ve ekonomik yapıda, hala kol gücü önemini korumaktadır; uluslar arası ilişkilerde, nüfusun büyüklüğü, temel bir politik tercih nedeni olarak kendini gösterebilmektedir. Bu yaklaşım, nüfusta belli bir doyum düzeyine ulaştıktan sonra, Türkiye’nin kentleşmesi, sanayileşmesi ve demokrasi kültürünün –öyle ya da böyle- yükselmesiyle birlikte, ciddi anlamda değişmiştir. Aslında bu değişiklik, Türkiye’ye özgü bir değişiklik değil, dünyada, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tümünde kendini gösteren bir değişikliktir.
    Çeşitli tartışmalara konu olmakla birlikte, çok partili demokratik düzene geçiş çabalarına koşut olarak, bu tarihten sonra izlenen genel siyasanın temelinde, nüfusu sabitleme ve nüfus artışını belli bir düzeyde tutma eğilimi kendini göstermiştir[1]. Cumhuriyetin ilk yıllarında, çıkarılan yasalarda, hükümet icraatlarında ve genel siyasada, nüfusu artırmaya dönük bir tutum kendini gösterirken; 1960’lı yıllardan sonra, bu yaklaşım yavaş yavaş terkedilmiştir. Uygulanan beş yıllık kalkınma planlarında, zaman içinde, nüfus ve aile planlamaları gibi deyimler görülmüş, bir süre sonra, bu yaklaşım, daha da güçlenerek, genel bir tercih nedeni ve güçlü bir siyaset unsuru olarak algılanmıştır. Bu süreçte sorun Ana-Çocuk Sağlığı programını destekleyen bir sağlık hizmeti olarak düşünülmüş ve algılanmıştır[2]. Öyle ki hızlı nüfus artışı, öncelikli olarak çözülmesi gereken siyasal sorunlar arasında yer almış, nüfusun kontrolü de, demokratikleşme sürecine paralel olarak, çağdaş bir birey ve aile modelinin ciddi bir parçası olarak görülmeye başlamıştır. Bir anlamda, cumhuriyetin ilk yıllarında, kalkınma modelinin bir parçası olarak görülen geniş aile modeli ve çok nüfuslu toplum olgusu, tarım toplumundan, çağdaş bir sanayi ve giderek de bir bilgi toplumu olma süreçlerinde, gelişmenin ve modernleşmenin önünde bir olgu olarak algılanmış, planlamalarda, bu genel yaklaşıma ağırlık verilmiştir.
    Bu genel yaklaşımın yansımalarını, cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana çıkarılan yasalarda ve uygulamalarda görmek olanaklıdır. Hatta, nüfusun niteliğini ve niceliğini belirleme öncelikleri arasında, önemli bir dönüm noktası olarak algılanabilecek 1934 İskan Yasası’nda görüldüğü gibi, bu yaklaşımlarda ideolojik önyargılar bile rol oynamıştır. Sözkonusu yasa, güvenlik kaygılarının yansımalarını kendi içinde barındıran bir nitelik göstermesinin yanında, özellikle yurtdışından Türkiye’ye yönelik göçlerin niteliğini belirleyen kriterleriyle, neredeyse Türkçü bir kimlik bile kazanmıştır.
    İktisat Tarihçisi Vedat Eldem, Osmanlı döneminin bazı resmi nüfus verilerinden hareketle, Osmanlı İmparatorluğunun şimdiki Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan nüfusunu hesaplamaya çalışmıştır. Buna göre, Birinci Dünya Savaşı, Türk-Yunan Savaşı ve mübadele olaylarıyla birlikte, Türkiye sınırları içinde yaşayan nüfus, savaş öncesi duruma göre, iki milyon kadar azalmıştır. Bu bakımdan verdiği rakamlar daha ince demografik teknikler kullanan Shorter’in1923 tahmini ile de uyum içindedir[3].
    Türkiye’de nüfus sorunu ulusal politika olarak ilk kez Atatürk tarafından ele alınmıştır. Atatürk 1920’li yıllardaki söylevlerinde Türkiye nüfusunun artması, ulusal sağlık sorunlarının çözülmesi, ölümlerin azaltılması, kişilerin üretim için yetenekli bir şekilde yetiştirilmesi yönünde görüşlerini açıklamış ve bunu “Büyük millet olmanın gereği” olarak nitelemiştir [4].
    Nüfus olgusunun, ulusal politikalar içinde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Misak-ı Milli (28 Ocak 1920) ile saptanıp, Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923) ile siyasal sınırları belirlenen ulusal yurt topraklarını dolduracak Türk çocuklarının, o zamana değin ihmal edilmiş toprağı işlemesi; “Türklük” kimliğini içine sindirmiş ve benimsemiş özdeş (mütecanis) bir toplum olarak, Tür nüfusunun, ülkenin kalkınmasında etkin bir rol oynaması, yeni Türkiye’nin çağdaş, dinamik ve atılımcı yönetici kadrosunun başta gelen arzularından birisiydi. Uzun savaş yılları nedeniyle, gittikçe azalan nüfusun, geniş yurt topraklarına göre ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri yönlerden, olumsuz etkiler yarattağı görülüyordu[5]. Bu nedenle, ekonomik ve sosyal planlamalarda arzu edilen amaçlara ulaşabilmek için, nüfusu artırmaya dönük önlemlerin alındığı bilinmektedir[6]. Aslında bütün bu niyet ve çabalar, ulusal bir toplum olarak Türkler’in, kendi öz yurtlarına dönük siyasal, ideolojik ve askeri saldırıları göğüsleyebilmeleri ve yurtlarını ateşin içinden çıkarıp kurtardıkları üç buçuk yıl içinde, önemli değişim ve dönüşümle gerçekleştirebildikleri, ulus olma sürecini berkiterek sürdürebilmeleri için, yaşamsal bir önem taşıyordu. Bu süreç paralelinde, söylenebilme olanağı yaratılan ulusal yurt, ulusal devlet, ulusal iç ve dış politika, ulusal sınırlar, ulusal kalkınma, ulusal kültür v.b. pek çok kavram ile, “Türklük” kimliğini benimsemiş ve çekilen büyük çileler ile kurtarılabilen Türk yurdunu koruyabilecek “özdeş” nüfus, yeni Türkiye devletinin bekası için, birarada ve topyekün gerekliydi. Yani bir anlamda, Türkiye’nin benimsediği çağdaş ve özgün ilkeler, siyasal-sosyal politikalar ve kültürel atılım, nüfusun –bir yandan-ulusal ve özdeş olması, bir yandan da, tarihsal mirasa sahip çıkması için, artması olguları ile paralellik taşımaktaydı[7].
    Konunun, siyasal ve ideolojik yönleri de vardı. Türkiye insanının, eski alışkanlıklardan ve beklentilerden vazgeçmesi, kendilerine gerçek yurt olarak, Türkiye topraklarını görmesi gerekiyordu. Ayrıca, Anadolu’da hak iddia eden emperyalist politikalara set çekebilmek için, yeni Türkiye sınırları içinde kenetlenebilecek bir nüfusa gereksinim vardı. Hamasi bir yaklaşımla, devasa coğrafik büyüklükle duyulan gurur dönemi çoktan geçmişti. Hamasi duyguların, toplum psikolojisinde kabul edilişi imparatorluk geleniğinden gelen, gerçek ‘haşmet’ ve gruru coğrafik büyüklük olarak gören bir toplum için hiç de kolay değildi. Örneğin, Falih Rıfkı Atay gibi bir entellektüel bile, Hyde Park’taki özgür kürsülerden birinde yapmayı düşlediği konuşmasında, sade bir İngiliz yurttaşına şu şekilde seslenmeyi düşünüyordu: “Bizim fatihler kurduğu için, tasfiye dâsitâni oldu. Sizin saltanatı tüccarlar kurduğundan, bir yazıhane tasfiyesi yapıyorsunuz… Biz Tuna’dan ‘Nazlı Budin’ türküsüyle, Afrika’dan ‘Cezayir Marşı’ ile, Arabistan denizlerinden ‘Ey Gaziler’ mersiyesi ile ağlaya ağlaya Anadolu toprağına göç ettik”[8].
    Bu, genel anlamda, önemli bir ideolojik değişimdi. Artık toplum, coğrafik büyüklükle değil, büyük nüfusla, artık değişmeyecek ulusal sınırlar içinde güçlü bir kalkınma ile övünmeli, gerçek büyüklük ve gururu, yüceltilen bu yeni değerlerde görmeliydi. Bu da ister istemez, nüfus olgusuna yeni bir yaklaşımla yönelmeyi gerektirmekteydi.
    Yeni nüfus politikasının ana yönleri, Kadro Dergisi’nde, Ş.S.Aydemir’in kaleminden şu satırlarla dile getirilmektedir: “Çok nüfus, tok nüfus, şen ve zengin nüfus istiyoruz. Anadolu’yu boş, yoksul, yaslı ve viran bırakan dünkü mazimize karşı, günden güne eşelenen ve alevlenen bir kinimiz vardır. Kalabalık, şen ve zengin Anadolu yaratmanın enerjisini, bu kinimizin gittikçe tazelenen ve taravetleşen şiddedinden alıyoruz. Dünün idaresinden teslim aldığımız bugünkü Anadolu, bütün tarihinin, tarih devirlerinin en tenha ve en bakımsız bir Anadolusu’dur. Bütün medeni kabiliyetleri ihmal edilmiş, ihtiyaçları azaltılmış, adeta medeniyet harici kılınmış 14 milyonluk bu memleket halkını en kısa zamanda hiç değilse iki misline çıkaramazsak, yarının çok nüfuslu ve ileri teknikli milletleri karşısında bekamızı tehlikeye atmış oluruz… Hülasa Anadolu, bugün bize metruk gibi görünen yolunmuş tabiatı altında, yeni bir cennet hayatının bütün şartlarını saklayan bakir bir ülkedir. Bu ülke, Türk Milleti’nin kalabalıklaşmasını ve çoğalmasını bekliyor. Hedefimiz ileri teknikli, şen ve kalabalık bir Türk milletidir”[9].
    Çok nüfus, tok nüfus, şen ve zengin nüfus; ileri teknikli, kalabalık bir Türk Ulusu.. İşte, bir yarı feodal nitelikli, geri bir tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçiş sürecinde Türkiye için önem kazanan ideolojik yaklaşımların temelinde biçimlendirilmiş nüfus politikasının kalıplaşmış slagonları, bunlardı.
    Aslında, Anadolu nüfusu uzun süredir önemli bir artış göstermiş değildi. Bu dikkat çekici özellik, yapılan bazı incelemelerde ortaya konulmuştur. Gerçekte, nüfusun neden fazla artmadığı, hatta zaman zaman düşüş eğilimleri içine girdiği, yakın tarihsel olaylar, doğal afetler, ekonomik koşullar dikkatli bakışlarla irdelendiğinde, algılanamaz bir durum değildir. Olasılık hesaplarına göre 1844’te, 1884’te ve 1927 yıllarında, bugünkü Türkiye sınırları içinde yer alan topraklarında barınan nüfusun, 13,5 milyona yakın olduğu sanılmaktadır[10]. Bu rakam, 1935 sayımında 16.240.694, 1940 sayımında da 17.713.000 olarak belirlenmiştir[11].
    Dönemin koşulları, genel olarak nüfusun nitelik ve niceliğini belirleyen, kendine özgü etkenler ortaya koymuştur. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Balkan, Trablusgarp, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi bir dizi büyük tarihsel oluşumlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu süreçte, önemli toprak ve insan kayıpları kendini göstermiştir. Dönemin geneli boyunca, olumsuz yaşam koşulları, savaşlar, salgın hastalıklar ve zorunlu göçler nedeniyle önemli insan kayıpları ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin devraldığı toplumsal yaşamda, halk sağlığı açısından kaygı verici olgular vardı. Örneğin, çocuk ve yetişkin ölümleri, son derece yüksekti. Verem, frengi, malarya, tifüs ve sıtma gibi yaygın salgın hastalıkların neden olduğu ölümler nüfus artışını olumsuz yönde oldukça yüksek düzeyde etkiliyor, hatta, kimi yıllar itibariyle nüfus artmadığı gibi, geriye gidiş süreci bile yaşanıyordu. Bu kısır döngünün elbette kırılması gerekiyordu. Türkiye büyük özverilerle kazandığı ulusal bağımsızlık savaşından sonra, ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirmek zorundaydı. Bunu sağlamak için, henüz geri kalmış bir tarım ülkesi olduğundan, insan gücüne son derece gereksinimi vardı. Bunun yanı sıra, yeni kurulmuş olan devlette sivil-asker bürokratlar, ateşin içinden çekip aldığı ve gözü gibi üzerinde titredikleri ülkelerinin, uzun süreli bir barışa gereksinimi olduğunu görüyorlardı.. Tarihsel hasımları olan komşuları karşısında, bağımsızlığın korunması için, ülke savunmasının tam ve eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi gerekliydi. Bunun için de, güçlü bir orduya gereksinim vardı. O yıllarda askeri güç, silah kuvveti kadar asker sayısına da dayanıyordu. Üstelik, çevre ülkelerdeki gelişmeler, bu ülkelerde yükseltilen ırkçı ideolojiler ve yayılma tutku ve özlemleri, eldeki olanaklar gereğince savunma alanında güçlü olmayı gerektiriyordu. Nitekim, bazı Avrupa ülkelerinde, özellikle de İtalya’da, nüfus artırıcı politikalar uygulanıyor, yine Sovyetler Birliği’nde, ana-çocuk sağlığına büyük önem veriyorlardır. Bu olgular soğuk savaşın etkilerini sürdürdüğü bir ortamda Türkiye’de nüfusun niteliğini ve niceliğini arttırıcı bir politika yürütülmesinde etkili olmuştu.
    Doğal olarak, bu politikalar, parti ve hükümet programlarına da yansımaktaydı. Örneğin, 1924’te kurulan Terakiperver Cumhuriyet Fırkasının programının 13.maddesi nüfus artırımına yönelikti. Sözkonusu maddede, nüfusun bir memleket için en büyük servet olduğu görüşüne vurgu yapılıyor ve “nüfusun arttırılması ve en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm vatandaşların hayat ve sağlığının korunması en büyük gaye ve emel olarak bilinmektedir” deniliyordu. Pek doğal olarak dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkasının programında yer alan görüşlerin, uygulanan nüfus politikalarına yön verdiği söylenebilir. 1931 yılında kabul edilen fırka programında sosyal hayatta ailenin temel olduğu vurgulanıyor, nüfusu arttırmak amacıyla evliliklerin özendirileceği, çocuk ve yetişkinlerin ölümüne neden olan hastalıklarla savaşılacağı, böylece nüfusun niteliğinin artırılacağı, sonuç itibariyle de, sağlam, gürbüz, çalışmaya elverişli, eğitilmiş bir nesil yetiştirileceği belirtiliyordu. Bunun yanı sıra, 1932 yılında bir nüfus konisyonu kuraldu ve nüfus alanındaki sorunların çözümü için alınması gereken önlemler araştırıldı. Sözkonusu komisyon 1934 yılında bir rapor yayınladı. Temel olarak raporda,Türkiye nüfusunun artırılması yolunda alınması gereken önlemler ve yapılması gereken işler sıralanıyordu. Bu rapora göre, Türkiye nüfusunun hızla artması gerekmekteydi. Türkiye’de nüfus azdı ve ülkenin büyüklüğü karşısında, bir nüfus buhranından söz edilebilirdi. Türk ırkının doğurma yeteneği yüksekti. Bunun devamının sağlanabilmesi, yasalarda konulan önlemlerin uygulanmasına bağlıydı.
    Elbette ki, bu yaklaşımların, yasal düzenlemeler yansımaması da olanaksızdı. Yasalar, çocuk düşürme ve düşürtmeyi, aynı zamanda çocuk yapmaya engel nitelikteki fiil ve hareketleri ağır cezayı gerektirecek yaptırımlar olarak görmüş ve 11.06,1936 tarih ve 3038 sayılı yasa, bu nitelikteki eylemi, “ırkın tümlüğü ve sağlığı aleyhine cürümler” olarak ele almıştır. Yine, 1924 tarihli Köy Kanunu, bulaşıcı hastalıklara karşı savaş ile halk ve çevre sağlığı konularında etkin önlemler alınması ve köy nüfusuna ilişkin yaşamsal kayıtların düzenli biçimde tutulması koşulunu getirmiştir.. 06.05.1930 tarih ve 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıha Kanunu, kamuya salgın hastalıklarla savaşmanın yanı sıra, doğumu arttıracak ve çocuk ölümlerini azaltacak önlemler almak, annelerin doğum öncesi ve sonrası bakımlarını yapmam görevini yüklemektedir… Yasanın yayım tarihinden sonra altı çocuk sahibi olanlar (para yada madalya ile) ödüllendirilebileceklerdir. 1426 Sayılı Vilayet İdaresi Kanunu ile 1680 Sayılı Belediye Kanunu yerel yönetimlerle valiliklere nüfus artırmaya yönelik kamu sağlığı ile ilgili önlemler almak , ücretsiz doğum evleri kurmak, fakir vatandaşa ücretsiz ilaç dağıtmak zorunluluğu getirmiştir. Göçmenlerle ilgili 2396 sayılı ve 2510 sayılı Kanunla yurt dışından gelen göçmenlere bir dizi yasal ve parasal kolaylıklar getirmektedir.
    Komisyon raporu hükümet uygulamalarında etkili olmuş ve bu doğrultuda bir politika izlenmeye çalışılmıştır[12]
    Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun hızla arttırılmasını sağlayıcı önlemleri alma görevi Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına verildi.
    Hükümetlerin nüfusu artırmak için bilinçli olarak izlediği bir başka politika ise göçleri artırmaktı. Türkiye’ye göç eden göçmenlerin sorunlarını çözme görevi de aynı Bakanlığa verildi. Göçmenlerin sağlıklı konutlardan yoksun olduğu ve bulaşıcı hastalıklara daha açık oldukları, bunların sorunları ile daha etkili bir biçimde ilgilenileceği hükümet programlarında yer aldı.
    Dönemin koşulları içinde, dikkat çeken önemli bir uygulama da, 1934 tarihli İskan Yasasıdır. 14 Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı İskan Kanununu uygulamakla, İskan Umum Müdürlüğü görevlendirilmişti[13]. Bu kanunula, Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak, İcra Vekilleri’nce yapılacak bir programa göre düzeltilmesi Dahiliye Vekaleti’ne görev olarak verildi. Dahiliye Vekaleti’nce yapılıp, İcre Vekilleri Heyeti’nce tasdik olunacak haritaya göre, Türkiye iskan bakımından üç bölgeye ayrıldı. Buna göre bir nolu yöre: Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerler; iki nolu yöre: Türk kültürüne temsili istenen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerler; üç nolu yöre: Yer, sıhhat,. iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat nedenleriyle boşaltılması istenen ve iskan ve ikametin yasak olan yerler...
    Bu yasa aslında, başlı başına inceleme konusu olabilecek niteliklere sahiptir. Güvenlik kaygılarının önplanda olduğu görülmekle birlikte, katı bir ulusculuk anlayışının izlerini taşır.
    İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Bey’e göre bu yasa, ülkede büyük bir davanın çözümünü sağlayacak bir yasaydı. Kaya’ya göre, bu yasa, çok önemli bir sorunu çözecek nitelikte bir yasaydı; . “O da dil davasının halli”ydi[14]. Bunda Kaya’nın ilgileri çektiği konu, yasanın diliydi. Gerçekten de, o zamana göre oldukça anlaşılır, akıcı, duru bir Türkçe kullanılarak yasa oluşturulmuştu. Böylece, ulusal birliğin ve bütünlüğün berkitileceğine inanılıyordu. Yasa, gibi nüfus, göç hareketleri, içerdeki seyyar aşiretler, topraksız köylüler ve başkalarının toprağında çalışan topraksızlarla ilgiliydi. Yasada, bu dört noktadaki sorunlara çözümler arandığı görülmekteydi.
    Nüfusu bir an önce artırmaya dönük nüfus politikası açısından da yasanın önemi vardı. Şükrü Kaya şunları söylüyordu: “...bir memleketin uğrayabileceği felaketlerin en büyüğü nüfus kıtlığıdır. Memleketimiz veludiyet itibariyle milletlerin başında gelen bir ırkın elindedir. Büyük afetlerden büyük muharebelerden azade kalacak bir Türk nesli çok zaman geçmeyecek, bu memleketi dolduracak ve taşıracaktır. Bunu biz hayatımızda görmeye namzet bahtiyarlarız. Nüfusumuzun taşkın olduğu ve bugün Avrupa’nın kesif denilen yerlerindeki kadar kesif olan topraklarımız vardır. Bu topraklardaki halk, bugün için vatanın hadisat dolayısıyla boşalmış olan kısımlarını doldurmaktadır. Şimdiye kadar kanunlarımız hariçten gelen Türk muhacirlerine yardım ederdi. Bu kanun, nüfus kesafeti aşkın ve taşkın olan yerlerden nüfusu daha az olan vilayetlere gidecek olanlara yardım edecektir. Çünkü bir memleketin asıl ve asli nüfus sermayesi kendi nüfusudur. Hariçten gelenler değildir. Bugün 18 milyon olan nüfusumuz, belemehal 25 sene sonra 35-40 milyon olmaya namzettir. Bu itibarla, dahildeki yerli vatandaşları kesafetine nazaran daha az nüfuslu yerlere sevketmek ve kendilerine sühulet göstermek cok faydalı bir tedbirdir”[15].
    1927-1935 yılları arasındaki nüfus artışı 2,5 milyon kadardı. Bu artışta, gelen göçmenlerin katkısı da vardı. Bu süreç, 1935-1940 döneminde de sürmüştür. Türkiye’ye göç olgusu ile, Hatay’ın Türkiye’ye katılışı, yarım milyona yakın bir nüfusu, Türkiye nüfusuna eklemiştir. 1940-1945 döneminde nüfus artışında bir azalma görülür. Bu dönemde göç hareketi pek görülmemiştir. Savaş, rüfusun artışını engelleyen bir etken olarak ortaya çıkmıştır Ayrıca bu dönemde baba olabilecek yaştaki nüfus silah altında bulunmaktaydı.Yüksek düzeydeki ölümler de olumsuz etkenlerden birisidir.. Başka bir ifade ile doğumların azalması ve ölümlerin artışı nüfusun yıllık artış oranının düşmesine neden olmuştur. Savaş sonrası dönemde nüfus artma eğilimine yeniden girmiştir.. 1945-1950 döneminde evlenmeler, buna bağlı olarak doğumlar ile eski evliliklerdeki doğum oranının yükselmeye başlaması, ivmeyi yukarıya çeken etkenler olarak ortaya çıkmıştır.. Diğer taraftan harp yıllarında yokluğu çekilen ilaçların (penisilin, kinin, sülfamit), tıp alanında yeniliklerin bulunmasının ölümleri büyük ölçüde azalttığını söyleyebiliriz. Bir diğer etkende 1950 sayımından önceki aylarda 75.000 dolayındaki göçmenin ülkemize girmiş olmasıdır. 1950-1955 döneminde nüfus artış hızı %2,78’e yükselmiştir. Bu yükselmenin ana nedenleri evlenmelerin artması sonucu doğum hızının yükselmesi ve nüfus içindeki doğurgan yaştaki kadın oranının artmasıdır[16].