Balkanlarda İŞbİrlİĞİ Ve Balkan Antanti

Tarih bölümünde yer alan bu konu SüKuN tarafından paylaşıldı.

  1. SüKuN

    SüKuN Harbi Aktif Üye

    BALKANLARDA İŞBİRLİĞİ VE BALKAN ANTANTI
    Türkiye, Milletler Cemiyeti'ne katıldığı zaman, Balkan devletleri arasında da büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı. Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denen ittifakı ortaya çıkarmıştır. Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekimi'ndeki Türk-Yunan Anlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır. Türkiye, uluslararası diplomasi alanında, yukarıda belirtilen barışçı ve iyi ilişkiler kurmaya dayanan çalışmalarını yaparken, aynı şekilde Balkan devletleriyle de yakın ilişkiler kurmaya çalışıyordu. Bu amaçla, Balkan devletleri ile uzun süreden beri kesilmiş olan ilişkilerini yeniden kurmak için, ikili dostluk antlaşmaları yapmıştı. Bunlar, Ankara'da, 15 Aralık 1923'te Arnavutluk, 18 Ekim 1925'te Bulgaristan ve 28 Ekim 1925'te Yugoslavya ile imzalanan dostluk antlaşmalarıydı.
    Türkiye, Balkan devletleriyle ilişkilerini bu şekilde düzeltirken, bu devletler de kendi aralarındaki sorunları çözümlemeye çalışıyordu. Bu gelişmelerin sonucu olarak, 1929 yılma doğru Balkan devletleri arasındaki ilişkiler oldukça düzelmiş ve bir işbirliği ortamı doğmuştu.
    Bunun üzerine; Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan, Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan'ın katılmasıyla, 5 Ekim 1930'da Atina'da, “Birinci Balkan Konferansı” toplandı. Bundan sonra da, Ekim 1931'de İstanbul'da, Ekim 1932'de Bükreş'te, Kasım 1933'te Selanik'te olmak üzere ikinci, üçüncü ve dördüncü Balkan Konferansları yapıldı.
    Türk Dışişleri Bakanı'nın Belgrad'ı ziyareti sırasında Türkiye ile Yugoslavya arasında 27 Kasım 1933'de bir Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalamıştır. Yugoslavya'yı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep, Bulgaristan'dan duyduğu endişe olduğu kadar, İtalya'nın Arnavutluk'ta kurduğu kontrolün kendisi bakımından yarattığı tehlike idi. Görüldüğü gibi, bu ikili anlaşmaların hepsinin pivotunu Türkiye teşkil etmekteydi.
    Bu anlaşmaların her üçü de aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre, yapılması gereken normal iş, dört devletin tek bir antlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi. Balkan Antantı ile taraflar, sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alıyorlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle birlikte bir siyasal harekette bulunmamayı veya bir siyasal anlaşma yapmamayı taahhüt ediyorlardı.
    Bu konferanslarda, Balkan devletleri arasında çeşitli alanlarda işbirliği yapılması kararlaştırılmış, fakat siyasi birliğin kurulması sağlanamamıştır. Ancak görüşmelerde, özellikle Arnavutluk ve Bulgaristan'ın, Balkanlar'da statükonun değiştirilmesinde dolaylı olarak ısrar etmeleri, diğer Balkan devletlerinin siyasi alanda da birbirlerine daha yaklaşmasına yol açmıştır. Diğer yandan, özellikle 1933 yılı başlarından itibaren İtalya ile Almanya'nın izledikleri dış politika, Balkan devletlerinde endişeye yol açtığından, bu devletleri daha sıkı işbirliğine yöneltmiştir.
    Bunların sonucu olarak, barışın güçlenmesini isteyen Türkiye, 14 Eylül 1933'te, Ankara'da, Yunanistan ile bir “Samimi Anlaşma Paktı” imzaladı. Bunun arkasından, 22 Eylül 1933'te Sofya'da, Bulgaristan ile, 1926'da iki ülke arasında yapılmış olan antlaşmayı beş yıl uzatan bir belge imzalandı. Bunları, 17 Ekim 1933'te Ankara'da imzalanan "Türkiye - Romanya Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve Uzlaşma Antlaşması" ile, 27 Kasım 1933'te Belgrad'da imzalanan "Türkiye-Yugoslavya Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve Uzlaşma Antlaşması" izledi.
    Böylece, Türkiye'nin yaptığı bu ikili anlaşmalarla, Türkiye aracılığıyla beş Balkan Devleti dolaylı olarak anlaşmış oluyorlardı. Bu da, Balkan Antantı'nın temelini meydana getirmiştir. Ancak, 1919 Neuilly Antlaşması'nı kendi lehine değiştirmek isteyen Bulgaristan, bütün ısrarlara rağmen bu ittifak sisteminin dışında kalmak istemiştir.
    Nihayet 9 Şubat 1934'te Atina'da, Balkanlarda barışın güçlendirilmesi amacıyla Balkan Antantı imzalanıyordu . Antlaşma, Balkan Antantı'nı imzalayan devletlerin Balkanlar'daki sınırlarını korumayı ve aynı zamanda bu yarımadadaki statükoyu değiştirmek isteyen devletlere karşı önlem almayı amaçlıyordu.
    BALKAN ANTANTININ SONA ERMESİ
    1934 yılında Bulgaristan ve Arnavutluk dışında Balkanlarda oluşturulmuş olan birlik uzun ömürlü olamamıştır. Türkiye Balkan Antantı'nın imzalanmasından sonra Hitlerin Avrupa'da, İtalya'nın ise Akdeniz'de etkili olmaya başlamasıyla Balkan Antantı dışında kendi güvenlik sistemini oluşturma girişimlerine başlamıştır. Türkiye yaptığı diplomatik girişimler sonucu olası bir tehlikede önemli bir yere sahip olan Boğazları 1936 Montrö Sözleşmesiyle garanti altına almıştır.
    Yugoslavya bu antlaşmayla Balkan Antantı'ndan yavaş yavaş uzaklaşmış ve kısa bir süre sonra da İtalya ile antlaşma yaparak Mihver grubuna yaklaşmıştır. Diğer taraftan Romanya'da kurulan hükümette Titulescu'nun yer almaması Balkan Antantı'na büyük zarar vermiştir.
    Antant ile birlikte gizli bir protokol de imzalanmıştı. Buna göre, taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devleti de saldırgana yardım ederse, diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdi. Fakat bu Protokol üzerine Türkiye, bir Rus-Romen savaşında Romanya'ya yardım etmeyeceğini Sovyet Rusya'ya bildirmiş ve Yunanistan da bu Protokolün kendisini İtalya ile bir çatışmaya götürmeyeceği hususunda rezerv koymuştur.
    Bulgar-Yugoslav antlaşmasının imzasından önce Yugoslavya, diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafakatini almışsa da, Balkan Antantı birinci planda Bulgaristan'a yöneldiğine göre, Yugoslav-Bulgar antlaşması bu Antant'ın ruhuna aykırı idi. Nihayet, İtalya'nın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistan'ı da İtalya'ya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür. Münih Konferansı ile Çekoslovakya'nın parçalanması Küçük Antant'a son verdiği gibi, 1939 yılının olayları da Balkan Antantı'nı parçalayacaktır.
    Münich Antlaşması, Çekoslovakya'nın parçalanışına sebep olduğu ve Küçük Antant'a son verdiği gibi, 1939'dan itibaren Balkanlarda ve dünya politikasında cereyan eden olaylar Balkan Antantı'na da fiilen son vermiştir. 1940 yılında son toplantısını yapan Balkan Antantı, savaşın Balkanları da içine almasından ötürü bir daha toplanamamıştır.
    BALKAN ANTANTININ İMZALANMASI DOLAYISIYLA BULGAR BASININDA ÇIKAN BAZI YAZILAR
    Türk Askeri Manevralarını izleyen Alexandır Gançev , Montreux Antlaşmasının imzalanması konusunda 4 Eylül 1937 tarihli “Slovo Sofya” da şunları yazıyordu :
    “Mustafa Kemal'in 1922 de Sakarya'da kazandığı büyük askeri zaferden sonra Atatürk'ün liderliğinde bulunan Türkiye Cumhuriyetinin en büyük başarısı, Türkiye’ye Boğazların “anahtarlarını” iade eden 20 temmuz 1936 tarihli Montreux muahedesidir. O zaman Ankara’da çok parlak tezahürlerle kutlanan bu büyük diplomatik başarı, yeni Türk başkentinin bütün sevinç ve sevinç dalgalarını gerçekten hak etmiş bulunuyordu. Çünkü Montreux muahedesi bugünkü Türkiye'nin gerek askerî ve gerek diplomatik önemini tamamen iade etmiştir.
    Montreux'den sonra Türkiye'nin elde ettiği bu askerî ve dolayısıyla uluslararası siyasal mana, herkes tarafından takdir edilmekte ve Türkiye hükümeti bu cihetin teminini hazırlayacak imkân ve şartlarını yaratmaktan müstağni bulunmaktadır. Fakat, böyle olmakla beraber, Türkiye hükümeti, Boğazlar üzerindeki bu hukuksal salâhiyetlere olan malikiyetinden başka bütün hakların üstünde olan diğer bir hakka daha malik bulunduğunu anlatmak ve göstermek ihtiyacında bulunuyordu ki bu da Avrupa ile Asya'yı birbirinden ayıran Boğazları elinde bulundurmaya muktedir bir devlet olduğunu ve bunun için de organize edilmiş bir askeri kuvvete sahip bulunduğunu ve böyle bir kuvvet sayesinde, doğu Akdeniz’e ait bütün siyasal sorunlar üzerinde etkili olmak hakkına malik bulunmakta olduğunu göstermekti, İşte Trakya'da yapılan askerî manevraların ilk hedefi bundan ibarettir.
    Fransa hükümetinin Suriye'yi himayesine rağmen İskenderun davasında kendi azınlıkları için bir sürü haklar elde etmeye muvaffak olan Türkiye Cumhuriyeti, Balkan paktına girerek güney Avrupa siyasetinde oynadığı faal rolle ve Ankara'nın Asya devletleri üzerindeki tesirleri ve bunun neticesi olarak imzalanan Asya Paktı ile beynelmilel siyasa âleminde daha büyük bir mana kazanmıştır.
    Kendi komşuları ve müttefikleri üzerindeki imtiyazını daha fazla takviye etmek isteyen Türkiye hükümeti kendi siyasal ve askeri önemini ve bunların parlak başarılarını göstermek için bütün dost ve müttefik devletlerin askeri temsilcileri önünde büyük bir askerî nümayiş yapmış ve bunlar Genel Kurmay başkanlarının huzuruyla Edirne ve İstanbul'da yapılan parlak geçit resimleriyle son bulmuştur.
    Bulgaristan’la iyi bir komşu sıfatıyla Türkiye'nin elde edeceği bütün başarılardan derin bir sevinç duyduğunu ifade eden Bulgar yetkililerinden biri şöyle diyordu : “Biz, suret-i katiyede eminiz ki gerek Türkiye ve gerek Bulgaristan'ın malik bulundukları karşılıklı güven ve hürmet gibi karakteristik vasıflara dayalı ilişkiler sayesinde gelecekte de 1912-1913 de düşman ve 1915-1918 de müttefik bulundukları zamanlarda gösterdikleri kabiliyet ve liyakate malik birer millet sıfatını muhafaza edeceklerdir.”
    Balkan Antantı Hakkında Romen ve Bulgar Basınının Neşriyatı 6 Mart 1938 tarihli Yeni Asır (İzmir), Timpul Gazetesi Balkan Antantı münasebetiyle şunları yazıyordu :
    “Balkan antantının akdinden tam dört sene geçti. Dört seneden beri Balkanlar, fesat ocağı ve Avrupa ihtilâfını körükleyen barut fıçısı olmaktan kurtuldu. Bugün dört müttefikin anlaşmasıyla Avrupa'nın bu kısmında sulh, her yerden daha ziyade emniyet altına alınmıştır.
    Dört sene zarfında Balkan antantına mensup devletler, bütün hâdiseler karşısında teşriki mesailerini bilfiil ispat etmişlerdir. Bunun son tecellisi Nyon konferansında görülmüştür. Balkan antantının teklifi, işbu konferansta nihaî anlaşmaya esas olarak kabul edilmiştir.
    Balkan antantının ihdas ettiği iklimin tesiri altında bulunup işbu antantın haricinde kalan Bulgaristan ile Arnavutluğun siyaseti haddi itidalini bulmuştur.
    Balkan antantı, kendi hudutlarını mütekabilen tekeffül ve Genel Kurmaylarının müşterek plânları dairesinde kuvvetlerini tevhid ederek ve kültürel ve iktisadî bağlantılarını kuvvetlendirerek, sulha hadim olmak hususundaki ideallerini tahakkuk ettirmektedirler.
    Eski başbakanlardan B. Çankofun gazetesi olan “Slovo” Balkan antantı hakkında şunları yazıyordu :
    “... Balkan beraberliği, pek tabiî olarak, mahdut bazı hareketleri zarurî kılmaktadır. Ve bu devletler, bugünkü duruma uymaya mecburdur. Fazla olarak Balkan antantının teşekkülündeki hakikî gaye bugün artık mevcut değildir. Bulgaristan, bu antanta girmemiş olmasına rağmen, beraberlik gayesine azamî derecede ve tahminlerin fevkinde bağlılık göstermiştir. Bulgaristan, sükûn içinde yaşamak istediğini ve samimî bir barış politikası takip ettiğini muhtelif misallerle ispat etmiştir. Biz, Ankara konseyinde bu hakikate işaret edileceğini ümit etmekteyiz.”
    Boğazlar Mukavelesi ve Türk-Bulgar Dostluğu hakkında, "La Parole Bulgare,, (Sofya) dan naklen 25 Temmuz 1936 tarihi Ulus (Ankara) Gazetesinde yer alan yorum son derece anlamlıydı :
    “ ... Türk milletinin sevincini biz çok iyi anlıyoruz. Leman gölü kıyılarında bu ayın 20 sinde imzalanmış olan mukavele, Kemal Atatürk'ün vatanına karşı kazanmış olduğu yeni bir liyakatin ifadesidir. Sevr muahedesi, Avrupa ve Asya'da birçok vilâyetlerin kaybedilmesinden başka, Boğazları Türklerin elinden alarak İstanbul, Çatalca'da yerleşmiş olan Yunan ordularıyla Boğaziçi'ne ve Çanakkale'ye hâkim olan İtilâf donanmalarının insafına terkedilmişti. Fakat Gazi Mustafa Kemalin muazzam zaferi Sevr antlaşmasını gömdü ve 1923 Lozan antlaşması bunun yerini aldı. Türkiye Doğu Trakya ile Çanakkale boğazının iki kıyısına yeniden sahip oldu. Fakat galip olmasına rağmen, Türkiye, Boğazlar hakkında tahdit edici ve emniyetini tehdit altında bırakan bir rejim tesis eden bir hususî uzlaşma imzalamağa mecbur oldu. İşte dün Montreux'de imzalanmış olan mukavele ile bu rejim ortadan kaldırılmış ve Türkiye, yeniden Boğazların askerî müdafaasını hazırlamak hakkını kazanmıştır.
    1922 askerî zaferiyle başlamış olan büyük kurtuluş, Kemal Atatürk'ün Montreux'deki diplomatik zaferiyle tamamlanıyor. Fakat Montreux'de başka bir âdil kurtuluş prensipi de zafer kazanmıştır. Tatbik edilemez hale gelmiş olan antlaşmaların barış yolu ile tadil edilmeleri. Türkiye Avrupa'nın bulanık vaziyetinden istifade ederek onu Lozan antlaşmasının tek taraflı feshi emrivakii karşısında bırakmak istememiştir. Meşru yolu tercih etmiş ve Milletler Cemiyeti paktının 19 uncu maddesinin hükümlerini hatırlatarak Lozan antlaşmasının yeniden tetkiki meselesini diplomatik yoldan ortaya koymuştur.
    Doğrudan doğruya alâkalı bütün devletler Ankara Hükümeti tarafından tercih edilmiş olan bu yolu hakikî kıymetiyle takdir ettiler ve diplomatik teşebbüsünü muvafık bir şekilde karşıladılar. Türkiye'nin davası daha o zaman manen kazanılmıştı. Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu milletler arası itibar, ittifakları ve dostlukları ve Dış Bakanı Rüştü Arasın malûm mehareti gerisini tamamladı ve bu suretle Montreux'de dünkü neticeye varıldı. Bu hâdise tarihî bir hakikati bir kere daha teyit etmektedir: Tahdit edici antlaşmalar ebedî değildir ve bunların , yeniden tetkiki harbi ifade etmez.
    Montreux'de, her cihetten Bulgaristan'ı doğrudan doğruya alâkadar eden milletlerarası ehemmiyette bir dava muvaffakiyetle halledilmiştir. Fakat iki düşünce diğerlerine hâkim olmuş ve daha başlangıçtan beri Bulgar hükümetinin durumunu tayin etmiştir. Bu düşüncelerden biri iki komşu devlet arasındaki dostluk ve güvenin Bulgaristan için, Boğazlar hakkındaki yeni antlaşmanın hükümlerinden daha kıymetli olmasıydı. Serbest denize mahreci olmayan bir Karadeniz devleti olmasına rağmen, Bulgaristan, Türk talebinin Boğazların, milletlerarası deniz yolundan geçişi tahdit etmekte olması keyfiyetini hesaba katmadan bütün mütevazı yardımını Türkiye'den esirgememiştir ve Türk-Bulgar dostluğunun Montreux konferansından, her iki milletin menfaatine olarak, daha kuvvetlenmiş olarak, çıkmış olduğunu ümit ediyoruz.
    Diğer düşünce de manevî mahiyettedir. Bulgaristan, Neuilly Antlaşmasıyla tesis edilmiş olan bir eşitsizlik rejimi altında bulunan devlet sıfatıyla güney komşunu ve dostu tarafından yabancı kontrolünden tam bir surette kurtulmak için gayr-i meşru yoldan açılmış olan mücadelede ona yardım etmeğe kendini manen borçlu addediyordu. Türkiye Boğazlar üzerinde tam hâkimiyetini tesis etmekle ve onları yeniden askerleştirmek suretiyle millî emniyeti kuvvetlendirmekle, milletlerarası münasebetlerde bir eşitlik ve adalet prensipi zaferi kaydetmektedir. Bulgaristan ve diğer mağlûp küçük devletlerin bu zaferden sevinmeğe ve bunu kendi zaferleri gibi telâkki etmeğe hakları vardır” .
    Öte yandan aynı gazete, bir gün evvelki sayısında Başbakan Köse İvanof’un Bulgar-Yugoslav dostluğunun başka bir devlete karşı bir tehlike teşkil edemeyeceği hakkındaki sözlerini tefsir ederken Türk-Bulgar münasebetleri hakkında da şunları söylüyordu :
    “Gerçi, Balkan topraklarında Bulgaristan'la komşuları arasında daha verimli bir elbirliği yapmak için gerekli şartlar henüz yeter derecede olgunlaşmış değildir. Fakat şurası da şüphe götürmez ki bu şartlar olgunlaşmaktadır ve Bulgar-Yugoslav yakınlaşmasının böyle bir elbirliğine engel olamayacağı gitgide daha aşikâr bir hale gelmektedir. Şimal komşumuzla, pek güç olmayan daha bazı halledilecek meselelerimiz vardır. Türkiye ile halledilecek hiçbir ihtilâfımız yoktur ve onunla münasebetlerimiz, günden güne daha dostça bir manzara almaktadır. Boğazlar meselesi, Bulgar hükümetine, komşu cumhuriyete güven ve dostluk hislerini apaçık bir tarzda göstermek imkânını vermiştir”.
    Daha sonraki yıllarda Türk Kurtuluş Savaşı'nın parlak zaferi, Bulgar kamuoyunun dikkatini yeni Türkiye Cumhuriyeti üzerine yöneltmiştir. Bir çok ilim adamı, entelektüel çevreler, Mustafa Kemal'e ve gerçekleştirmekte olduğu köklü değişikliklere hayranlığını gizlemiyor ve yazılarında da bunu dile getiriyorlardı. Ünlü Bulgar bilgini S. Bobçev, Türkiye Cumhuriyeti hakkında pek çok yazılar yazan, derin araştırmalar yapanların başında bulunmaktadır. S. Bobçev, Türk-Rus Savaşlarında (1877-1878) önce lise öğrenimini İstanbul'da yapmış (görmüş), yine burada Tıp Akademisi'ne devam etmiştir.
    Türkiye'de öğrenim görmüş, Türk dili, Türk tarihi ve Türk kültürü hakkında geniş bilgi sahibi olan S. Bobçev, Türkiye'nin yeni Anayasa'sını ilk kez Bulgarcaya çevirmiş, dergilerde Kemalist Türkiyesi'ndeki reformlarla ilgili birçok yazılar yazarak, yorumlar yapmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti hakkında: “Türk Cumhuriyeti,... her yönlü yeniliğe doğru gençlik adımlarıyla ilerlemektedir. Avrupa standartlarına göre yenileşmekte olan Türkiye, Asyalılığının dış belirtilerinden vazgeçmiştir”, diye yazmaktadır.
    Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri hakkında eserler yazmış başka bir Bulgar bilgini de İvan Georgiev Altınov'dur. Sofya Üniversitesi'nde hukuk profesörü, Bulgar Bilimler Akademisi muhabir üyesi olan İv. Altınov, “Bulgaristan'ın Çıkarları göz önünde özel bulundurularak Doğu Sorunu ve Yeni Türkiye” başlıklı Sofya, 1926 tarihli monografik araştırmasında özel olarak Mustafa Kemal'in kişiliğini, Türk halkının Milli Kurtuluş Savaşı'nda yerini ve etkisini incelemiş ve şöyle yazmıştır: “Özgü niteliğinden başka, Türkiye'deki ulusal faaliyet şu önemli özelliği göstermektedir ki, o ilk yanlılarından birinin adıyla bağlıdır. Bu faaliyet, doğrudan doğruya kurucusu olan Mustafa Kemal'in kişiliğinin tamamen nüfuzu altındadır. Kişinin tarihte etkisini arayanlar için, doğrudan doğruya etraf dünyayı etkilemek yönünde yeni çağlarda, Mustafa Kemal Paşa'nın kişiliğinin doğudaki etkisinden daha tipik bir olay varolduğunu sanmam. Onun siması, Anadolu'da doğan millî faaliyeti tamamen canlandırmaktır. Onun temel, kesin ve zamanındaki saiki olmadan, Türkiye'yi o zamana kadar ki güçsüzlük durumundan çıkarmak için bu faaliyete güç kazandıran ayrı girişimler birleştirilmemiş (dağınık) kalabilirdi. Mustafa Kemal'in Türkiye Tarihi ve Doğu Sorunu'nun gelişimi için ulu figürünü, özellikle İslâmın yol gösterici yıldızını başkent şehrinden uzak, Anadolu'nun karanlıklarında gören ilk düşüncede, uyanık bilincin parlayışında aramak gerekir. Çünkü bir kez Hilâfet'in merkezinden indirilen öldürücü darbelerden uzak Anadolu enginliklerine aktarılan öz kalbin nabzına İslâmın yurtsever oğulları yardımına ve Mustafa Kemal'in çabalarını paylaşmaya gecikmezler. O zaman ulusal yavru tehlike dışındadır. Sağlam ellere teslim edilip onun şerefli geleneği zamanın işaretiyle belirlenmiştir”.
    Türk dilinin yabancı unsurlardan arındırılması hakkında dilci olmadığı halde, ancak Türkiye'de öğrenim görmüş ve Türkçeyi mükemmel bir şekilde bilen, Türkiye'de kültür alanındaki yenilikleri destekleyen St. Bobçev, Türk dilinin esas kelime hazinesinin malı olmuş Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçeden atılmasında fazla ileri gidildiğini : "İtiraf edilmelidir ki, bu çabalarda galiba aşırılıklara gidilmektedir" cümlesiyle bu konuda kendi görüşünü belirtmiştir.

    SONUÇ
    Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sona ermesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün kişiliğini, eğitim, kültür vs. alanda yapılan köklü değişiklikler ve elde edilen büyük başarıların Bulgar aydınları ve Bulgar halkı tarafından olumlu karşılanması elbette doğaldı. Bulgar halkına bu hususta bilgi veren ve reformları olumlu değerlendiren Bulgar aydınlarından birçoğu, söz konusu dönemde Bulgaristan devlet kurum ve kuruluşlarında, Bulgar Millet Meclisinde Milletvekili, bazıları Bulgar hükümetlerinde, Bakanlıklarda görev almış, Bulgaristan politikasının yönlendirilmesinde söz sahibi olmuş devlet adamlarıydılar. Onlar Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilerde önemli rol oynamışlardı.
    Eskiden, kendi yurdunda yaşamış olan azınlıklardan çok sıkıntılar çekmiş, çok ihanetler görmüş ve nihayet bu derde, memleketi baştan başa Türkleştirmekle nihayet verebilmiş olan, Türkiye, hiçbir yerde ve hususiyle Balkanlar'da bir karış toprak talebinde bile bulunmadığını resmen bütün dünyaya ilan etmiştir.
    Bulgaristan, bugün, Akdeniz'e götüren yolu elinde tutan ve dört tarafını saran komşularının oluşturduğu müşterek cephe içinde çok nüfuzlu bir rol oynayan bir devletle dostluk ilişkilerini geliştirmiştir.
    Barışa, sevgiye ve karşılıklı dostluğa çok fazla özlem duyduğumuz bugünlerde iki kardeş ve dost ülke günden güne kuvvetlenen dostluk ve samimiyetle, sıkı ekonomik, siyasal, kültürel işbirliği içinde geleceğe daha da güvenle bakacaklardır.