Bazı Sahabilerin Cennet’le Müjdelenmesi

İslamiyet bölümünde yer alan bu konu SaMeT46 tarafından paylaşıldı.

  1. SaMeT46

    SaMeT46 Moderatör

    Aşere-i mübeşşere” konusu, eskiden bu yana İslâm âlimlerinin genel kabulüne mazhar olmuş ve tartışma gereği duyulmamış hususlardandır. Bu yazının kaleme alınmasının sebebi ise bazı yazarlarca aşere-i mübeşşere hakkında ortaya atılan birkaç tereddüt ve şüphedir. Bu vesileyle, sahabileri cennetle müjdeleyen haberlerin Kur’ân ve Sünnet’in prensipleriyle ne derece uyum içerisinde olduklarını göstermeye ve bu mesele etrafında zihinlere atılan birtakım şüphelere cevap vermeye çalışacağız​

    Kur’ân’ın üstün kılma meselesine bakışı
    Kur’ân’da üstünlük veya birini diğerine üstün kılma ve tercih etme anlamında en çok kullanılan ifade فَضَّلَ / feddale “üstün kıldı” kelimesi ve türevleridir. Bu kelime rızıkta üstün kılma (Nahl, 16/71), fiziki ve maddi bakımdan üstün kılma (Nisa, 4/34), cihad edenlerin oturanlardan üstün kılınması (Nisa, 4/95), yenilip istifade edilen şeylerin kendi aralarında birbirlerinden üstünlükleri (Ra’d, 13/4), bilenlerin bilmeyenlere (Zümer, 39/9), görenlerin
    görmeyenlere (Fatır, 35/19), ışığın karanlığa (Fatır, 35/20), tayyib (güzel) olanın habîs (çirkin) olana (Maide, 5/100), iyiliğin kötülüğe (Fussilet, 41/34), mü’minin fâsığa (Secde, 32/18), dirinin ölüye (Fatır, 35/22), Mekke fethedilmeden önce infak etmenin fetihten sonra infak etmeye (Hadid, 57/10), cennetlik olanın cehennemlik olana (Haşr, 59/20) üstünlüğü ve bunların asla bir tutulamayacağını ifade eden anlamlarda zikredilmiştir. Hatta daha özel anlamda peygamberler arasında da üstünlük derecelemesini bildiren ayet de vardır. (Bakara, 2/253)
    Kur’ân’da ne hiçbir ırkın, aşiretin, cemaatin ahiretteki mertebeleri itibariyle diğerlerinden üstünlüğünü ifade eden ayet, ne de özel imtiyazlı bir millet vardır. Allah vasıflara bakar. Çünkü üstünlük “takva” ile doğru orantılıdır. Bu husus çok net olarak Kur’ân’da şöyle beyan edilmiştir: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülalelere ayırdık. Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, içinizde takvada en ileri olanınızdır...” (Hucurat, 49/13)
    Kur’ân, aslında, genel anlamda bütün insanların şerefli ve üstün kılındıklarını ifade eder: “Gerçekten Biz Âdemoğullarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasip ettik, onlara helal ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.” (İsra, 17/70) Müfessirler bu ayetteki üstünlüğü güç ve hakimiyet ile şeref ve kerâmet tarzında yorumlamışlardır. (Beydâvî: 3/458; Kurtubî: 10/372.) Hatta bu ayetle beşerin melekten üstün olduğuna delil getirilmiş (Bkz. İbn Kesîr: 3/52.) ve bu problem, Eş’arî kelamcılar ile bazı Mutezilîler arasında tartışılmıştır. (Bkz. Şevkânî, 3/244.) Ne var ki, “Hakiki insanlık, kul ile Rabbisi arasındaki münasebetin bilinip değerlendirilmesine bağlıdır. Aksine böyle bir münasebet sezilip değerlendirilmediği yerde, potansiyel değerleri itibarıyla meleklerden dahi ulvi sayılan insanın, “Ke’l-en’ami bel hüm adall” fehvasınca, en sefil varlıklardan daha aşağılara sürüklenme ihtimali söz konusudur.” Kur’ân’ın bazı milletleri üstün kılması o milletler için ebedi ve değişmez bir özellik değildir. Belki bu tür üstünlükler imtihan hikmetine mebni olarak bahşedilmiş, ancak buna liyakatini isbat edemeyen veya isbat edip de sürekli kılmayanlardan geri selbedilmiştir. Sözgelimi İsrailoğullarına verilen üstünlük (Bakara, 2/47), verdikleri sözde vefa göstermedikleri için alınmış ve zillet, meskenet ve lanetle cezalandırılmışlardır (Bakara, 2/61). Ayrıca Kur’ân, bu meseleyi bir ayetiyle prensibe bağlamıştır: “De ki: Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran, 3/26)

    Kur’ân’da, hayatta olan bir Müslüman özel olarak Cennet’le müjdelenmiş midir?
    Cennetle müjdelenme konusunu merak eden bazı dikkatli okuyucular, “Kur’ân genel anlamda bütün Müslümanları iman ve amel-i salih şartıyla cennetle müjdelemiştir. Acaba Kur’ân’da müşahhas olarak bir mü’min için cennetle müjdeleme söz konusu olmuş mudur?” sorusunu sorabilirler. Bunu birkaç noktadan izah edebiliriz:
    Birincisi, Efendimiz’in beyan ettiği her şeyi veya verdiği bütün haberleri aynen Kur’ân’da aramak anlamsızdır. Aranacak taraf ancak ilke ve genel prensipler düzeyinde olabilir. Eğer Kur’ân, detayları tümüyle beyan etseydi, ilaveten Efendimiz’in (s.a.s.) açıklama yapmasına gerek kalmazdı.
    İkincisi, Kur’ân bize bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu bildirir. Burada bize iyi ameller yapmamızı tavsiye eder ve yaptığımız güzel işlerin neticesinde ahirette çok büyük mükafatlarla karşılanacağımızı ve en önemlisi Allah’ın rızasına ulaşabileceğimizi müjdeler.. Kur’ân-ı Kerim, hayatta olan mü’minleri cennetle müjdeleme konusunda genel ifadelere yer vermiş olmakla birlikte, Yasin sûresinde, şehit edilen bir Müslüman (rivayete göre Habib-i Neccar) için, şehit edildiği sırada, ona “Cennet’e gir denildi” (Yasin, 36/26) ifadesi geçer ki, bu da bir yönüyle hayatta müjdeleme sayılabilir. Nitekim Râzi bu konuda iki görüşün olduğunu söylüyor: “Daha sonra Cenâb-ı Hak, ‘(Ona) “gir cennete” denildi.’ buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak iki izah yapılır:
    a) O önce öldürüldü, sonra da ölümünü müteakip kendisine, “gir cennete” denildi.
    b) Onun, “iman ettim” demesinin peşinden, ona, “gir cennete” denildi.
    Birinci izaha göre, Cenâb-ı Hakk’ın, “Ne olurdu kavmim bilselerdi...” ifadesi, o zâtın bu sözü ölümünden sonra söylediği; Allah’ın, onun bu sözünü haber verdiği manasına gelir.
    İkincisine göre ise, o, bu sözü hayatta iken söylemiş olur. Buna göre o sanki, kendisinin cennete gireceklerden olduğunu o elçilerden duymuş, onları tasdik etmiş, buna kesinkes inanmış ve bunun böyle olduğunu bilerek, “Keşke kavmim de, benim bildiğimi bilselerdi, böylece de, benim iman ettiğim gibi, iman etselerdi!” demiştir. (Bkz. Tefsir-i Kebir: XVIII/474) Buna göre, Kur’ân’ın Habib-i Neccar’a ait olduğu rivayet edilen sözleri ebedileştirmesi de hayattaki bir mü’minin cennetle müjdelenmesinin imkanına bir delildir.
    Diğer bir ayette de benzer durum söz konusudur: “Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden râzı, O da senden râzı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Bu ayette Allah’ın sâlih kullarına vefatları esnasında veya ahirette yöneltilen/yöneltilecek olan müjdeli haber söz konusudur. (Bkz. Kurtubî: 20/58; İbn Kesîr, 4/ 511.)
    Kur’ân’da müjdelemek, sevindirmek (İbn Manzûr: 4/61) anlamlarına gelen بَشَّرَ (beşşera) fiili ve çeşitli türevleri zikredilmiştir. Kur’ân, bütün peygamberlerin müjdeleyici ve uyarıcı olduğunu genel anlamda vurgulamasının yanı sıra, özel olarak, sekiz ayet içinde Hazreti Peygamber’i (s.a.s.) hem müjdeleyici hem de uyarıcı olarak tavsif eder. (Bakara, 2/119; Sebe’, 34/28) Ancak, onun müjdeleyici olması, müşahhas insanları değil de, iman eden ve sâlih amel işleyenleri genel manada cennetle müjdelemesidir. Dolayısıyla her sahabi için Kur’ân’da ayrı ayrı müjde aramak, yerinde ve isabetli bir tutum olamaz. Ne var ki, Efendimiz (s.a.s.), Allah’ın bildirmesiyle bir kısım sahabilerini cennetle müjdeleyebilir ve nitekim de öyle olmuştur; bunda garipsenecek ve yadırganacak bir durum olmamalıdır.
    Konumuzla yakından ilgili görünen bir de “râzı ve hoşnut oldu” anlamına gelen رَضِيَ fiili vardır. Çeşitli formlarda Kur’ân’ın pek çok ayetinde yer alan bu fiil, şu ayetlerdeki kullanımı itibariyle önem arzeder:
    “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı oldular. Allah onlara içinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” (Tevbe, 9/100) Bu ayette kendilerinden râzı olunan kişiler kimlerdir? Bu sorunun cevabı, bazı tefsirlerde şöyle zikredilir: “Saîd ibn Müseyyeb ve bir gruba göre, bu kimseler, kıbleteyn yani hem Kabe’ye hem de Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılanlardır. (Taberî, 11/8) İmam Şâfiî’nin ashabına göre ise, bunlar, Bey’atü’r-Rıdvan’nda hazır bulunanlardır. Muhammed ibn Ka’b ve Atâ ibn Yesâr’dan gelen bir rivayette ise Bedir’e katılanlardır. Kurtubî’ye göre, âlimler, kıble tahvilinden önce hicret eden tüm muhacirlerin ayette zikredilen ilk muhacirler zümresine dahil olacakları konusunda ittifak etmişlerdir.” (Kurtubî, 8/236.) Bütün bunlarla birlikte Ayetteki “min”e beyaniye olarak bakıldığında muhacir ve ensar olmak üzere hepsini kapsar. Diğer taraftan Hadid sûresi 10. ayet ve Nisa sûresi 95,96. ayetlerde sahabenin hepsine aralarında fark olmakla beraber Cennet vaat edilmiştir. Sahabenin anlatıldığı bu ayette Cennet kelimesinden önce ‘min’ harfi cerri hazfedilmiştir ki, bu ifade, manzaranın ne kadar mükemmel olduğuna, onlar için hususi bir cennet hazırlandığına, onların girecekleri cennetlerin altından suların çağlayarak aktığına işaret etmektedir. (Kur’ân’da Sahabe, s.117)
    Allah’ın râzı olduğu kimselerden bahseden ve konumuz itibariyle dikkat çeken diğer bir ayet ise şudur “Gerçekten Allah, (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, mü’minlerden razı oldu. Onların kalplerindeki ihlası bildiği için üzerlerine sekîne, huzur ve güven indirdi. Onları hemen yakında gerçekleşen bir zaferle ve alacakları birçok ganimetle mükâfatlandırdı. Allah Azîz ve Hakîmdir; mutlak gâlibdir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Fetih, 48/18-19). Rıdvan Bey’atı denilen bey’atın nedeni ise şudur: Hz. Osman, Hz. Peygamber’in elçisi sıfatıyla Mekke’ye gönderilmiş, gecikince, Rasulullah onun öldürüldüğü şayiası üzerine Müslümanlardan, Kureyş ile harb etmek ve kaçmamak üzere bizzat Hz. Peygamber tarafından bey’at alınmıştır. Ayette sözü edilen sahabilerin sayısı 1300 ile 1500 arasında yer alan bir rakam olarak rivayet edilmektedir. (Beydâvî: 5/204; Kurtubî: 16/274.)

    Aşere-i Mübeşşere Rivayeti
    Abdurrahman ibn Humeyd, babasından, o da Saîd ibn Zeyd’den Rasulullah’ın bir cemaate şöyle söylemiş olduğunu rivayet etmiştir: “Ebû Bekir cennettedir, Ömer cennettedir, Osman cennettedir, Ali cennettedir, Talha cennettedir, Zübeyr cennettedir, Abdurrahman ibn Avf cennettedir, Ebû Ubeyde Âmir ibn el-Cerrâh cennettedir, Sa’d ibn Ebî Vakkâs cennettedir. Saîd ibn Zeyd bu dokuzunu saydı, onuncuya gelince sustu. Orada bulunanlar, ‘Allah aşkına ey Ebu’l-A’ver,
    onuncuyu da söyle’ dedikleri zaman, Saîd ibn Zeyd, “Mademki Allah aşkına! dediniz, Ebu’l-A’ver cennettedir” dedi. (Tirmizî, Menâkıb 28. Benzeri rivayetler için bkz.: Ebû Dâvud, Sünnet 8; İbn Mâce, Mukaddime 11)
    Niçin özellikle bu on kişi öne çıkarıldı?
    Gerçekten bazıları on rakamına takılabilmekte ve bunların dışında cennetle müjdelenen daha başka sahabiler olduğu halde, niçin on ile sınırlandırılmış olduğunu sorgulayabilmektedirler. Böyle bir suale şunu söylemek mümkündür: Evet, daha başka sahabiler de cennetle müjdelenmiştir. Ancak bu on sahabi Cennet ile müjdelenenlerin ilk onunu teşkil etmektedir. Böylelikle bu sahabe-i güzinin diğerlerinden farklı olan yanlarına ve faziletlerine dikkat çekilmek istenmiştir.
    Bu konuyla ilgili olarak Abdullah ed-Dervîş ve Ebu’l-İzz şöyle der: “Nasıl ki meleklerin dördü büyük melektir; bunun gibi insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetin ilk onu en öne alınmıştır. Tamamı itaatkâr olan melekler arasında bir dereceleme olduğuna göre, bütünü ‘âdil’ kabul edilen sahabiler arasında da böyle bir derecelendirme yapılmış olması da makuldür. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in cennetle müjdelenen bu on sahabiye ta’zim ve onları öne alma konusundaki icmâları da bunu ifade eder.” (Abdullah ed-Dervîş: s. 38; Ebu’l-İzz ed-Dimeşkî: 2/733.)
    Konunun daha basitçe şöyle anlaşılması mümkündür: Beş bin metrelik bir koşu düzenlendiğini; koşuya yüzlerce atletin iştirak ettiğini düşünelim. Bunların tamamına yakını hedefe varabilir; ancak, ilk onunun ilanı ve onların özel ödüllerle mükafatlandırılması da gayet yerindedir. Şimdi bu durum, diğer atletlerin ödüllendirilmeyeceği anlamına gelir mi? Aynen bunun gibi Ensar ve Muhaciriyle tüm sahabiler her zaman Allah Resulü’nün yanında yer alarak ebedi saadeti peylemişlerdir. Ne var ki, bunlardan ümmete pek çok yanlarıyla örneklik teşkil edecek on kahraman öne çıkarılmıştır. Mesele bu kadar açıktır.

    On kişinin tamamının da Kureyş’e mensubiyeti ne ifade eder?
    Akla şöyle bir sual de gelebilmektedir: Efendimiz (s.a.s.) tarafından cennetle müjdelenen on kişinin tamamının Kureyş’e mensub olmasının hikmeti ve sebebi ne olabilir? Sayılan on sahabinin dışında da cennetle müjdelenenler olmuştur; Abdullah b. Selam, Ukkaşe b. Mihsan vs. Ancak, özellikle bu on şanlı sahabinin şöhret bulması veya öne çıkarılması şöyle izah edilebilir:
    Öncelikle mezkur on kahraman sahabinin durumu tam olarak ortaya konmadan, onların sadece Kureyşî olmalarını öne sürmek bir yaklaşım hatasıdır, haksızlıktır ve onların diğer yanlarını görmezlikten gelmektir. Öncelikle şu bilinmelidir ki, bu on sahabinin onu da Mekke’de en zor şartlar altında Müslümanlığa giren birer kahramandırlar. İkincisi, bu on sahabinin tamamı hicret eden muhacir sahabilerdir. Üçüncüsü, bu on sahabinin en azından altısı –Hz. Ebu Bekir, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas ve Hz. Said b. Zeyd (r.anhum) hariç- şehit olmuşlardır. Hazreti Ebu Bekir’in zehirlendiğine dair rivayeti de (Aşere-i Mübeşşere, s. 47) düşünürsek, onu da şehitler arasında sayabiliriz. Velhasıl bu kahramanların her biri birçok faziletiyle maruf örnek sahabilerdir.
    Malum, Allah Resûlü (s.a.s.) soy olarak da çok seçkin ve tertemiz bir nesepten gelmiştir. Nitekim bu konuda bazı rivayetler vardır ki, gerek halifelerin ve gerekse konumuzla ilgili olması yanıyla cennetle müjdelenen diğer altısının Kureyş’e mensup olmalarının, tesadüfi olmadığını gösterir. Diğer taraftan Kureyş, davete muhatap olan ilk toplum olması itibariyle Allah Resûlü’nün tabii çevresini teşkil ediyordu. Dolayısıyla da zikri geçen on sahabinin tamamının da Kureyş’e mensubiyeti gayet normal bir durumdur. Nitekim bu hususta gelen rivayetlerin bazıları şöyledir:
    “Allah, İbrahim evladından İsmail’i, İsmail evladından Kinaneoğullarını, Kinaneoğullarından Kureyş’i, Kureyş’ten Haşimoğullarını, Haşimoğullarından da beni seçti.” “Allah tüm insanları ve mahlukatı yarattı, beni ise en hayırlı olanları içinden yarattı. Sonra beni, en hayırlı kabilelerin içine koydu ve en hayırlı kabileden kıldı. Sonra beni onlar içinde hayırlı evde yarattı. Ben ruh olarak onların en seçkini ve hâne olarak da en hayırlılarıyım.” (Mübarekfûrî: X/75-76)
    Müstedrek’te de şu rivayet vardır: “Allah Resulü şöyle buyurdu: Allah beni seçti ve benim için de ashâbımı seçti. Ashabım içinden de bana vezirler, yardımcılar ve hısımlar lütfetti. Her kim onlara söverse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın laneti onlara olsun! Kıyamet gününde onlar için ne bir fidye ne de bir mübadele de söz konusu olmayacaktır.” (Hâkim, III/732)
    Dolayısıyla Kureyş’in Efendimiz’in tabii çevresi olması ve onun Kureyş hakkındaki engin fetaneti, söz konusu on kişinin bu boya mensub olmasında müessirdir. Zira Kur’ân’da da geçtiği üzere Kureyş, ticaretle iştigal etmesi bakımından ve Kabe’nin hizmetlerini deruhte etmeleri sebebiyle, Arap yarımadasında ve çevredeki pek çok ülkede namı duyulmuş bir kabileydi. Allah Resulü, vahyin yönlendirmesi (Şuara, 26/215) ve fetanet-i azamıyla bunu gördü ve ilk zamanlar yakın çevresi üzerinde yoğunlaştı. Onlar da Peygamberin davasına sımsıkı sarıldılar ve her biri kendine has mümtaz vasıflarıyla ilk on kahraman arasına dahil oldular.

    Yaşayan birinin cennetle müjdelenmesi teklife aykırı mıdır?
    Bu konuda insanın aklına gelebilecek şüphelerden biri de, yaşayan birinin cennetle müjdelenmesinin insanın sorumluluğunu ortadan kaldırabileceğidir. Bu da makul bir düşünce olamaz. Eğer bu iddia tutarlı olsaydı, Kur’ân’da, genel anlamda ve hatta özel manada sahabileri cennetle müjdeleyen ayetler olmaz ve Allah Resulü de bazı sahabilerini cennetle müjdelemezdi. En başta Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed (s.a.s.)’in “bütün hataları bağışlanmış olduğu” (Fetih, 48/2) bildirilmiş olmasına rağmen çoğu geceleri ayakları şişinceye dek ibadetle geçirmesi nasıl izah edilecektir? İzahı çok basittir: Onun (s.a.s.) en büyük gayesi rıza-yı ilahi idi. “Doğrusu Rabbin, Sana vereceklerini öyle bir verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın” (Duha, 93/5) iltifatına mazhardı. “Allah’ın rıza ve rıdvanı en büyüktür.” (Ankebut, 29/45) hedefine yönelen bir mirac şehsuvarıydı. Keza onun tilmizleri olan sahabiler de aynı yolun yolcularıydı. İnsanları, kullara kulluktan, Allah’a kulluğa taşımaktı biricik gayeleri. Bu yolda giderken elbette kulluktan uzaklaşamazlardı. İnsanlara örnek olmalıydılar ve öyle de yaptılar. Onların bakışları ve ufku sadece cennet değildi ki, cennetle müjdelenince hemen yan gelip yatsınlardı! O şanlı sahabiler, gözlerini Efendiler Efendisi’nin gösterdiği rıza-i ilahi ufkuna dikmişlerdi. Zira O’nun rızası ve sevgisi her şeyin ötesinde ve değerler üstü değere sahiptir.
    Konuyu biraz daha tavzih maksadıyla, sahabe-i kiramın ibadete düşkünlüğünü beyan eden bir örnek vermekte fayda vardır: Bir sefer esnasında Resulü Ekrem Efendimiz ashabı ile beraber bir vadinin kenarında istirahat etmek üzere konaklamışlardı. Gönüllü olarak iki sahabi nöbet tutuyordu. Biri namaza durmuştu. Düşmanlar, uzaktan namaz kılan sahabiyi fark etti ve ok atmaya başladı. Sahabi vücuduna isabet eden okları çıkarıp namazına devam etti. Sonra yanındaki arkadaşı bu durumu anlayınca, “Neden ilk ok isabet ettiğinde bana haber vermedin?” diyerek çıkıştı. Bunun üzerine yaralı sahabi şöyle dedi: “Namazda bir sûre okuyordum; yarıda keserek namazı bırakmak istemedim.” (Ebu Davud, Taharet 79)

    Efendimiz’in (s.a.s.) vefat eden Müslümanları tezkiye etme konusunda tutumu, yaşayanları cennetle müjdelemesiyle tezat teşkil eder mi?
    Allah Resûlü (s.a.s.) vefat edenler hakkında çok temkinli konuşurdu. Nitekim Osman b. Maz’un vefat ettiği zaman Ümmü’l-Alâ, “Allah’ın rahmeti üzerine olsun ey Ebâ Sâib! Allah’ın sana ikramda bulunduğuna ben şahidim.” demesi üzerine, Nebiler Nebisi: Nereden biliyorsun ki, böyle söylüyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde ona nasıl muamelede bulunulacağını bilmiyorum.” dedi. Bunun üzerine kadın: “Vallahi bundan böyle hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye etmeyeceğim.” (İbn Abdilber: 21/226) buyurmuştur. Hadisin siyak ve sibakından da anlaşıldığı üzere Efendimiz, insanların ahiretleri hususunda uluorta herkesin konuşamayacağını vurgulamıştır. Muhtemelen Allah Resûlü bu konularda hüküm vermenin gayb bilgisine dayandığını ve peygamberlerin dışında hiç kimsenin bir şey söylemesinin doğru olmadığına dikkat çekmiştir. Nitekim Cin sûresi 27. ayette, Allah dilerse, Resulü’ne gaybdan bazı şeyleri izhar edebileceği beyan buyurulmaktadır. (Bkz.: Elmalılı, VIII/5415) Kur’ân-ı Kerim’de ayrıca gelecekte olacak bazı hadiseler bildirilmiştir ki, bunlar bir bakıma Kur’ân’ın, diğer bir açıdan da Rasulullah’ın gaybi mucizelerinden addedilmiştir. Mesela, “Pek yakında Rumların galip geleceği” (Rum, 30/1-4) “Allah Resulü’nün düşmanlarından ilahi inayetle korunacağı” (Maide, 5/67), “Kur’ân’a asla muaraza edilemeyeceği” (Bakara, 2/24; İsra, 17/88) ve “Hazreti Peygamber ve ashabının Mekke-i Mükerreme’ye emniyet içinde girecekleri” (Fetih, 48/27) gibi haberler aynen tahakkuk etmiştir.
    Yaşayanların cennetle müjdelenmesiyle vefat edenlerin tezkiye edilmemesinin tezat oluşturup oluşturmadığı hususuna gelirsek; Efendimiz her zaman havf ve reca arası bir yol takib etmiş; ümmetine de hep bu yolu göstermiştir. Kur’ân’da da, bazen insanları salih amellere teşvik sadedinde cennet nimetleri anılırken, hemen arkasından, tembelliğe ve tenperverliğe kendilerini salıvermesinler diye azap ve cehennem ayetleri zikredilmiştir. Efendimiz’den şerefsudur olan beyanları da bu çerçevede anlamak mümkündür. Bazen, hem bir hakikati dile getirme ve hem de ilgili şahısları ve arkadan gelenleri hizmet ve mücahede yolunda şahlandırma adına müjdeli haberler vermiştir. Bazen de ashabını ve sonra gelecek ümmetini temkin ve teyakkuza davet adına hiç kimsenin kendisinin ve başkasının akibetinden emin olmaması gerektiği hakikatini vurgulamıştır. Dolayısıyla anılan iki husus birbirine tezat teşkil etmez.

    Cennetle müjdelemenin teselli yönü de var mıdır?
    Cennetle müjdelemenin bir nevi teselli şeklinde anlaşılabileceği de akla gelebilir. Nitekim buna şu misali verebiliriz: Enes (r.a.) anlatıyor: “Hârise, Bedir savaşında vefat etmişti. Hârise’nin annesi Allah Resulü’ne geldi ve şöyle dedi: “Yâ Resulallah, Hârise’yi ne kadar sevdiğimi bilirsin. Eğer yeri cennet ise sabreder ve sabrımın mükafatını Allah’tan beklerim. Yok, onun yeri cehennem olacak olursa, sen benim ne yapacağımı gör!” Resulü Ekrem o kadına şöyle buyurdu: “Hay Allah senin iyiliğini versin. Cennet bir tane midir ki! Cennet çoktur; senin oğlun ise Firdevs cennetindedir.” (Buhari, Meğazi 9) Buharî’de geçen bu hadiste anlatılan müjdeli haber, Hârise’nin annesini tesellinin ötesinde, aynı zamanda bir hakikate tercüman olmanın ifadesidir. Çünkü O’nun latifelerinde bile bir hakikat ve bir nükte vardı. Her sözü ve tavrı doğru idi. Kaldı ki, onun bir insanın ebedi hayatı hakkında rasgele konuşması muhaldir. Zaten Hârise (r.a.), Bedir’e katılıp şehit düşen sahabilerdendir ve Ashâb-ı Bedir’in âkibetinin cennet olduğu kuşkusuzdur. Nitekim, Mekke fethi öncesinde, Mekke’ye sefer düzenleneceğini bir kadınla haber vermek isteyen ve böylece oradaki yakınlarını korumayı düşünen Hâtıb hakkında Efendimiz, Hazreti Ömer’e hitaben şöyle buyurmuştu: “Hâtıp Bedir’e katılmıştı. Sen nereden biliyorsun, Allah’ın Bedir harbine katılanlara bakıp da, ‘Artık dilediğinizi yapabilirsiniz. Hepinizi bağışladım.’ demediğini!” (Buhari, Meğazi 9; Müslim, Fedailu’s-Sahabe 161; Ebu Davud, Cihad 108)
    Netice olarak, Allah Resulü’nün (s.a.s.) bazı ashabını ismen cennetle müjdelemesinin anlaşılmayacak ve dinin ruhuna ters gelecek hiçbir yanı yoktur. O, Allâmü’l-Ğuyûb olan Allah’tan aldığı bir kısım gayb bilgilerini bazı hikmetlere mebni olarak bildirmiştir.