Atatürkçülük ve Atatürk İlkelerine Genel Bakış

Türkiyemiz bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    ATATÜRKÇÜLÜK VE ATATÜRK İLKELERİNE GENEL BAKIŞ
    ATATÜRKÇÜLÜK
    Atatürkçülük, Türkiye’nin gerçeklerinden doğmuş bir düşünce sistemidir. Türk milletinin iradesiyle oluşmuş, tarihi bir gelişmenin ürünüdür. Her şeyden önce, millete haklarını tanıma ve tanıtmadır;millet egemenliğinin ifadesidir.
    Atatürkçülük bir kurtuluştur , milletçe bağımsızlığa kavuşmadır.Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmadır,modernleşmedir. Hür düşünceyi temsil eder,hürriyet ve demokrasi anlayışıdır.
    Atatürkçülük, modern bir toplum hayatı yaşamak demektir. Laik bir düzen kurma, müspet bilim zihniyetiyle devleti yönetmektir. Bu iki anlamıyla Atatürkçülük , Türk toplumuna en uygun sosyal ve siyasal kuramları kurma ve modern toplum olma demektir.
    ATATÜRK’ÜN KENDİ İFADELERİ İLKELERİNİN TANIMI
    Atatürk ilkelerini “Temel İlkeler” ve “Bütünleyici İlkeler” olarak iki grupta değerlendirmekteyiz.
    · “Temel İlkeler”: Cumhuriyetçilik, Laiklik , Devrimcilik, Halkçılık,Milliyetçilik ve Devletçilik ’tir.
    · “Bütünleyici İlkeler”: Milli Egemenlik , Milli Bağımsızlık, Milli Birlik ve Beraberlik, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” , Çağdaşlaşma, Bilimsellik ve Akılcılık , İnsan ve İnsanlık Sevgisidir.
    I.Temel İlkeler
    Cumhuriyetçilik:
    · Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare,Cumhuriyet idaresidir. (1924)
    · Cumhuriyet rejimi demek , demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
    · Cumhuriyet,yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir.Cumhuriyet fazilettir…(1925)
    · Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.(1925)
    Laiklik:
    Laiklik ,yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)
    Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi , sahte ve dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için , gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)
    Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, Millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)
    Devrimcilik:
    Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline ulaştırmaktır.(1925)
    Biz büyük bir devrim yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.(1925)
    Halkçılık:
    İç siyasetimizde ilkemiz olan Halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamızla tespit edilmiştir.(1921)
    Halkçı
    lık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)
    Türkiye Cumhuriyeti Halkı
    nı ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil , fakat kişisel ve sosyal hayat için iş bölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir.(1923)
    Milliyetçilik:
    Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Halkına , Türk Milleti denir. (1930)
    Diyarbakırlı , Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı hep bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)
    Devletçilik:
    Devletçilik’in bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak ,fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak.(1936)
    Prensip olarak, Devlet ferdin yerine geçmemelidir.Fakat ferdin gelişmesi için şartları göz önünde bulundurmalıdır.(1930)
    Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir.(1937)
    II. Bütünleyici İlkeler
    Milli Egemenlik:
    · Yeni Türkiye Devleti’nin yapısının ruhu milli egemenliktir; milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. Toplumda en yüksek hürriyetin , en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı hürriyetin de , eşitliğin de , adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir.(1923)
    Milli Bağımsızlık:
    Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi , mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.(1921)
    Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı mukaddestir. O ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)
    Milli Birlik ve Beraberlik:
    Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz.(1919)
    Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz.(1936)
    Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir(1919)
    “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”:
    Yurtta Sulh, Cihanda Sulh için çalışıyoruz. (1931)
    Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan Yurtta Sulh, Cihanda Sulh gayesi , insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerekir.(1919)
    Sulh, milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur.(1938)
    Çağdaşlaşma:
    Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz.(1925)
    Biz batı medeniyetini, bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.(1926)
    Bilimsellik ve Akılcılık:
    -Bilimsellik:
    Dünyada her şey için, medeniyet için,hayat için,barış için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.(1924)
    Türk Milleti’nin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda , elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. (1933)
    -Akılcılık:
    Bizim , akıl , mantık, zekayla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir.(1925)
    Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar.(1926)
    İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
    İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.(1931)
    Biz kimsenin düşmanı değiliz.Yalnız, insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.(1936)


    2.BÖLÜM:
    DEVLETÇİLİK
    A) DÜNYADA DENENEN EKONOMİ POLİTİKALARI
    XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkanlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler.
    I. Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim işlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli , bunalım geçince de gene çekilmelidir.Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bu güne gelmişlerdir.
    II. Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat , devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar.Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.
    III. Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki gruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

    B) DEVLETÇİLİK İLKESİNİN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ
    Atatürk ilkeleri arasında yer alan Devletçilik ilkesi ,bir ekonomi siyasetidir. Devletin iktisadi yaşama müdahalesidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan gerekli kalkınmayı sağlayacak bir modeldir. Bu nedenledir ki Atatürk’ün Devletçilik ilkesi , Türkiye’ye özgü bir kalkınma şeklidir. Planlı ve ekonomik kalkınmaya dayalı bu sistemde, üretim ve dağıtım araçları, özel ve devlet sektöründe olmasına karşın yönlendirici devlet olur.
    Devletçilik ülke ve millet imkanlarının kullanımına ,işletilmesine , kalkınmaya , gelişmeye ve çağdaşlaşmaya devletin ekonomik fonksiyonuna yön veren bir ilkedir. Ekonomik büyümeye, emeğe, dağılıma , insan öğesine bir bakış , bir anlayış biçimidir.Devletçilik,devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte, millet ve toplum yararına görev üstlenmesi, milli ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kaynakları yaratmak, müesseseleri kurmak, bunları işletmek, yarattığı değerleri yine millet yararına olan işlerde değerlendirerek kullanmasıdır.Ulusal ekonomiyi kurmak ve bu ekonomiyi “halk yararına”, “ulus yararına” , “ulusal devlet yararına” yönlendirme girişimidir.
    Devletçilik, temel anlamı
    yla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar ,birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken önlemleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.
    Mustafa Kemal’in kurduğu partinin programında 1935 yılında yapılan düzeltmelerden sonra , Devletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu; “Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimcileri teşvik ve yapılanları düzenlemek ve denetlemektir.”
    Aslında Atatürkçülük’ün hedefi halkı çağdaş yaşam şartlarına kavuşturmak ve devleti de bu doğrultuda gerekli koşulları yaratmakla görevlendirmektir. Bu bir sosyal devlet anlayışıdır. Devletçilik ise bu sosyal devletin ekonomi politikasıdır.Atatürk kuram ve uygulamada “sosyal devlet” kavramını içeren ulusal ekonomik kalkınma modeli oluşturmaya ve bunu devletçi bir siyaset ile uygulamaya çalışmıştır.Atatürk Türkiye’si özde kendi çabasına dayanarak sağlıklı , olumlu ve başarılı bir sanayileşme siyaseti gütmüştür.
    Atatürk sosyal devlet anlayışı içinde ,dünyaya açık fakat kendi birikimi, ulusal gerçekler doğrultusunda oluşturulan kalkınma modelini benimser. Bu model ülke gerçeklerine dayandığı için başarı şansı yüksektir ve öyle de olmuştur. Bu tüm ülkeler için geçerli olan bir olgudur.Öte yandan bu “ulusal kalkınma-çağdaşlaşma modeli” iç işlerimize karışma olasılıklarını da engeller.
    Devletçilik ilkesi özel girişimciliği yadsımaz, özel teşebbüsü reddetmez.Tüm üretim araçlarının devlet elinde toplanmasını öngörmez. İyelik, mülkiyet haklarına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun,ulusun yararına aykırı biçimde kullanılmasına da izin vermez. Atatürkçülükte katı bir devletçilik anlayışı yoktur. Atatürkçülük özde “karma ekonomiyi” benimser. Üretimin arttırılabilmesi için “ Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil , birbirinin tamamlayıcısı” olması gerektiği benimsenmelidir.
    Atatürk dıştan ekonomik model dayatılmasına karşıdır. Paul E. Sigmund’un belirttiği gibi toplumsal ve ekonomik bir devrim içinde gelişmekte olan ülkelere yön verecek düşünce sistemi kapitalist ya da Marksist düşünce sistemi değildir. Onların benimsediği düşünce sistemi daha çok Atatürk’ün düşünce sistemine benzemektedir. Çünkü aslında “ulusal kültüre ve ülkenin özelliklerine dayanan bir kalkınma ve sanayileşme” düşünce sistemidir.
    Kemalist Devletçilik anlayışının , bütün üretim araçlarını devletin elinde toplamayı öngören Marksizm ile kuşkusuz ki hiçbir ilgisi yoktur.zlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu. Devletçilik, toptan ve kollektivist bir anlayış değildir. Planlı ekonomide , ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede ve ekonomiyi kurmada başlıca etkenin millet olacağı görüşü benimsenmiştir.Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarılı olamadığı ya da kamu yararına gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yapacaktı.
    Devletçilik salt kapitalist ve salt Marksist model dışında bir ekonomik kalkınma yöntemi aramanın ve bunun gereğine inanmanın ürünüdür.1929 yılından başlayarak bir yandan kapitalist dünyanın en derin bunalımlarından birini yaşaması, öte yandan Sovyet modelinin ulusallığı yadsıması ,aşırı şiddet yöntemine başvurması , Türkiye’ yi bu dönemde devletçilik ilkesi yolunda kendi ulusal ekonomik kalkınma modelini oluşturma çabasına itmiştir. Çağdaş Türk sanayisinin kurulması bu dönemde başlamıştır.
    Anayasamızda da yer alan bu ilkenin, özellikle halkçılı ilkesini bütünleyici , halkçılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlayacak bir yöntem olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu ilke, yüzyıllar boyu sağlanmış teknik gelişmeleri , sanayiyi kısa sürede yurtta sağlamayı istemekte, ona çalışmakla birlikte, bunları başarmış ülkelerin , yaptıkları büyük yanlışlıklara , içine düştükleri büyük zorluklara ve çelişkilere uğramamak için ortaya konmuş ve Atatürk tarafından gerçekleştirilmeye başlanmıştır.Atatürk ilkeleri arasında özel bir yer tutan devletçilik , ulus birliğini-bütünlüğünü sınıflara parçalamamak ; bu sınıflar arasında ulus varlığını sarsan, yıpratan çatışmalara , karşıtlıklara düşmemek amacına yöneliktir.Devletçilik ilkesi , devlet ile bireyin etkinlik alanlarını saptarken özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliklere set çeken, onları yok eden bir yöntem değil, ilke olarak devleti bireyin yerine koymamak, fakat bireyin gelişmesi için genel koşulları hazırlamak ve bireyin kişisel etkinliğini ekonomik ilerlemenin ana kaynağı olarak görme anlayışıdır.
    Atatürk’ün Devletçilik anlayışı şu şekilde özetlenebilir;”Özel sektörün sermaye ve bilgi birikimi yönünden yetersiz olduğu ekonomik alanlara devletin girerek özel sektöre öncülük etmesi , daha sonra da bu alanlardan çekilerek yerini yeterli duruma gelen özel sektöre devretmesidir”.
    saca; Atatürkçü Devletçilik anlayışı kalkınmada , sanayinin kurulup geliştirilmesinde karma ekonomiyi destekler ve sosyal adaletin gerçekleşmesinde , sosyal adaletin sağlanmasında karma ekonominin başarılı olacağına inanır. Atatürkçü Devletçilik sosyal devlet anlayışı içerdiğinden , halk yararına işleyen bir ekonomik sistemi benimsediğinden yarınlarda da geçerliliğini koruyacaktır.
    C) DEVLETÇİLİK İLKESİ VE DEVLETİN TEMEL ÖDEVLERİ
    Anayasamızda da yer alan Devletçilik ilkesi, tüm ülkelerin ortak amacı olan toplumun esenlik ve mutluluğunu sağlayıcı toplumsal , ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri saptayan bir yöntemdir. Genel çizgileri ile özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi devlet eliyle ve araçları ile gerçekleştirmek ilkesidir.
    Anayasamızın devletin görev ve sorumluluğuna bıraktığı, yerine getirmekle yükümlü olduğu belli başlı görevleri saptayan maddeleri , devletin, ulusun bireylerinin ve tümünün esenlik ve mutluluğu ile ülkenin güvenlik ve bağımsızlığının korunması esaslarını kapsar.
    Genel olarak her devletin temel iki ödevi vardır:
    a. Ülke içinde güvenliği ve adaleti kurmak ve sürdürmek, bu suretle yurttaşların her çeşit özgürlüklerini dokunulmazlık altında bulundurmak
    b. Dış
    siyasal ve öteki uluslarla ilişkilerini iyi yöneterek, ülkede her çeşit savunma güçlerini, her an hazır tutarak ulusun bağımsızlığını güvence altında tutmak ve bu uğurda başka çare kalmazsa, silahla savunmaktır.
    Denebilir ki devletin oluşturulmasında amaç bu iki temel ödevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu ödevler yurttaşların birey olarak yapmaya güçlerinin yetmeyeceği işlerdir.Bunlardan başka devletin ilgilendiği belli başlı işler ; bayındırlık,eğitim,kültür,sağlık ve sosyal yardım,tarım,ticaret ve sanayiye ilişkin ekonomik etkinliklerdir.
    D) DEVLETÇİLİK İLKESİNİN ORTAYA ÇIKTIĞI TÜRKİYE ŞARTLARI
    llarca savaş üstüne savaş yaşamış ve aydınıyla, işçisiyle , köylüsüyle büyük kayıplar vermiş olan bir imparatorluğun enkazı üstüne kurulmuş olan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘ nin , iş yaşamının her alanında, yatırım yapıcı, üretici ve yol gösterici bir tutum içinde olması kaçınılmazdı… Uzun bir kapitülasyon döneminden, bu dönemin ülkeyi her şeyi ile sömüren, varlığını, yer altı, yerüstü kaynaklarını dışa akıtan uygulamalardan sonra , yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ulusal bir ekonomiye yönelmek onurlu yaşamanın ön koşulu sayılmıştır. Ülke içinde olduğu gibi ülke dışında da başka devletlere karşı ulusu bağımsız, güçlü , çağdaş kılmak; ezilmekten, sömürülmekten , bağımlılıktan kurtarmak devletin birinci yükümlülüğüydü.
    Türkiye tarım için elverişli ve büyük bir ülke olmasına karşın, tarım işgücü bakımından yeterli olanağa sahip olmadığından, toprağın büyük bir kısmı işlenemiyordu.Ulaşım araçları , yeterli uzman yoktu. Endüstriden söz etmek olası değildi; temel ihtiyaç maddeleri bile ithal edilmek zorundaydı; yatırım yapacak güçte sermaye sahibi insanların sayısı hemen hemen yok gibiydi; demiryolları, limanlar, büyük kentlerin altyapıları vs yabancı firmalar tarafından işletiliyordu. Bu nedenler dolayısıyla da devlet kasasına giren bir gelir yoktu. Buna ek yük olarak da Osmanlı borçlarının uzun bir süre ödenmesi gerekiyordu. Yeni Devlet bu borçlar altında ezilmekteydi.
    1923-1930 yılları arasında , kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimcilerden beklendi.Ama bu işlemleri yerine getirmeye özel kişilerin ne yeterli sermayesi, ne yeterli deneyimleri i ne de yeterli teknolojik birikimleri vardı.Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise , liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Atatürk, ülkeyi kalkındırmak halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için “DEVLETÇİLİK” ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak , sanayi geliştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.
    1923’lerde uygulamaya konulamayan devletçilik politikası, bazı yeni şartların etkisiyle 1930’larda ele alınabilmiş ve benimsenmiştir. Çünkü bu dönemde özel kesimin ülke sanayisini geliştirebilmesi imkansızdı. Atatürk bu durumu tespit etmiş ve Türkiye’de ancak devletçilik uygulamasıyla sanayinin geliştirileceğine inanmıştı. Bunun üzerine 1931 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin programına alınan devletçilik ilkesi şu şekilde tanımlandı.”Devletin ekonomi ile ilgisi, fiili surette yapıcılık olduğu kadar, özel teşebbüslere yön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol etmektir.”
    E) DEVLEÇİLİK İLKESİNİN ESASLARI VE İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
    I. ) İLKENİN TEMEL ESASLARI
    Özet olarak devletçilik ilkesinin esasları şunlardır:
    a. Ulusal ihtiyaç ve gerekler dolayısıyla, Devlet ekonomik alanda görev ve sorumluluk yüklenecektir.
    b. Devlet ve milletin ihtiyacı olan büyük işler ve yatırımlar, devlet tarafından ele alınacaktır.
    c. Karma ekonomi sistemi izlenerek , Devlet girişimleri yanında özel teşebbüse de yer verilecektir.
    d. Ekonomik kalkınma plana uygun yürütülecektir.
    II.) İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
    Savaştan yeni çıkmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin durumunun son derece acı ve ciddi olduğu ve Lozan Antlaşması’nın henüz imzalanmadığı bir tarihte , Şubat 1923 ‘de , Atatürk İzmir İktisat Kongresini topladı. Çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilcilerini temsil eden 1135 kişi kongreye katıldı. Kongre 17 Şubat- 4Mart 1923 tarihleri arasındaki kongrede genel nitelikli bir iktisat politikası kabul edildi.
    Atatürk kongrede iktisadi hedeflerin önceliğini şu sözlerle dile getiriyordu; “Askeri ve siyasi zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, eğer bunlar iktisadi zaferlerle taçlandırılmazsa yaratılan zaferler sürekli olamaz, kısa bir süre sonra söner. Bu bakımdan, en güçlü ve parlak zaferimizin sağlayacağı bayındırlık yararlarını saptayabilmek için, iktisadiyatımızın , iktisadi egemenliğimizin sağlanması, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması şarttır.”
    Atatürk bu anlamda varlıklı kimseleri yatırım yapmaya çağırıyordu.Şunu da unutmamak gerekir;
    Halkçı bir siyaset izleyen Atatürk, elbetteki meydanı sadece zengin tabakaya bırakamazdı. Yabancılardan borç almayı – ulusal onurun zedelenmemesi, bağımsızlığa gölge düşürülmemesi ve emperyalist ülkelerin tuzağına düşülmemesi için -- düşünmüyordu.Bu kongre Devletin iktisadi yaşama olan kaçınılmaz müdahalesiydi.
    1) Görüşülen Konular
    İzmir İktisat Kongresi ‘nde yeni devletin tez elden alması gereken kararlar şöyle sıralanıyordu;
    --Vergi sisteminde reform
    --Yeni kredi kurumları
    nın düzenlenmesi
    --Ulaştırma sorunun çözümlenmesi
    --Topraksız köylüye toprak dağıtımı
    --Ticari spekülasyonlara engel olunması
    --Yer altı
    kaynaklarının işletilmesi
    --Yerli sanayiciyi gümrük vergileri yoluyla korumaya gidilmesi
    --Bunlara ili
    şkin yeni yasaların çıkarılması
    Bu kongrede sanayinin teşvik edilmesi kredi imkanlarının geliştirilmesi, yerli sanayinin kurulması, aşar vergisinin kaldırılması, asgari ücretin belirlenmesi, kaza ve hayat sigortası ile ilgili konularda önemli kararlar alındı. Kongrede alınan kararlar gereğince bazı kurumların oluşturulması yoluna gidildi. Bu kurumların arasında ; Bankalar , Tekel , Devlet Demir Yolları , İstatistik Genel Müdürlüğü gibi kurumlar vardı.

    4) Alınan Kararlar Işığında Alınan Önlemler
    İzmir İktisat Kongresi’nde alınan bu kararların ışığında şu önlemler alındı:
    a. Aşar denilen ağır vergi kaldırılarak, Atatürk’ün “Ulusun Efendisi” olarak nitelediği köylü büyük bir yükten kurtarıldı.
    b. Kooperatifler kurularak , aracılara , spekülatörlerle fırsat verilmedi.
    c. Ziraat Bankası geliştirildi , sermayesi arttırıldı ve bu bankanın kaynaklarından çok küçük faiz karşılığı küçük krediler sağlanarak , köylüyü özendirici önlemler alındı; afetler ve benzeri nedenlerle zarara uğramış olan köylünün borçlarını erteleme gerçekleştirildi.
    d. Ziraat okulları açılarak , tarımda bilgili ve bilinçli teknisyenler yetiştirme amaçlandı. Ve Ankara ‘da bir de “Yüksek Ziraat Enstitüsü” kuruldu.
    e. Karadeniz Bölgesi’nde çay ve tütün , Akdeniz Bölgesi’nde narenciye ve pamuk yetiştirilmesi için özendirici önlemler alındı.
    f. Hayvancılık ve ormancılığın geliştirilmesi için yeni girişimlerde bulunuldu.
    g. Atatürk , bizzat Orman Çiftlikleri kurarak , hem çağdaş tarım araçlarını ve yöntemlerini oralarda denettirdi ve hem de bu çiftlikleri birer tarım okulu durumuna getirdi.
    h. 1926 yılında çıkartılan bir yasayla , endüstriyi özendirici, Türk Ticaret Yasası ; Gümrükler Yasası çıkartılarak da sanayiciye yol gösterici ve onu koruyucu önlemler alındı.
    i. Büyük bir ticaret filosunun kurulması konusunda üretim merkezlerine mali destek sağlanacak çalışmalar başlatıldı. Havacılık ve denizcilik desteklendi ve teşvik edildi.
    j. Etibank kurularak, Türkiye’de yeraltı kaynaklarını işletme konusunda kaynak yaratıldı.
    k. Demir Yolları işletmesini devlet üstlendi. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında toplam olarak 3000 kilometrelik bir demir yolu mevcut iken , 8 yıl içerisinde buna 2000 kilometrelik bir demiryolu daha eklendi.)
    l. T.C Merkez Bankası kurularak, devletin finans temeli oluşturulmuş oldu.

    Cumhurba​
    şkanı Gazi Mustafa Kemal, Orman Çiftliği tarlalarında bir çiftçiyle konuşurken (14 Temmuz 1929)


    2) İlk Bankalar
    İŞ BANKASI: Kurucularının başında Atatürk’ün bulunduğu İş Bankası, 26 Ağustos 1924 tarihinde bir milyon sermaye ile kurulmuş özel bir kuruluştur. Celal Bayar ‘ ın ilk genel müdür olduğu banka, devletinde geniş desteğini sağlamıştır.



    Cumhurba​
    şkanı Gazi Mustafa Kemal, İş Bankasının Ankara'daki Genel Merkez binasında ( 22 Ekim 1929)



    TÜRKİ
    YE SANAYİ VE MADEN BANKASI: 19 Nisan 1925 tarihinde kuruldu. Osmanlı Devleti’nden devredilen devlet teşebbüslerini geçici olarak yönetip , yenilerini kuracak olan bu banka , bankacılık ve madencilik faaliyetlerini yürütecekti. Bu kuruluşun günümüzdeki adı Etibank ’tır.
    3) Oluşturulan Yeni Kuruluş ve Kanunlar
    Özel kesimin fazla varlık gösteremediği bu dönemde devlet tarafından gerçekleştirilen yeni kuruluşları ve kanunları şu şekilde sıralayabiliriz:
    1. Eski Reji İdaresinin satın alınması ile oluşturulan “Geçici Tütün İdaresi”
    2. İspirto ve alkollü içkiler tekeli (1926)
    3. Devlet Demir Yolları
    ve Limanlar Genel İdaresi (1927)
    4. İ
    statistik Genel Müdürlüğü (1926)
    5. Emlak ve Eytam Bankası (1926)
    6. İ
    ktisat Vekaletinin Kurulması (1928)
    7.Gümrük Tarife Kanunu’nun yürürlüğ
    e konulması (1929)
    8. Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları Kanunu (1929)
    9. Türk Parası’nınymetini Koruma hakkında kanun (1929)
    10. Merkez Bankası Kanunu (1930)
    11. Sanayi Teşvik Kanunu (1929)
    5) İzmir İktisat Kongresi’nin Tarihsel Anlamı
    İzmir İktisat Kongresi , iki yönden tarihsel bir anlam taşır.
    --Birincisi, kongrenin tarihi ile ilgilidir. Gerçekten Kongre , Lozan görü
    şmelerinin yarıda kesildiği bir dönemde toplanır. Lozan’a giden yol açılmış, savaş alanları geride kalmış, yeni Türkiye’nin uluslar arası alanda her yönden benimsenmesi kalmıştır. Kongre işte tam bu sırada toplanır.
    --İkincisi ise, orada alınan kararlarla kendini gösterir.1930’ların başına değin uygulanacak ekonomi politikasının temelleri burada atılır.
    F) TÜRKİYE’NİN UYGULADIĞI DEVLETÇİLİKDaha önce de bahsettiğimiz gibi Devletçilik; özel ve kişisel teşebbüslere ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir. Kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içerisinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlere, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgili kılmaktır. Ekonomi işlerinde devletin ilgisi, doğrudan yapıcılık olduğu kadar özel teşebbüsü teşvik ve yapılanları düzenleme ve kontrol da etmektir.
    Köklü ekonomik değişimleri gerçekleştirme konusunda ise aşamalı bir yöntem uygulanmıştır. Çok hızlı kalkınma için insan unsurunun feda edilmesine Atatürk hiçbir zaman razı olmamıştır. Diğer bir deyimle Türkiye kalkınmasının temeli üzerinde de durulmuş ,barışçı bir ekonomik model izlenmiştir.
    Bilindiği gibi hızla sanayileşme Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hedeflerindendi.Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye olmaması devletçiliği ortaya çıkaran sebepti. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti pek çok sanayi işletmesini kendi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri sahipsiz bırakmadı. Böylece T.C Devleti ile T.C. vatandaşı, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti.. Son araştırmalar, Türkiye’nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1929 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi indeksi, 1939’da Türkiye’de 196 ‘ya erişmiştir. Dünya ortalaması ise 119’du. Bu gelişme tablosunda Türkiye’nin yeri , Rusya ve Japonya’dan sonra 3. sırada gelmekteydi. Böylece 1927’de 1000 olan milli gelirimiz, çok hızlı nüfus artışına rağmen, 1939’da 1625’e yükselmiştir.Atatürk döneminde planlı kalkınmaya gereken önem verilerek 1933-1937 yıllarını kapsayan “Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı “ yapıldı ve pek çok alanda üretim seferberliği başlamıştır.
    1929-1939 yılları arasında: demir yolu uzunluğunda %42, elektrik üretiminde %233, taşkömürü üretiminde %86, kromda %1044, çimentoda %337 ve şekerde %1088’lik artışlar sağlanarak çok büyük başarılar elde edilmiştir.
    Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye’nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk’ün akılcı ve halkçı görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.
    İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde uygulanıp , ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki dengeler bozuldu ve ekonomik hayata bir kargaşa hakim olmaya başladı.




    G) CUMHURİYET’İN İLANINDAN BU GÜNE DEVLETÇİLİĞİN ALDIĞI YOL
    Türkiye’de, 1929 Büyük Bunalımı’nın etkisiyle ve o döneme değin uygulanan liberal ekonomik politikanın yetersiz kalması üzerine benimsenen yeni ekonomik politikaydı Devletçilik.. Geniş olarak yorumlandığında devletin ekonomiye bütün müdahaleleri, daha dar olarak yorumlandığında ise devletin piyasa mal ve hizmetlerini doğrudan üretmesi anlamına gelir.
    Cumhuriyet’in ilanından sonra izlenen ve özel girişimi temel alan liberal ekonomik politikanın başarı sağlayamadığı 1930’ların başında görüldü. Bu başarısızlığın anlaşılmasında Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın simgelediği muhalefet hareketinin kitlelerce desteklenmesinin de rolü oldu. Bu arada siyasal ve ekonomik gelişmeler , yönetimin ekonomik politikada yeni bir arayış içine girmesi sonucunu doğurdu.
    Cumhuriyet Halk Partisi, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın liberal ekonomi politikası anlayışının tersine “mutedil devletçi” (kısa bir süre sonra yalnızca devletçi) bir tutumu benimsediğini ilk kez 1930’da Genel Başkan Vekili İsmet İnönü’nün Sivas’ da yaptığı konuşmayla ortaya koydu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 3. Büyük Kongresi’ nde (1931) devletçilik, partinin ilkeleri arasında yer aldı.
    Devletçilik ilkesinin en belirgin uygulaması olan devlet eliyle sanayileşme girişimleri başlayıncaya değin bir arayış dönemi geçirildi. Mustafa Şeref Özkan’ın iktisat vekilliği döneminde (1932) Devlet Sanayi Ofisi kuruldu , bir sanayi planı hazırlanmaya başladı. İsmet İnönü’ ün SSCB ‘ye yaptığı gezide planın uygulanması için kaynak ve teknik yardım sağlandı ve SSCB ‘den gönderilen bir uzmanlar heyeti planın hazırlıklarına katıldı. Temmuz 1932 ‘de çıkarılan yedi yasayla devletin ekonomi üzerindeki denetimi güçlendirilmek istendi.

    1932 ‘de hı
    zlı başlayan devletçilik uygulamasının genişleme eğilimi göstermesi üzerine iş çevrelerinin tepkisi arttı ve aynı yılın sonbaharında Atatürk ‘ün girişimiyle iktisat vekili istifa etmek zorunda bırakıldı. Bu göreve getirilen Türkiye İş Bankası genel müdürü Celal Bayar, liberal ve özel girişim yanlısı bir politikacı olarak , devletçilik uygulamasının başına geçti. Böylece uygulamanın yönü ve ölçüsü de belirlenmiş oldu. Bayar döneminde Devlet Sanayi Ofisi kapatılarak yerine Sümerbank kuruldu I. Beş Yıllık Sanayi Planı 1934 başında tamamlanarak , Sümerbank eliyle uygulamaya kondu.
    Tek parti eliyle uygulanan devletçilik ilkesi, kuramsal bakımdan bir açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu , Cumhuriyet Halk Partisi ‘nin pragmatik tutumu kadar rejimin niteliği ile de yakından ilgilidir. Tek partili sistemin işlediği bu dönemde , toplumda farklı ekonomik politikaların uygulanmasını isteyen kesimler bu parti içinde yer alarak ve “devletçilik” ilkesini kendi özlemlerine uygun biçimde yorumlayarak bu bulanıklığa yol açmışlardır.
    CHP içinde devletçilik konusunda temelde iki görüş yarışmıştır. Birincisini Atatürk ‘ün İş Bankası ile ilişki içindeki yakın çevresi ve Celal Bayar, ikincisini ise Başbakan İsmet İnönü ve Parti Genel Sekreteri Recep Peker savunuyordu. Birinci görüş daha sonra “özel sektörün yapamadığını devlet yapar” şeklinde sloganlaşmıştır. Buna göre geri bir tarım toplumunu sanayileşme yönüne itecek dinamik bir özel girişim ve özel sermaye ülkede mevcut bulunmadığından, devlet temel altyapı ve sanayi kuruluşlarının yapımını doğrudan üstlenmek zorundaydı. Bu, bir gereksinmeden kaynaklanan somut ve pragmatik bir yoldu. Böyle olunca devletçi uygulama geçici bir dönem sürecek, özel kesim güçlenip bu işlevleri devralabilecek hale gelince yerini ona bırakacaktı.Devlet özel kesimin gelişmesi için öncülük edecek , özel kesimle yarışmayacak , onu tamamlayacaktı.İnönü ‘nün çevresi ise devletçiliğe yalnızca özel kesimin zayıf olması nedeniyle ortaya çıkan bir politika olarak görmüyordu.Bazı temel üretim kesimlerinin ulusal çıkarlar açısından sürekli olarak devlet elinde tutulması gerektiğini savunuyordu.Devlet hem özel kesimin zayıf olduğu alanları geliştirmek için , hem de bazı alanlar özel kesime terk edilemeyeceği için yatırım yapmalıydı. Bununla birlikte belli kritik alanlar dışında özel kesim için çok geniş bir etkinlik alanı bırakılmalıydı.Devletçi uygulamalar parti içindeki bu iki eğilimin etkisiyle biçimlendi ve somutluk kazandı.
    II.Beş Yıllık Sanayi Planı’nın uygulanmasının başarılı geçmesi üzerine , 1934’te “devletçilik” ilkesi uygulaması yeni alanlara yayıldı. 1935’te Etibank , Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) , Elektrik İşleri Etüd İdaresi kurularak devlet madencilik alanına da girdi.1936 ‘da daha geniş kapsamlı II. Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandı.Bütün demiryolları ulusallaştırıldı ve hem karlılık korunarak , hem de taşıma ücretleri düşürülerek tarım ürünlerinin ihracatını kolaylaştırma yoluna gidildi. Türkiye limanları arasında yolcu ve posta taşıması devlet işletmelerine verildi. Dünyadaki fiyat düşüşleri karşısında ihracatçıların fiyatları düşürmesinin küçük çiftçileri kötü duruma sokması üzerine, 1935’te ihracat devletin öncülüğünde Tarım Satış Kooperatifleri eliyle örgütlenmeye başladı. Devletçilik ilkesinin uygulanmasındaki başarılar sonucunda 1937 ‘de bu ilkeye anayasada yer verildi.Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) sayısının artması üzerine, 1938’de çıkarılan 3460 sayılı yasayla bu kuruluşlar genel bir sisteme kavuşturuldu. Böylece devletçilik uygulamaları Türkiye ekonomisinde uzun yıllar etkili olacak bir kamu girişimciliği modeli yaratmış oldu.
    1938 sonrasında ve II. Dünya Savaşı içinde devlet girişimlerinin yayılması tarım kesiminde sürdü. Atatürk’ün hazineye devrettiği çiftliklerle Devlet Ziraat İşletmeleri kuruldu.Savaş içinde tarımsal üretimin düşmesi üzerine , boş arazileri devlet elindeki traktörlerle sürme yoluna gidildi.Bu uygulamadan Devlet Üretme çiftlikleri doğdu. Tarımsal fiyatları düzenlemek amacıyla Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) , tarımsal üretimin modernleşmesi için Türkiye Zirai Donatım Kurumu kuruldu.
    II.Dünya Savaşı’nda dış ekonomik ilişkileri kesilen ve büyük bir ordu beslemek durumunda kalan Türkiye arz ve talep dengesini piyasa koşulları içinde sağlamada önemli sıkıntılarla karşılaştı. Bu nedenle Milli Koruma Kanunu çıkarılarak devletin ekonomiye müdahalesi arttırıldı. Savaş koşullarında yaşanan bu sıkıntılar kamuoyunda devletçilik karşıtı eğilimlerin gelişmesine neden oldu.
    Savaş sonrasının siyasal yaşamında devletçilik karşıtı bir yaklaşım ağır basmaya başladı. Demokrat Parti muhalefette iken devletçiliği eleştirerek programına KİT’lerin özelleştirilmesini aldı.Bununla birlikte DP yönetimi , devletçiliğin önemli ölçüde geliştiği bir dönem oldu.Savaş sonrasının en önemli alt yapı uygulaması olan karayollarının yapımı bir devlet kuruluşu olan Karayolları Genel Müdürlüğü eliyle yürütüldü. Çimento ve şeker sanayileri devlet eliyle geliştirildi. KİT’ler özel sektöre satılmadığı gibi başarılı olmayan özel kesim kuruluşları KİT’e dönüştürülerek kurtarıldı. Ekonomide dış ödemeler dengesi sorunuyla karşılaşılınca , 1950’lerin ikinci yarısında Milli Koruma Kanunu yeniden uygulamaya konuldu.
    Bu gelişmeler sonucunda Türkiye ekonomisinde devlet girişimleri çok önemli bir yer tutmaya başladı. 1960 sonrasındaki planlı ekonomi döneminde, bu gerçek göz önünde tutularak karma ekonomi yaklaşımı benimsendi. Bu uygulama devletçilik ilkesinin yeni bir ifadesiydi. 1983’e değin geçen dönemde uygulanan beş yıllık planlarda özel ve devlet kesimine farklı ağırlıklar verilmekle birlikte , genelde karma ekonomi ilkesi uygulandı. 1983 seçimlerinde sonra iktidar olan parti , dünyada, özellikle de İngiltere’de uygulanan özelleştirme politikasının etkisiyle, KİT’lerin özelleştirilmesi için çalışmalara başladı. Ama bu konudaki tüm çabalara karşın , özelleştirme oldukça yavaş ilerledi.
    Devletçilik ilkesinin Türkiye’de sanayinin gelişmesine katkıda bulunduğu söylenebilir. Bu katkı önemli sanayilerin devlet eliyle kurulmasının yanı sıra nitelikli işgücü ve yönetici kadroların yetiştirilmesini, sanayi kültürünün yaratılmasını ve ucuz girdi gibi dışsal ekonomiler sağlayarak özel kesimin geliştirilmesini de kapsar.

    Cumhurba​
    şkanı Atatürk, Bursa Merinos Fabrikası tesislerini gezerken (2 Şubat 1938)


    Sonuç olarak:
    Kurtuluş savaşımız, “ birlik ve dayanışma” ile emperyalizmin sömürgeciliğine karşı kazanılmıştı. Genç Cumhuriyetimiz de bu birlik ve dayanışmayı toplumun gelişmesi atılımlarında gerçekleştirmek zorundadır. Nasıl, cumhuriyet yönetiminin kuruluş başlangıcında sömürücü, anamalcı ve işçi sınıfları yoksa , çağdaş uygarlık yolundaki gelişmelerde de sınıf çatışmalarına, karşıtlıklarına düşmeden toplum yapısında ekonomik ve kültürel dengeler sağlamak da devletçiliğin amaçları arasındadır. Bu anlamda Devletçilik uygulaması çağımıza ve geleceğe uygun, özgün bir girişimdir. Atatürk Devletçiliği , Türk ulusu için olduğu kadar, onun durumunda olan egemenlikleri, özgürlükleri için savaşan , emperyalist ülkelerin sömürülerinden kurtulmak çabasında olan tüm uluslar için de toplumsal bir koşul, bir gerekliliktir.
    Devletçilik İlkesi, doğumu, denemesi, uygulanması ile ulusal; amacı ve geleceği ile evrenseldir…
    Altı temel ilkeden biri olan bu ilke ; Türkiye’yi ekonomik bakımdan kalkındırmaya yetecektir, yeter ki gerektiği gibi uygulansın!

     
  2. SaMeT46

    SaMeT46 Moderatör

    sağol güzel paylaşım