ATATÜRK hakkında yazılmış eserlerden...

Mustafa Kemal Atatürk bölümünde yer alan bu konu Ilean07 tarafından paylaşıldı.

  1. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI ATATÜRK Devrimi / Bir Çağdaşlaşma Modeli
    KİTABIN YAZARI Prof.Dr.Suna KİLİ
    YAYINEVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ OCAK 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk devrim modelinin bir çağdaşlaşma ve kalkınma modeli olarak özellikle 2 nci Dünya Savaşı sonrası dönemde hem kendine; ülkenin, Türk toplumunun yapısına ve koşullarına özgü ulusal, hem de kendisinden sonra ulusal kurtuluş mücadelesi verecek olan 3.dünya ülkelerine yol gösterecek bir seçenek, bir örnek olarak ortaya çıkması, modelin toplum ve devlet hayatına uygulanışını diğer kalkınma maddeleri ile karşılaştırmalı olarak incelenmektir.

    KİTABIN ÖZETİ :

    1. GİRİŞ :

    a. Çağın Özellikleri :

    20. yüzyılı en belirgin özeliği bağımsızlaşma özleminin güçlü bir olgu olarak tüm dünyaya yayılmasıdır. Ancak dünya gerçeği bağımsız olmanın yeni içeriğini “TAM BAĞIMSIZLIK“ olarak, boyutları genişlemiş bir bağımsızlık anlayışı şeklinde belirlemiştir. Tam bağımsız olabilmek ve tam bağımsız yaşayabilmek içinse “ÇAĞDAŞ“ olmak gereklidir. Çağımızın geri kalmış, gelişmemiş yoksul ama yoksulluktan kurtulma çaba ve amacındaki toplumlarının sorunu “BAĞIMSIZ OLMA“ çizgisinden “ÇAĞDAŞ“ olma aşamasına dönüşmüştür. Bağımsızlık olgusunu asıl içeriğiyle, genişleyen “TAM BAĞIMSIZLIK“ boyutunda tanımlamak gerekir. Tam bağımsızlığa yönelebilmenin ilk adımı SİYASAL BAĞIMSIZLIK’tır. Siyasal bağımsızlığını kavuşan toplumların en büyük sorunu BİRLİK, OTORİTE ve EŞİTLİK konularıdır. Bunlar sağlanmadan toplumu sarsıntı, iç çelişki ve çatışmalarından kurtarmak imkansızdır. İşte bu noktadan bağımsızlığına karışan ülkelerin çağdaşlaşma sorunu doğmaktadır. Günümüzde tek tip bir çağdaşlaşma modeli yoktur.

    b. Ulusal Model Arayışları :

    Her ülkenin farklı toplumsal, kültürel, tarihsel, geleneksel, dinsel, ve ekonomik yapılarının olması bu ülkelerin önderlerini ve yöneticilerini ulusal modeller ve kalkınma yöntemleri bulmaya itmiştir. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 2 nci dünya savaşı sonrası bağımsızlıklarına kavuşarak çağdaşlaşma çabası içerisine giren ülkeler için alternatif bir çağdaşlaşma modeli olmuştur. Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, kültürel, toplumsal ve ekonomik koşullarına; yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır. Dogmacı değil pragmatistir. Hayalci değil gerçekçidir. Batıya dönüktür. Atatürkçü ideoloji batının siyasal sistemini benimsemiş fakat batı toplumundaki sınıf ayrılığı yerine sınıflar arası uyumu yeğlemiş ülkenin tüm toplumunun “Halk devleti“ olarak korumayı amaçlamıştır. Atatürkçü ideoloji ulus bilincine ulusçuluğa, ulusal birliğe her uygulamada büyük ağırlık vermiş, içte ve dışta sürekli vurgulamış, güçlendirmeye çalışmıştır. Atatürkçü ideoloji milli iradeye dayanmayı, her politika ve eylemi halkın temsilcileri ile oluşturmayı ve uygulamayı ön görmüş, kişi egemenliği yerine ulus egemenliğini benimsemiştir. Atatürkçü ideoloji bilimi, bilimin yol göstereceğini ve aklı benimsemiş, laik bir toplum yaratmayı çağdaş olmanın gereği olarak görmüştür. Atatürkçü ideoloji ve çağdaşlaşma modeli bu temel nitelikleri ile KAPİTALİZM ve MARKSİZM’in gelişme modellerinin dışında hem kendine, ülkenin, Türk toplumunun yapısına ve koşullarına özgü ulusal, hem de kendinden sonra kurtuluş savaşı verecek olan ülkelere bir “ÖNERİ“ bir “BİLDİRİ“ bir “ÖRNEK“ olarak ortaya çıkmıştır.

    2. ATATÜRK DEVRİM MODELİ :

    Siyasal çağdaşlaşmanın temel bir koşulu, dinsel, geleneksel, ailesel ve geleneksel otoritelerin yerine laik, ulusal ve tek bir otoritenin olmasıdır. Atatürk devrimi bunu gerçekleştirmiştir. Atatürk devrimi çağdaşlaşmayı bir bütün olarak gören, o doğrultuda devleti, toplumu eyleme sokan ilk Türk çağdaşlaşma hareketidir. Atatürk devrimi ulusal, dinamik bir çağdaşlaşma eylemidir. Atatürk eri bu devrimi yönlendiren, devrimle beraber büyüyen ve devrim eyleminin düşünsel yönünü oluşturan ilkelerdir.

    a. MODELİN AMAÇLARI :

    Atatürk devrim modellerin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacıda kalkınmak, böylece çağdaş uygarlık düzeyine çıkmaktır. Türk devrimi yasallığı dinsel kökeni reddetmiş, laik, ulusal bir temele dayatılmasına çaba göstererek birliğin başlıca ideolojik tanımlamasına da olanak yaratmıştır.

    b. MODELİN SORUNSAL AŞAMALARI :

    Halk yığınlarını sömürgeci, işgalci güçlere karşı mücadeleye itmek, bağımsızlığa kavuşmak, sonraki sorunların çözümünden daha kolaydır. Bunun temel nedeni kurtulan toplumların geleneksel oluşu, uluslaşamaması, ulus bilincine varmamasıdır. Kurtuluş öncesindeki birleştirici, bir araya getirici bağ kurtuluşundan sonra kopmaktadır. Halbuki bir toplum, bir devlet için en önemli öğelerden biri ulusal birliktir. Mustafa Kemal Atatürk Amasya genelgesi Erzurum ve Sivas kongreleri; TBMM’nin açılması, saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, faaliyetleri ile ulusal birliği sağlamayı ve ülkede kaybolan otoriteyi yeniden oluşturmayı başarmıştır.

    Devrim sürecinde otorite yerini bir sistem, yeni bir yönetim biçimi ve bunun gerekli kıldığı çağdaş anlamda bir siyasal yapı, siyasal kurumlar konusudur. Atatürk devrim modelinin öngördüğü siyasal yapı, siyasal kurumlaşma batının siyasal yapısıdır. Laik bir toplumda cumhuriyetçi, demokratik, özgürlükçü bir düzen kurmaya amaçlar.

    Atatürk devrim modelinde başlangıçta, cumhuriyet öncesi dönemde eşitliği yönelik ekonomik içerikte girişimler; “Dokuz ilke“, Ereğli Havzası maden işçilerin yapılmış olmasına karşın henüz tümüyle çözülmüş, aşılmış değildir.

    C. MODELİN STRATEJİ VE TAKTİĞİ :

    Mustafa Kemal’in modelinde çağdaşlaşmanın gerekleri olarak bilinen, benimsenen ulusal toplumu belirleme; çağdaş laik siyasal düzenlemeyi, örgütleşmeyi gerçekleştirme; toplumsal ve kültürel atılımları başlatma ve ekonomik kalkınma için eyleme geçme ülke ve toplum koşullarına, olanaklarına göre sıralanmış yapılabilirlik ölçeğinde uygulamaya konmuştur. En çok ilgi toplayacak, destek sağlayacak, kabul görecek olanlar öne alınmış, güçlük yaratacak, işleri çıkmaza, açmaza sokacak olanlar ise geriye bırakılmış; fırsatı, olanağı, yapılabilirliği doğdukça ortaya çıktıkça da gündeme getirilmiştir.

    ç. MODELİN TOPLUM VE DEVLET YAPISINA UYGULANIŞI :

    (1) BİRLİĞİ SAĞLAMAYA YÖNELİK ATILIMLAR :

    Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, eğitimde birliğin sağlanması (Tevhid - i Tedrisat ), Milli eğitim bakanlığının kurularak tüm öğretim kurumlarının buna bağlanması, 1924 anayasasının kabulü, kıyafet kanun, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türk medeni kanununun kabulü, Türk borçlar kanunu, ticaret kanunu, icra iflas kanunu, hukuk ve ceza muhakemeleri kanunların çıkarılması, modern zaman ve ölçü birimlerinin kabul edilmesi, Latin alfabesinin alınması, Türk tarih kurumunun kurulması, birlik ve otoriteyi sağlamada önemli adımlar olmuştur.

    (2) OTORİTEYİ KURMAYA YÖNELİK ATILIMLAR :

    Halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, soyadı kanunun kabulü, bu konuda atılmış en önemli adımlardır.

    (3) EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYE YÖNELİK ATILIMLAR :

    Geleneksel unvanların kaldırılması ( Soyadı kanunu ile ), tekke ; zaviye ve türbelerin kaldırılması, kadın hakları ile ilgili yasanın kabulü, modern hukuk fakültesinin kurulması, medeni kanun, ticaret kanunu, hukuk ve ceza muhakemeleri kanunu, icra iflas kanunu, borçlar kanunu, gibi modern kanunların benimsenmesiyle toplumsal eşitlik sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca aşar vergisinin kaldırılması, parasız öğrenim, yabancıların elinde bulunan demiryollarının, limanların, maden işletmelerinin, satın alınması, kabotaj hakkına sahip çıkılması, sanayiyi teşvik eden kanunların kabulü, okulların yaygınlaştırılması, iş kanunun çıkarılması, salgın hastalıklarla mücadele, sağlık kuruluşlarının yaygınlaştırılması, tarım satış ve kredi kooperatiflerinin kurulması, karayolları ve köprü yapımı sulama ve tarımda verimi artıcı araç ve gereçleri geliştirme çalışmaları ve ilk beş yıllık sanayi plan! ekonomik alanda eşitliği ve çağdaşlaşmayı sağlamaya yönelik önemli adımlardır.

    (4) ATATÜRK’TEN SONRAKİ DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ :

    Üretime dönük eğitime geçilmiş, Köy Enstitüleri kurularak eğitimin yaygınlaştırılmasına girişilmiş, fakat bu devrimci atılım çok partili siyasal yaşamda etkinliğini kaybetmiştir. Çiftçiyi topraklandırma yasası çıkarılmış, bununla toprak dağılımındaki adaletsizlikler giderilmek istenmiş, fakat bu yasa bütünüyle ne uygulanabilmiş, nede toprak reformu gerçekleştirilmiştir. Devrimin ulus oluşturulması, kültürün ulusallaştırılmasında yardımcı işlev üstlenen halk evleri bir siyasal partinin denetiminden alınarak ulusal devlet kuruluşu biçiminde sürdürülmesi gerekirken kapatılmış, bu kuruluşa çoğulcu düzenin isteklerine yanıt verecek işlerlik kazandırılmamıştır. Ulusal bir ekonomi yerine dışa bağımlı, batı anamalcılığının etki ve denetiminde bir ekonomi ve sanayinin kurulmasına, bu bağlılıkla genişlemesine olanak sağlanmış ; böylece ülke ekonomisi yeni sömürgeciliğe açılmıştır. Laik eğitimi güçlendirici, laik bir toplum yaratıcı atılımlar büyük ölçüde unutulmuş, dinsel eğitim laik öğretim kurumlarını ve toplumu etkileyecek, denetimi altına alınacak olanaklara kavuşturulmuştur; Dinsel eğitim kuruluşları hem nicelik, hem nitelik yönünden ülke çapında örgütleştirilmiştir.

     
  2. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk Din ve Laiklik

    KİTABIN YAZARI Rauf R.DENKTAŞ
    YAYIN EVİ VE ADRESİ KASTAŞ A.Ş.Yayınları Başmusahip Sok.Talashan 16-101 34410 Cağaloğlu / İSTANBUL
    BASIM TARİHİ
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürkçülüğün ve laikliğin dinsizlik olarak yorumlanmasına tepki.


    KİTABIN ÖZETİ :

    1. GİRİŞ :

    Rauf R. DENKTAŞ, bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır. Bu kitabın çıkışı, yazarın kendi tabiri ile, son zamanlarda ortaya çıkan bazı çevrelerce Atatürkçülük ile Laikliğin din düşmanlığı olarak yorumlanması olayına tepkidir. Yazar, eserinde özellikle gençlere hitap etmektedir. Kitabın giriş yazısında bu konular ve irtica meselesi ele alınmaktadır. Kitap ilk olarak bu konularla ilgili notlar olarak hazırlanmış, Kıbrıs Kültür Derneği’nde yapılan bir toplantıda sorulan sorular ve daha geniş çapta İslam Cemiyeti'nin daveti üzerine Atatürk Kültür Derneği’nde yaptığı konuşmalarla bugünkü durumuna gelmiştir. Bu sebeple kitap daha çok düşünceler ve hitaplar dizisi olup bölüm başlıklarıyla sınırlı kalınmamıştır.

    2. BİRİNCİ BÖLÜM :

    Birinci bölümde İslamiyetin özellikleri ve Allah'tan bahsedilmektedir. Bu bölümde kitabın genelinde olduğu gibi Atatürk'ün konu akışı içinde ilgili sözlerine yer verilmektedir. Atatürk, İslamiyet'in son din olmasının son derece akla uygun ve doğal bir din olmasından kaynaklandığını söylemektedir. Bunun akabinde bu bölümde Atatürk'ün müfredatta dini eğitim olmasını istemesinden bahsedilmektedir. Son olarak da İslamiyet çerçevesinde İnsan, Ruh, İyilik ve Günah incelenmiştir.

    3. İKİNCİ BÖLÜM :

    İkinci bölüm dinin yüceliği'ni inceler. Bu bölüme dünyaca kabul gören ünlü şahsiyetlerin Kur'an ve İslam Dini hakkında görüşleri ile başlanılmıştır. Tüm bu sözler dinimizin yüceliğinin yabancılar tarafından da kabul gördüğününü kanıtlamaktadır. Dinimiz, peygamberimizin hayatı ve sözleri ile bir bütünlük oluşturduğundan peygamberimizin kişiliği de övgü ile anlatılmaktadır. Bu gerçeklerin ışığında Atatürk'ün anlattığı Türk askerinin Çanakkale'de gözünü kırpmadan ölüme gittiği Bombasırtı olayını anlamak kolaylaşmaktadır. Ayrıca bu bölümde tartışma konusu olan "Tevekkül"e de değinilmiştir. Yazar dinimizin yüceliğini anlatırken İslamiyetin Beş Şartı'nı da kendi yorumlarıyla açıklamıştır.

    4. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM :

    Bu bölümde "İslamiyet Güzel Ahlaktır" düşüncesi incelenmiştir. Yazar, bu bağlamda doğruluk, oruç, yardım ve güzel ahlaklı olmanın koşul ve erdemlerini ele almıştır. Bunu yaparken "Güneş karı nasıl eritirse güzel huy da günahları eritir" gibi peygamberimizin sözlerinden ve yaşayışından örnekler verilmiştir.

    5. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM :

    Dördüncü bölümün adı "Atatürk'ün Laiklik Anlayışı" dır. Bu bölümde ağırlıklı olarak Atatürk'ün sözlerine yer verilmiştir ve Atatürk'ün din istismarına, kadercilik yüzünden oluşan tembelliğe ne kadar karşı olduğu, kadın erkek eşitliğine inanışı ve uygulayışı, kutsal aile kurumuna bakışı ve tarikatlara karşı oluşu ele alınmıştır. Bunlara örnek olarak büyük dinimiz “çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını” bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?" Veya Atatürk’ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ve dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır." Sözünü örnek verebiliriz.

    6. BEŞİNCİ BÖLÜM :

    Son bölüm olan "Müslümanlığın Erdemleri" bölümünde ilk olarak İslamiyette Allah'ın kullarından beklediklerinden ve bu bağlamda insanlarda bir benlik ve varoluş sebebi bilinci olmasının gerekliliğinden bahsedilmektedir. İslamiyetin erdemlerini bilen bir kişinin Kur'an'ı okuyup, Allah sevgisi ve korkusuna sahip olarak yaptıklarının hesabını verebileceğini belirten yazar, insanların kendilerine gün sonunda "Allah'a çok şükür bugün Allah'ın istediği şekilde, insanca yaşadım" diyebildiği takdirde ne kadar büyük bir iç huzura kavuşacaklarını anlatmaktadır. Bu bölümde ayrıca aklın ve usun herşeyden üstün olduğu gösterilmiş, ve konuyu pekiştiren anekdotlara yer verilmiştir. Yazar, ayrıca Atatürk'ün 31 Ocak 1923'te İzmir'de halka hitaben söylediği sözlere de yer vermiştir. Bu sözler ile Atatürk, kadınların görevi ve Türk toplumundaki yerlerini, kadınların kılık kıyafetleri ile ilgili görüşlerini ve dinimizin bizi gerileten bir din olmadığını belirtmiştir. Özellikle "Örtünme, kadını yaşayışından ayıracak biçimde olmamalıdır" sözleri konuyu özetlemeye yeter. Buna karşın Atatürk, kıyafette doğrudan batı taklidine gidilmesini de geleneklere karşı gelinmemesi gerektiğini, doğrudan başka bir ulusa öykünmenin "ne tıpkısı olabilme, ne de milliyeti içinde kalabilme" konusunda başarısızlığa mahkum olduğunu belirtmiştir.

    SONUÇ :

    1. KİTABIN ANA FİKRİ :

    Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan laiklik ilkesine bakışını irdelemektir.

    2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

    Atatürk'ün din ve laiklik konusundaki düşünce ve sözlerini toplamış olmasıdır.

    3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

    Kitap, konu ile ilgili yazarın hitapları ve notlarından oluştuğu için halkın geneline ve özellikle gençlere faydalı olacak mesajlar içermektedir.
     
  3. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk Gibi Düşünmek
    KİTABIN YAZARI İsmet BOZDAĞ
    YAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayınevi Tekin Yayın Dağıtım San. Ltd.
    BASIM TARİHİ 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün Metodolojisi

    KİTABIN ÖZETİ :

    Atatürk büyük adamdı. Büyük adamlar büyük dağlar gibidir, onlardan uzaklaştıkça haşmetleri ortaya çıkar. İnsanlar, Atatürk' ün çevresinde etkilenirlerdi. Başka bir düşünce seviyesine ulaşırlar, başka bir dinamizme kavuşurlardı. O kadar ki, kendi bilgileri ve kendi fikirleri sanıp, O' nun bilgileri ve fikirlerini konuşmuş ve uygulamışlardır.

    Atatürk, temel düşüncesinde dünyanın değil, memleketin sorunlarını çözmeye çalışıyordu. Onun için herşeyi ülkesi açısından incelemiş, değerlendirmiş, uygulama elverişliliklerini gözden geçirmiştir. Hangi sistemde kendi gayesine yarar fikir bulmuşsa onu alıp kullanmakta hiç tereddüt etmemiştir. O' nun için önemli olan sistem değil kuvvetli ve kudretli bir Türk Cumhuriyeti Devleti ortaya koymaktır. İyi bir asker olan Atatürk gerek kendi hareketlerini, gerekse çevresindeki arkadaşlarının hareketlerini aldıkları neticeyle değerlendirmiştir. O'nun için her hareketin bir amacı vardır. Amaca ulaşılmışsa hareket doğru yapılmıştır. Ulaşılmamışsa hareket yanlıştır.

    Cumhuriyet rejiminin iki büyük tehlikesi; Marksizm ve ümmetçilik......Milliyetçilik ve laiklik gibi iki temel fikirle bu büyük tehlikelerin önünü Atatürk sıkıca kapatmıştır. Milliyetçilik: Millet tabanına oturmuş bir devletin en tabii politikası ve karakteridir. Ancak, bu temel fikir iyi anlaşılamazsa, Turancılık gibi, faşizm gibi, nasyonal ve sosyalizm gibi bir takım tehlikeli alanlara sürükleyebilir. Bu sebeple; milliyetçiliğin tarifi iyi anlaşılmalıdır. Atatürk Türk milliyetçiliğinin tarifini dikkatle yapmıştır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk milleti denir. Millet, dil, kültür ve ülke birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir politik ve toplumsal heyettir. Bu tariflerden de anlaşılacağı gibi Türk milliyetçiliğini ne ırkçılığa,ne faşizme ne de komünizme götürmek isteyenlere fırsat tanımaz. Laiklik ise:Türk devletinin komünizme kayması nasıl bir tehlike ise Ümmetçiliğe kayması da öylece bir tehlikedir. Atatürk, bu ikinci tehlikenin kapısını kapamak için laiklik ilkesini devlete geçirdi. Laik devlet teokratik devletin zıttıdır. Teokratik devlette bütün girişimler din kurallarına göre yürütülür;buna karşılık laik devlette bütün girişimler,din kurallarından arındırılır.,dinin devlet işlerine girmesine izin verilmez.

    Cumhuriyet fikrinin temeli olan "seçimle iktidar olmak "yöntemi gerek Türk soyunun geleneklerinden ve gerekse İslam dininin esaslarından kaynaklandığı için bize yabancı değil. Bu yüzden Cumhuriyet fikrinde temele inen yatkınlarımız vardır. Millet tabanında Cumhuriyet idaresi bir suyun yokuş aşağı akması kadar tabii bir neticedir. Sade bir iştir ama,cumhuriyetin karakterini tarihi toplum yapısına uygun olarak biçimlemek hiç de kolay şey değildir. Atatürk ve onun kullandığı metodoloji en değerli ürününü işte burada verdi. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel fikirleri içine laikliği alırken devleti üç tehlikeden korumak istiyordu.

    a. Devlet kuvvetliyken,bu kuvvete güvenip İslamiyet’in temel fikirlerinden olan "Gana" düşüncesine kapılmanın kapılarını kapamak ve böylece Ümmetçiliğin yolunu kesmek.

    b. Hangi sebeple olursa olsun devletin zaafa uğraması halinde,devleti ele geçirme hevesine kapılacak insanların din silahı ile üstünlük sağlamalarına engel olmak böylece politikada fırsat eşitliğini korumak.

    c. Toplumda ve devlette kesin biçimde aklın hakimiyetini egemen kılmak Çünkü "Laik Devlet" demek toplumun bütün ihtiyaçlarına, sadece akla dayanan kanunlarla cevap vermek demektir.

    Atatürk'ün toplum yapımıza dönük devrimlerinin en önemlisi, Medeni Kanunun kabulüdür. Tam anlamıyla bir devrim niteliğini taşır. Çünkü, bir toplumu, Doğu hukukundan batı hukukuna getiriyor. Örfe kadar uzanan ve yüzyılların oluşturduğu yapısını değiştiriyor. Onun yerine yeni bir toplum yapısı kuruyor.

    Devletin varolabilmesi için nasıl önce belli sınırları olan bir ülkenin sonrada özgür bir toplumun var olması zorunlu ise, toplumu yaratan fertlerinde ortak bir kültürü ve dünya görüşü olması, ister istemez zorunludur. Atatürk akılcı, deney ve bilime değer veren bir insan olduğuna göre elbette Batı uygarlığının seçileceği ortadadır.

    Nitekim daha sonra yapılan harf devrimi; kıyafet devrimi, takvim devrimi, hukuk devrimi de laik eğitimin başarıya ulaşabilmesi için katlanılmış temel toplum düzenlemelerinden başka bir şey değildir. Atatürk metodolojisinin zorunlu sonuçlarıdır.

    Atatürk, Türk milletini tarif ederken "Dil, kültür, ülkü" birliğini milletin vazgeçilmez üç ana vasfı olarak belirtilmişti. Bunlar, bir toplumun millet olması için elbette yeter, ancak milletlerinde büyük millet olması için dil ve kültürlerinin zengin ülkülerinin kendi toplumları ve dünya toplumları için yararlı olması gerektir. İşte Atatürk' ün dil ve tarih üzerinde yıllar süren sürekli ve derin çalışmanın sebebi budur. Türk milletinin "Büyük Millet" olduğuna kesinlikle inanıyordu, bu inancını başkalarına belgelemek istemesi elbette tabiidir.

    Atatürk imparatorluk tabanından millet tabanına geçerken nasıl imparatorluk çimentosu olan saltanat ve hilafeti kaldırmış ve millet tabanının tabii yönetim biçimi olan Cumhuriyet yönetimini kurmuşsa, aynı sebeplerle imparatorluk dili olan Osmanlıcayı bırakıp yeni Türk dilinin temellerini atmıştır. Eğer bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti varsa, eğer bir Türk Milleti varsa, canlı ve diri bir Türk dilinin de olması zorunludur. Atatürk' e göre dil, milliyet duygusuna sıkı sıkıya bağlıdır. Milliyetçiliğin güçlenmesi için dilin güçlenmesi gereklidir.

    Yönetimin meşru olması, kaçınılmaz bir şarttır. Bundan vazgeçilemez. Bu sebeple tarih boyunca yönetime çeşitli meşruiyet kaynakları aranmıştır. Meşruiyetin tek yolu seçimden geçer; seçmek bütün vatandaşların hakkıdır. Her vatandaşın oyu eş değerdir. Böyle bir ortamda seçilen insanların kurdukları yönetim meşrudur. Bu kurallara getirilen her kısıtlama yönetimi meşruiyetten ve başarıdan uzaklaştırır. Toplum çalkantılarının en büyük ölçüde yansıdığı sosyal mihraplar siyasi partilerdir. Partiler sosyal çalkantıları kendi düşünceleri açısından değerlendirir. Meşruiyet kaynağı nasıl millet ise çarenin kaynağı da millettir. Millet parlamento yolu ile kendisini yönetir. Öyle ise çare parlamentodadır. Bugün parlamentoda grubu olan partiler "Düzeni değiştirmek isteyenler" ve "Düzeni korumak isteyenler" olmak üzere ikiye ayrılmış bulunuyorlar. Parlamenterlerimiz bir fikir düzeni içinde yerlerini yeniden gözden geçirmeli ve seçmenlerinin düşünceleri doğrultusundaki mevkilerini almalıdırlar. Seçim kaygılarını bırakmanın, küçük hesapları bir yana itmenin ve şahsi menfaatlerinin üstüne çıkmanın tam sırasıdır.(Atatürk büyük Türk Milletine ve O' nun bağrından çıkan Parlamentoya her zaman inanmıştır. En çetin günlerde Parlamento aldığı kararlarla O'nu desteklemiş yeni bir ülke kurmuş,yeni bir millet yaratmıştır. Atatürk bir metot sahibi idi. Atatürk halka yüzde yüz inanan müstesna bir aydındı. Atatürk devrimleri ile yeni bir toplum yaratmayı amaçladı. Fakat devlet yapısını restore etmekle yetindi. Atatürk devleti ümmetçilik tehlikesinden korumak için Laikliği enternasyonal düşüncelerden korumak için milliyetçiliği anayasasına yerleştirdi. Atatürk güçlü devletten yana idi.

    Atatürk; akıl, deney, bilim yolu ile eşyanın tabiatına uygun, insanın hayranlığına yarar biçimde düşünerek, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabileceğine inanıyordu. Atatürk, her çeşit taklitçiliğe, her çeşit sisteme karşı idi. Atatürk, çareyi millette gören bir devlet adamı idi. Atatürk, milletin üstün vasıflarına iman ölçüsünde inanıyordu. Atatürk, böylece Atatürk olmuştur.
     
  4. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI ATATÜRK’ün İzinde Bir Arpa Boyu

    KİTABIN YAZAR Bahriye ÜÇOK
    YAYIN EVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ 10 Ağustos 1983
    KİTABIN YAYIM MAKSADI İslam dininin aslında, din istismarcılarının gösterdiği gibi yasakçı bir din olmadığı, ATATÜRKÇÜ düşünce sistemi ile zıtlaşmadığı, modern bir yorumlama ile toplumu daha ileriye götürülebileceği konusu işlenmekte.


    KİTABIN ÖZETİ :

    Atatürk heykellerinin kırıldığı, resimlerinin yırtıldığı dönemlerde yayınladığı, “islam’da spor ve resim” yazısı ile islamda resim ve heykelin ilke olarak yasaklanmamıştır. Yasağın sadece tapınmak amacı ile yapılan resim ve heykellere ilişkin olduğunu kaynaklara dayanarak, bu hususu bilmeyenlere veya bilmez görünenlere bir kez daha hatırlatmada bulunulmaktadır.

    İslamiyetin, zamanın arap toplumunun sosyal düzenini türlü yönlerden etkileyerek, bu toplumun çağdaş, bir toplum haline gelmesini örneklerle açıklanmaktadır.

    Özellikle Laiklik ilkesinin ihlali ile ilgili değişik zamanlarda yazdığı yazılar ve senatör iken yaptığı konuşmalar, kronolojik sıraya göre bir kitapta toplanmıştır.

    Diyanet işleri başkanlığının tutum ve davranışlarına çeşitli örneklerle işaret edilmektedir:

    Diyanet Bşk.lığı nüfus planlaması konusunda iki ayrı fetva yayınlanmıştır. Bunlardan birinde “insan neslinin ve memleketimizde nüfusumuzun çoğalmasına mani olmak dini bakımdan muvafık değildir. Bir zaruret yokken arzuya bağlı olarak doğum kontrolü teşebbüsü islam dininin esaslarına aykırıdır” denilmiştir. Görüşülen bir yasa tasarısı nedeni ile millet meclisi sağlık ve sosyal işler komisyonunun istediği görüş üzerine aynı başkanlık “gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür” diye fetva vermiştir. Bundan yedi buçuk ay sonra ise; “Allah yarattığı kulun rızkını mutlaka verecektir. Allah’ın koyduğu nizama zıt gelişmeler, insanlığın başına karmaşık felaketler getirmeye müsaittir.” Denilerek doğum kontrolunu bir fantazi olarak niteleyip “bu insanlığın hunharca harcanmasıdır” denilmektedir.

    Diyanetin yayınlarında,

    - “Erkek devamlı kazanır, kadın ise tüketicidir; devamlı üretici olan oğlan ile mütemadiyen tüketici olan kız evlat bir olabilir mi? Denilerek, medeni kanuna aykırılık ifade edilmektedir.

    - 15 şubat 1977 Van Depremi ile ilgili olarak; “Yer altında bazı gazların sıkışması veya kayması gibi sebeplerin olması zelzelenin tesadüfi olduğunu göstermez. Zelzele kıyameti hatırlatır. Kıyamet zelzele ile başlayacaktır” sözlerinden az sonra “günahları yüzünden onları yok edip, arkalarından başka başka nesiller peydah ettik” ayetini yersiz ve gereksiz olarak kullanıp zelzele ve benzeri felaketlerin herkes için ihtar, ikaz manasını taşıdığını bildirmektedir.

    Böylece acı çeken insanlığa manevi bir güç vereceği, teselli çabaları sarf edeceği beklenen başkanlık, çağdışı tutumuna bu konuda da bilim dışı örnek vermektedir.

    “Dinsiz devlet yıkılacak elbet”

    “Şeriat hakkımız, söke söke alırız”

    “Zincirler kırılsın, ayasofya açılsın”

    “Şeriat islamdır, anayasa kur’andır”

    “İslami hükümet, halifeli devlet”

    “Erbakan-ziya-humeyni” yaşasın islam birliği.

    Kitabın bir bölümünde, izmir milletvekili hacı süleyman efendi’nin, TBMM kürsü-sünden ulusun temsilcilerine seslenişi söyle ifade ediliyor.

    “Tarih pusulalarını şaşırmış ulusların, çöküşünü gösteriyor. Ulusları kötü sonuçlara götüren neden, yanlış fikirleridir. İnsanlar eğitilmedikçe hiçbir işe yaramazlar. Bugün köylerde ufak tefek okul yapmak, şehirlerde cami yapmaktan daha hayırlıdır. Köylerde yalnız erkekler için değil birer de kızlar için okul açmak gerekir.

    Erkeklerin okuması ne kadar gerekli ise; kızların okuması da O oranda önemlidir. Hatta daha çok önemlidir.

    Kadınları yüksek mertebede bulunan bir milletin sırtı hiçbir vakit yere gelmez. Bu durumda olan bir ulus, dünyanın en soylu bir ulusudur.

    Kadın kadınlığını, yüksek erdemini, anneliğini, zevceliğini bilirse, O vakit sosyal düzeyimizdeki ilerleme en yüksek düzeyini bulur.”

    İnançlı yurttaşlarımıza kadın hakları konusunda yayımları ile yanlış ve tutucu bir yol çizen bazı resmi çevre yöneticilerinden, bundan böyle hacı süleyman efendi’nin ışıklı yoluna yönelmeleri tavsiye edilmektedir.
     
  5. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI ATATÜRK VE DİN

    KİTABIN YAZARI Prof. Dr. İsmail YAKIT

    YAYINEVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ

    KİTABIN ÖZETİ :

    Yazar ATATÜRK’ün din anlayışını, onun hakkında yapılan bir takım yorumlardan ziyade, doğrudan doğruya kendi sözlerinden, demeç ve sohbetlerinden faydalanmak suretiyle ortaya koymuş ve din konusunda ATATÜRK’ü olduğundan farklı göstermek isteyen art niyetli kişilere karşı bu kitabı derlemiştir.
    ATATÜRK dini Allah ile kul arasında bir ilişki olarak görmüş, milli kimliğin oluşumunda ve gelişmesinde, dinin çok önemli bir yere sahip olduğunu her vesile ile ifade etmiştir.
    ATATÜRK’ün din anlayışı akılcı ve rasyoneldir. O, hurafelere, safsatalar, boş inançlara ve bunları çıkarıp, çeşitli siyasi eylemlere alet etmek isteyenlere karşı hayatı boyunca mücadele etmiştir.

    Her fırsatta müslüman olduğundan iftiharla bahseden ATATÜRK, “Hz.Muhammed”den de her zaman tayişle söz etmiş, onun önder kişiliğinden ve dini yayma çabalarından övgü ile bahsetmiştir.
    ATATÜRK Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme ve tefsir edilmesine de büyük önem vermiş, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türkçe ibaret konusunda yapılan birçok çalışmayı desteklemiştir.

    ATATÜRK çeşitli maksatlarla dinin istismar edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve kendisine dinin üzumlu olup olmadığı konusunda sorulan sorulara aşağıdaki şekilde cevap vermiştir.
    “Evet, din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din Tanrı kul ile arasındaki kutsal bir bağlılıktır. Mutaassıp İslamcıların din komisyonculuğuna izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız. Buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. “

    ATATÜRK din eğitimine de çok büyük önem vermiş ve din eğitimini Milli eğitimintemel hedefleri arasına sokmuştur.
    Sonuç olarak ATATÜRK, bazı çevrelerin iddia ettiğinin aksine, hiçbir zaman dini zayıflatmak ve küçültmek çabası içinde olmamış, bilakis İslam dinine, Hz. Peygamber’e ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e her zaman saygı göstermiştir.

    Ancak hayatı boyunca din kisvesine bürünmüş cahil kimselerin toplum üzerindeki etkinliğini kırmak için mücadele etmiş, her türlü hurafeye, yobazlığı, safsataya ve dinin politikaya alet edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır
     
  6. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk Konuşuyor
    KİTABIN YAZARI Falih Rıfkı ATAY - İsmet BOZDAĞ
    YAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayın Dağıtım
    BASIM TARİHİ 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Kurtuluş Savaşı’nın öncesi , bu büyük eylemin hazırlık dönemidir. Atatürk’ün padişahı etkilemeye çalıştığı, sadrazam ve vezirlerle çekiştiği, parlamentoyu düşüncesi yönünde karar almaya zorladığı, gazete çıkardığı, gizli ihtilal örgütleri kurduğu karmaşık ve dinamik bir dönemdir. Mustafa Kemal Paşa’yı ATATÜRK yapan nutuk öncesi dönemi anlatan bu kitaptaki anılar; Atatürk’ün bizzat kendisinin Falih Rıfkı ATAY ve Mahmut SOYDAN’a anlattıklarıdır.

    KİTABIN ÖZETİ :

    1. ATATÜRK’ÜN ANILARI (1917-1919) :

    Ben, Birinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerimiz için iyi bir sonuç vereceğine güvenmiyordum. Fakat savaş başladıktan sonra bulunduğum cephelerde savaşı başarıya ulaştırmaya çalıştım. Öteki cephelerde ise, sanki tersine bir yarışma vardı.

    Başkomutan vekili Enver Paşa Sarıkamış’ta bir ordu mahvetmişti. O ve arkadaşları ordunun yabancı komutanların eline bırakılması ile Türk Milletini uygunsuz duruma sokmuşlardı. Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırları ile Alman asker heyetine verilmesi ve yönetimine bırakılmasından çok üzgündüm. Bu açıdan Alman asker heyetini tenkit etmek yerine asıl tenkide layık olanların bizim devlet reisimiz ve devlet adamlarımız olduğunu düşünüyordum. Bu durumu öğrendiğim zaman, sesimin erişebileceği makamlara kadar itirazlarda bulunmayı kendime görev saymıştım. İtirazlarıma kimse cevap vermedi. Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemeye devam ettim.

    Zavallı Talat Paşa !

    Kendisinin serseri bir Ermeni kurşunu ile Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar üzülmüştüm. Sadrazam olduğu günlerden birinde, sadaret makamında kendisine bazı hayati meselelerden bahsetmiştim. Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına inanmış.... Hatta arkadaşına hikaye etmişti. Fakat iki gün sonra, kendisini telaşa düşüren bu durum ortaya çıkınca, beni gece yarısı evine davet edip çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti. O gece, telaşlı sadrazamın meclisinde aynı arkadaşım da hazırdı.

    “Benden fikir ve mütalaa soruyorsunuz, söylemekte mazurum. Çünkü ben size daha üç gün önce, bu hayati mesele hakkında fikir ve mütalaamı söylemiştim. Siz ise beni atlattığınızı sanmış, hatta bundan pek neşelenmişsiniz.”

    “Asla” dedi .... “ Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor.” dedim.

    O devrin ruh yapısını anlatabilmek için, Osmanlı Devlet adamlarından diğer büyük birisini de yeri gelmişken hatırlayalım:

    Arıburnu’nu ve Anafartalar Muharebeleri yapmış bir komutandım. Memlekete bir hizmette bulunmuştum, o hareketle bilhassa Başkenti (İstanbul) kurtarmıştım. İnsanlık hali, bu küçük hizmeti yapmış olmamdan memnun olabileceğini umduğum Osmanlı Devlet adamlarını ziyaret ediyordum. Ayrıca bu ziyaretlerde ilim, fen, sanat ve olaylar bakımından memleketimin ölüm - kalım hali için düşüncelerimi söylemek istiyordum.

    Sayın Dışişleri Bakanını da görmek inancına saptım. Bakanlığın bir müsteşar muavini vardı. Sofya Sefaretinden tanırdım; Halil bey. Önce bu güzel kalpli adamı makamında buldum. Nazır (Bakan) Beyefendi’den “Bekleme” buyruğu geldi, bekledim. Bekleme haylice uzadı. Bu sırada muhterem Nazır bey, çok enteresan ziyaretçilerini kabul etmekteydi. Sonra gelenler bile kabul edilmekteydi. Müsteşar muavinine, “Beyefendi hazretleri beni unuttular.” dedim. “Beklesin” buyurmuş. Bir ara odacı “Buyurun efendim” dedi. Muavin beyle ciddi bir konu üzerinde konuşuyordum. “Beklesinler!” dedim. Muavin ile olan konuşmamızın biraz uzatılmış ayrıntılarının sonuna kadar gitmedim. Nazır beyefendinin muhteşem bürosuna girdiğimde beni iltifatlarla ayakta kabul etti ve gerek askeri ve gerek politik durumun çok parlak olduğunu söyledi. Nezaket gereği teşekkür ettikten sonra yorumlarımı söylememe izin verip vermeyeceğini sordum. “Hay, hay efendim” dedi. Dedim ki:

    “Genel durumun, sizin açıkladığınız gibi olmasını çok isterdim. Fakat ben en çetin ve güç sonuçlar alınabilen savaş alanından geliyorum. Memleket ve her şey mahvolmak üzeredir. Şunun bunun söylediklerine inanarak politikanızı yürütmeye devam ederseniz sonuç daha kötü olacaktır. Çok sert ve ciddi tavırla şu karşılıkta bulundu.

    “Komutan Bey, biz size saygı gösterdik. Çünkü bize dediler ki, Arıburnu, Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal hizmet etti. Fakat bu konuşmaların ve tenkitlerin muhatabı ben değilim. Ben ordu başkomutanına, onun genelkurmayına, bütün bakanlar kurulu arkadaşlarımla birlikte derin ve sarsılmaz güven taşıyan bir nazırım. Sizin bilmediğiniz gerçekler olabilir: Ben size bunları açıklamakta mazurum. Şüphelerinizi gidermek için başkomutanlığa başvurunuz.”

    “Bana yol göstermek nezaketinde bulunduğunuz için size teşekkür ederim.” dedim. “Yalnız müsaadenizle şunu arz edeyim ki, önce ben Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim; ben ordu ile, çok küçük rütbeli subaylıktan beri temasa geçmiş bir askerim. Türk ordusunu, onun faziletini, değerini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur. Şimdiki önemli politik mevkiinizde gerçekle yüz yüze gelmiş değilsiniz. Bana bir şey salık verdiniz ki, ben onu yapamam: Genelkurmaya başvurmak tereddütlerimi gidermek.... Beyefendi farkında değil misiniz ki artık bu memlekette milli bir genelkurmay heyeti yoktur. Bir Alman genelkurmayı vardır. O Alman genelkurmayı ki, ilk iş olarak benim gibi dik başlı bir askeri ordudan çıkarmak kararı verdi. Beni o heyete mi gönderiyorsunuz?”

    Birkaç gün sonra işittim, bu Nazır beyefendi benden bakanlar kurulunda yakınmış ve cezalandırılmamı istemiş. Kahkahalarla güldüm. Evet, o zamanlar herhangi bir Mustafa Kemal böyle içi dışı çürümüş, bozuk bir sülalenin ismi padişah olan reisine arkasını vererek kendisini kuvvetli sanan bir heyet tarafından cezalandırılır düşüncesi yaygındı. Fakat ben, başı ve sonu belli olmayan, kimi kendini bilgin, kimi kendini doktor sayan bu adamların, sade Mustafa Kemal’e bir şey yapamayacaklarından emindim. Bir şey yapabilirlerdi; o da Mustafa Kemal’i yakalamak ve asmaktı. Halbuki ben, o günkü isyanımın millet arasında duyulmasını nimet bilirdim. Onlar buna cesaret edememişlerdir. Niçin?.... Sanırım, yapabileceklerine emin olmadıklarından....

    Birinci Dünya Savaşına girdikten sonra, bu savaşın feci sonuçlarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kanal harekatı aleyhindeki baş kaldırışım bana teklif olunan “Hicaz Kuvveti Seferiyesi” komutanlığı sırasında söylediğim ve benimsettiğimi sandığım halde faydasını göremediğim tenkitler ve bunun gibi birçok mücadele sahneleri birbirini izledi. En sonunda “Yıldırım Ordusu” gurubunun serüveni ile, benim bu gurupta asıl Yıldırım Ordusu komutanlığım herkesin bildiği bir şeydir. Hatırladığıma göre, önüne geçilmez başkaldırışım, işte bu olayda olmuştur.

    Artık susmayı ve alçak gönüllü olmayı sona erdirmenin sırasıydı; ben de bu anı kaçırmadım. Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye üzerinden aktığını görüyordum. Nasıl dayanıp susabilirdim? Sonuç ne oldu? Benim gözden düşmem! Bu sözcüğü özellikle kullanıyorum, ben hayatta gözden düşmeyi, uzaklaştırılmayı kabul etmiş bir adam değilim. O zaman benim halimi gözden düşme, uzaklaştırma görenlere gülmüştüm. Çünkü bundan ne çıkabilirdi? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve bütün tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Memleketin düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İsterdim ki benden öncekilerin yanlışlarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşmüş Türkiye’yi çekip çıkarabileyim.

    Yedinci Ordu yani Yıldırım Ordusunun ilk defa komutanı olduğum sırada 6. Ordunun da dahil olduğu grup komutanı general Falkenhayn’ın askerlik ve iç politika bakımından izlediği usul ve tutum aramızda önemli bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışma, sonunda büyük makamlara yansıdı; ben çok önem verdiğim düşüncelerime itibar edilmediğini görünce susmadım. Kendi kendimi ordu komutanlığından af ve hatta vekil’imi de bizzat tayin ederek görevime son verdim ve üst makamlara bildirdim. Fakat bu istifamın, yüksek makamlara ve bütün millete anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan, basit bir sebeple çekilmiş olduğumu ortalığa yaymak için beni eski orduma İkinci Ordu Komutanlığına tayin ettiler. Onu da reddettim.

    Bir aylık süre için izinli olduğumu bildirdiler. Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücreti ödeyecek kadar param olmadığını bilmiyormuşum…

    Falkenhayn karargahından bir genç Alman Subayı evime geldi ufak ve zarif sandıklar içinde Falkenhayn tarafından bana bazı şeyler getirdiğini söyledi. “Bunlar nedir?” dedim. Alman Subayı Mareşal Falkenhayn tarafından bir miktar altın gönderilmiştir. Kimseye, hiç bir ihtiyacımdan söz etmemiştim; ama sandım ki, mareşal bu parayı ordunun ihtiyacı için harcanmak üzere göndermiştir. Onun için tercümanlık eden Türk subayına dedim ki “Bu sandıklar bana yanlış geldi. Ordunun levazım başkanına gönderilmek gereklidir, benim için ağırlıktır. “Alman Subayı hemen, “Efendim, o da başka” dedi. Bizim subaya, “paranın miktarını bu subaydan iyice öğren huzurunda alındığına dair bir senet yaz, imza edeyim.” dedim. Subay emrimi yaptı; fakat Alman Subayı senedi almak istemedi. Tekrar “Bu subay bilmiyor, dedim senedi alsın ve mareşale versin, siz de bu parayı gelip alması için levazım başkanına haber gönderin ....”

    Bu sandıklar ve içindeki altınlar ordunun levazım başkanlığında, benim bunlara karşı verdiğim senet de Falkenhayn’ın gizli kasasında birkaç ay beklediler. Kendimi Yedinci Ordu komutanlığından affettirdikten sonra, komutanlığa vekil olarak bıraktığım Ali Rıza Paşa’ ya bu sandıkları teslim ettim ve kendisinden teslim aldığım senedi o sıralar yaverim bulunan Cevat Abbas (Bolu Milletvekili), Salih (Bozok) beylere vererek; “Hemen, Falkenhayn’ın karargahına gideceksiniz, bizzat kendisini görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız.”

    Yaverlerim, buyruğumu harfi harfine yapmışlar az sonra yanıma gelerek dediler ki; “ Müşir Falkenhayn, size böyle bir para verdiğini hatırlamıyor, ve bu para için sizin imzanızı taşıyan bir belgenin kendisinde olduğunu bilmiyor. Yaverlerime dedim ki; “İkiniz tekrar gideceksiniz ve diyeceksiniz ki; “Verdiğiniz altınlar olduğu gibi saklanmaktadır. Buna karşılık size senet verilmiştir. Senet olmadığını savunmak altınların varlığını ortadan kaldırmaz. Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size geri vereceğiz. Aldığınıza dair siz bize vesika veriniz.” ve diyeceksiniz ki “Bizi buraya gönderen komutanın, altın karşılığı memleket menfaatleri üzerinde müsamaha gösterecek insanlardan olmadığını çoktan öğrenmeliydiniz. Hala bunda tereddüdünüz var ise komutanımız bunu size ve kamuoyuna daha başka türlü ispat edebilir. Paralarınız duruyor, fakat bu paralardan çok daha değerli olan “Mustafa Kemal” imzası sizde kalamaz. “Emir verdiğim insanlar grup komutanı Falkenhayn’ı tanıyan adamlar değildi, fakat beni çok iyi tanıyorlardı. Onun için bir saat sonra Falkenhayn’ın elinden benim imzamı taşıyan kağıt parçasını alıp dönmüşlerdi.

    Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, Mareşal Falkenhayn beni, belki benden başka bir çoklarını, böyle sandıklarla altın vererek baştan çıkarmak yolunda idi.

    Çok yıllar önce 3 ncü Ordu genelkurmayının küçük bir odasında O, kurmay binbaşı Cemal Bey, ben kurmay kolağası Mustafa Kemal Bey olarak tanıştık. Cemal Bey çeşitli tecrübelere sahip zekası, çalışkanlığı ile üstlerini kazanmış rütbesi küçük, fakat mevkii büyük bir durumda idi. Ben ise okuldan yüzbaşı çıkar çıkmaz, tutuklanmış, hapsedilmiş, sonra da sürülmüş acemi “çömez” bir gençtim. Selanik’te, Hürriyet meydanında Yungu’nun yerinde bir gün salonun bir köşesinde, ufak merdivenle çıkılır bir de oda olduğunu haber aldım ve oraya çıktım. Ufak salon ağzına kadar doluydu. Rakı ve bira içildiğine dikkat ettim. Masada oturanlar çok vatanseverce konuşuyorlar, devrim yapmaktan, devrim yapabilmek için büyük adam olmaktan söz ediliyordu. İçlerinden biri bağırdı; “Cemal gibi olmak isterim” sofradakilerin hepsi “Bravo, dediler, Cemal gibi” sonra, hiçbirini yakından tanımadığım bu kişiler hep birden bana döndüler. Ben durgun ve gözlerimi gözlerine dikerek baktım. Bu bakışımla tabi bir şey anlatmak istiyordum, bu manaya dikkat eden yoktu. Cemal Bey hakkındaki kendi düşüncelerine katılmamı bekliyorlardı. İçimden şu düşünceler geçti “Bir adam ki, büyük olmaktan söz eder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketini kurtarmak için önce “Büyük” olmak gereklidir, der ve bunun için örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtarılamayacağı kanaatinde bulunur bu adam, adam değildir.” Sofra arkadaşlarımı memnun etmediğimi fark ettim. Kendi kendilerine şöyle düşünmüş olabilirler “Bu acemi efendi kendini o kadar büyük görüyor ki bu adam arkadaşımız olamaz...! O gece sofrada iki görüş billurlaştı. Bir görüşe göre önce büyük adam olmak, sonra memleketi kurtarmak lazımdır. Öteki görüşe göre, büyük adam lafta olmaz, önce memleketi kurtarmalı, kurtardıktan sonra bile büyüklük söz konusu değildir. Size bu olayı bu günkü duygum bu günkü tecrübemle söylemiyorum, Yungu’nun özel odasındaki gözlemlerimin getirdiği fikir bu idi.

    Bir gün Cemal Bey, Selanik gazetelerinden birine imzasız bir baş yazı yazmış. Beraber çalıştığımız daireden çıkmış, tramvaya binmiş gidiyorduk. Cemal Bey “Bu baş yazıyı okudunuz mu ? “Hayır”, “Oku” dedi. Okudum “nasıl?” diye sordu “Sıradan bir yazı” dedim. Amma yaptın ha, bunu ben yazdım” dedi, cevap verdim. “Affedersiniz bilmiyordum. Yazmamış olmanızı temenni ederdim” ve ekledim. “Cemal Bey bir takım kimselere kendini beğendirmek hevesine düşmeyiniz. Biraz feragat sahibi olmak gerektir. Şunun bunun pohpohlamasından kuvvet almaya tenezzül etmeyiniz. Büyüklük odur ki, hiç kimseye yüz vermeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için gerçek ülkü ne ise, onu görecek, ona doğru yürüyeceksin! Herkes senin arkandan konuşacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, işte sen burada direneceksin!... Önüne sonsuz engeller yığacaklar; sen kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç bilerek kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın!... Ondan sonra sana “Büyüksün” derlerse, onu diyenlere de güleceksin. Cemal Bey sözlerimi sükunetle dinledi, bana hak verdi.

    Evet Halep’ten İstanbul’a gitmek için, tren ücreti ödeyecek param olmadığının farkında değilmişim. Yalnız beş-on atım ve kısrağım vardı. Salih’i çağırdım ve “Bu atlardan bir kaçını satıp da İstanbul’a gidebilirim” dedim. Benim o en güzel atlarımı pazarda satın alacak bir tek adam çıkmamıştır. Halep’te Cemal Paşa rahmetli ile konuşurken, atlardan bahsettim, kimsenin satın almadığını bana bir yol göstermesini istedim. “Önce baytarlarıma muayene ettireceğim” dedi. Cemal Paşa hepsi için iki bin altın teklif etti, kabul ettim ve bu süratle İstanbul’a hareket ettik. Bir gün İstanbul’da Cemal Paşa imzalı telgraf aldım. “Hayvanlarınızı beş bin liraya sattım, sizden çok ucuz almışım üç bin lirasını nereye göndereyim”. Ben Paşa’ya atlarımı iki bin liraya sattım o beş bin liraya satmışsa üst tarafını bana vermek zorunda değildir. Fakat bu tok gözlü davranışıma rağmen Cemal Paşa merhum, üç bin lirayı Vasıf Paşa aracılığı ile bana göndermişti. Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım.

    Evet İstanbul’da Perapalas otelinin bir dairesine yerleştim. Bir gün bana padişahın vekili sıfatı ile Enver Paşa, dolaylı olarak başvurdu. “ Almanya İmparatoru, padişahı genel karargahına davet etti. Fakat padişah, öyle bir geziyi yapamayacak halde bulunduğundan, düşündük, veliaht hazretleri bu geziyi yapsın, kendisiyle arkadaşlık kabul edermisiniz...?”

    Ben, böyle bir zat ile geziyi ilginç bulduğum için kabul ettiğimi bildirdim. 3 gün sonra trenle Vahdettin ile geziye çıkmamız kararlaştırıldı. Bana denildi ki; “Geziye çıkmadan önce, veliaht hazretleriyle tanışmalısınız.” Naci Paşa Harbiye’de benim “askerlik terbiyesi” hocamdı. O sıra sanırım onun da Vahdettin’le beraber bulunması uygun görülmüştü. Vahdettin ile sarayında birleştik. Redingotlu adamlarla dolu olan odada bir başka redingotlu adam görüldü. İçeri girerek kanepenin sağ köşesine oturdu. Bu zat bir defa gözlerini kapadı, derin bir vecde daldı, neden sonra gözlerini açtı ve bize lütfen iltifat etti; “Sizinle müşerref oldum, memnun oldum.” Tekrar kapadı gözlerini...Bu ince sözlere karşılık vermeye hazırlanırken, içi geçmiş birinin karşısında bulunduğumu fark ettim. Naci Paşa’nın yüzüne baktım, o da çok durgundu, beklemeyi tercih ettim biraz sonra yine gözlerini açtı;

    -“Seyahat edeceğiz”, “ değil mi? ” dedi.

    Ben çok sıkılmış, bunalmış bir halde;

    -“Evet seyahat edeceğiz “dedim. Bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu hemen fark etmiş ve aklı başında bir konuşmaya girmekten kendimi alıkoymuştum. Hemen ayağa kalkıp dedim ki:

    -“Efendi hazretleri!.. Beraber seyahat edeceğiz, perşembe akşamı gardan hareket edeceğiz “ veda ettik ve çıktık.

    Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendilerinden ne beklenir?...”

    -“Hiç...”

    Perşembe akşamı gara geldiğimde bir asker müfrezesi savaş töreni düzeninde veliahdı uğurlayacaktı. Vahdettin’in yanına yaklaştım, başkomutan vekili Enver Paşa da orada idi.

    -“Bu asker sizi uğurlamak için hazırdır, kendilerini selamlayınız” dedim. Vahdettin yüzüme baktı. Bu bakışı ile “Nasıl?” demek istiyordu. İşaret ettim:

    -“Siz yürüyünüz arkanızdan biz geleceğiz. “Vahdettin askerin önünden geçerken iki elleri yukarıda, tuhaf selam vererek yürüdü. Trene bindik, salonun pencerelerini açtırarak:

    -“Bu pencereden asker ve ahaliyi selamlayınız” dedim.

    -“Niçin? Gerekli midir?” dedi.

    -“Evet gereklidir.”

    Vahdettin, benim pervasız uyarıma boyun eğmiş görünerek dediğimi yapıyordu. Trenimiz İstanbul’ dan hayli uzaklaşmıştı. Bir zat geldi:

    -“Efendimiz sizi salona davet ediyor” dedi.

    Sarayında genellikle gözleri kapalı konuşan zatı, büsbütün başka buldum. Bir nutuk söyler gibi demeçte bulundu :

    -“Afedersiniz paşa hazretleri... Bir kaç dakika önceye kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu izah etmemişlerdi. Ancak şimdi takdir ettiğimiz bir komutanımızla beraber olduğumu anladım. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız ve kazandığınız başarıları biliyorum. İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir komutansınız.” Gerektiği gibi cevaplar verdim. Düşündüm veliaht İstanbul’dan çıkıp kendisini serbest gördükten sonra kişiliğini göstermekte artık sakınca görmüyor. Buna göre ben de olup bitenleri anlatabilirim, bazı konular üzerinde faaliyete geçebilirim umuduna kapıldım. Veliaht’ı böylece hazırlamak, memleket çıkarları için bir görev olduğunu arkadaşlara işaret ettim.

    Alman karargahının bulunduğu küçük bir kasabaya gelmiştik. Görkemli bir Alman kıt’ası selamladığı sırada Kayzer karşılamaya katılıyordu. Bu sırada Vahdettin’e denildi ki:

    -“Beraberinizde olanları imparatora takdim etmeniz lazımdır.” Veliaht beni imparatora takdim etti. Bir eli göğsü üzerindeki düğmelerin arasına sokulmuş olan imparator, öteki eliyle benim elimi tuttu ve çok yüksek bir sesle Almanca olarak ;

    -“On Altıncı Kolordu... Anafarta” sözlerini telaffuz etti.

    Bütün oradakiler bana döndüler. Ben Kayzer’in ne demek istediğini anladığımdan sıkıldım ve önüme baktım. İmparator benim bu mahcup ve alçak gönüllü davranışımdan kuşkuya düşerek yanlış bir şey söylemiş olması ihtimalini düşünmüş olsa gerek, bana sordu:

    -“Siz On Altıncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartalar’ı yapmış Mustafa Kemal değil misiniz ?” Fransızca;

    -“Evet ekselans.” Bu kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez hemen anladım ki yanlış konuşmuşum. Sir ya da Kayzer demek gerekti.

    Gerek Hinderburg gerekse Lüdendorf Türk Milletine çok avutucu sözler söylüyor, Veliaht da bunlara teşekkür ediyordu. Bir ara güney batı cephesi üzerinde müttefik ordularına karşı giriştikleri parlak saldırıdan söz etti. Saldırının ulaşabileceği sonucu bir de ağızlarından dinlemek istiyordum. Nihayet generale kısa bir soru sordum.

    -“En nihayet saldırı güçleri, hangi hatta kadar gideceklerdir?” Biraz düşündü yüzüme baktı:

    -“Biz, saldırıyoruz gerisini olaylar gösterecektir.”

    Karşılık verdim :

    -“Yapılmakta olan saldırı sonucunun ne olabileceğini anlamak için, olayların ve talihin belirmesini beklemeye gerek olmadığını sanıyorum. Çünkü yapılan saldırı en sonunda Parsiyel-Partiel bir saldırıdır.”

    Lüdendorf yeni baştan yüzüme baktı, ne demek istediğimi pek iyi anladı. Bir karşılık vermeden sustu. Ziyarete son verildi.

    İmparatorluk karargahı yapılan otelin içinde, Vahdettin‘in odasında, Vahdettin, ben ve Naci Paşa konuşuyorduk. Veliahda yakalarını açtığım can alıcı konular üzerindeyiz. Başkomutanlık vekaletinin, Alman ordusuna dayanılarak sürdüreceğimiz fedakarlığın mantıksızlığını anlatmaya çalışıyordum. Yaptığım açıklamalar, veliaht‘n onayı ve uyanıklığını gösteren işaretlerle karşılanmakta idi. Birden Kayzer’in geldiği haber verildi.

    Vahdettin imparatora sordu:

    -“Türkiye’nin can evine dönük saldırılar durmaksızın ilerlemektedir. Eğer bu saldırılar başarıya ulaşırsa, Türkiye mahvolacaktır; bu saldırıları durduracak, yeterli güvence veren sözlerinizi dinleyemedim. Lütfen bu konuda beni aydınlatır ve rahatlatır mısınız?”

    Bu soru üzerine imparator;

    -“Anlıyorum ki sizin zihninizi karıştıranlar vardır. Ben Almanya İmparatoru size geleceğin başarılarından bahsettikten sonra, kuşkunuz kalmalı mı?...

    Veliaht olumlu bir karşılık vermekle beraber kaygılarının giderilmediğini sözlerine ekledi:

    İmparatorun sofrasında, akşam yemeğine davetliydik. Benim solumda Lüdendorf’a Almanca;

    -“Sağındaki adamla konuş” dedi. Lüdendorf;

    - “ Onu yapıyorum.” karşılığını verdi.

    Yemekten sonra Hindenburg’la konuşmak istiyordum. Suriye’de durumun düzelmiş olduğunu oradaki komutanların raporlarına dayanarak söylüyordu. Ben orada görev yaptığımı söyledim ve dedim ki;

    -“Suriye’de durumlar düzelmiş değildir. Yalnız bana söyler misiniz, güvenle umduğumuz hedef ve amaç nedir?”

    -“Ekselans” dedi. “Size bir sigara takdim edebilir miyim?” Meğer Vahdettin’le konuşan imparator bizim değindiğimiz ve konuştuğumuzla ilgileniyormuş. Mareşal’e sordu;

    -“Ne diyor?...”

    Mareşal karşılık verdi:

    -“Bir şeyler.”

    Ben sigaramı yaktıktan sonra Vahdettin’in yanına gittim.

    -“Konuştuğunuz Almanya İmparatoru benim size sunduğum kaygıları açıklayacak tek kelime söyledi mi? “

    -“Hayır” dedi.

    -“Konuşunuz” dedim Hiç olmazsa, Türkiye’deki gerçekleri görmüş olanların varlığına inanacaktır.”

    Veliaht:

    -“Öyle yapıyorum” dedi.

    Artık Batı cephesinde bize güçlü görüntülerini göstermek üzere çeşitli cephelere gönderiliyorduk. Cephede en üst komutan, bütün düzenlemelerin tatlı renklerle gösterilmiş olduğu bir harita üzerinde durumu açıklıyordu. Sözler parlak, ustaca idi. Vahdettin, kulağımı delecek gibi:

    -“Ya, buna ne dersin” dedi.

    -“Haritada gösterilen bu durumu, yerinde görmek isteğinde bulununuz.”

    Öyle oldu. Bizim neresini göreceğimiz konusunda hemen bir plan hazırlanmış. Bunu görünce dedim ki:

    -“ Müsaade edilir mi bu sizin yaptığınız planı bırakalım ve benim göstereceğim yere gidelim?”

    O anda bir karışıklık oldu. Vahdettin krokiye bağlı götürülmek istenen yöne yürüdü. Ben de asker inadı uyandı, onları izlemedim. Edinmiş olduğumuz haritanın öncülüğüne güvenerek, ateş hattının bir noktasına yürüdüm. Bir ağacın dibine geldim. Orda bir genç subay ağaç üzerinde gözetleme yapıyordu. Benimle gelen Alman subayları da vardı.” Müsaade eder misiniz, bende ağaca çıkayım?” dedim.

    -“Hay, hay” dediler, çıktım.

    -“Bu düşman düzenlemesi karşısındaki kuvvetiniz, düzenlemeleriniz, yedekleriniz nedir?”

    Ateş hattının saf subayları gerçeği söylediler. Piyade kuvvetleri, hemen hemen yetersiz hale gelmişti. Süvari iken piyade gibi kullanmağa mecbur kaldıkları bir kuvvetten söz ettiler; o da yedek güç denecek nitelikten çıkmıştı. Bu bilgiyi aldıktan sonra pervasızca dedim ki:

    -“O halde tehlikedesiniz!”

    -“Öyle” dediler.

    Bu ateş karargahından ayrılırken Alman Kolordu Komutanı yanıma yaklaştı sordu:

    -“Siz Veliahtın yaveri misiniz ?

    -“Hayır” dedim.

    -“Askerlikten çok iyi anlıyorsunuz, Türkiye’de herhangi bir kuvvete komuta ettiniz mi?”

    Olumlu karşılık verdim.

    -“Mutlaka Alay’a kadar komuta etmiş olacaksınız.” dedi.

    Alay’a evvelce komuta etmiş olduğumu söyledim.

    -“Fırkaya da komuta ettiniz mi?”dedi. ”Evet” karşılığını alınca:

    -“Beni hoş görünüz. Ben Kolordu Komutanıyım ve size babanız yerindeyim. Lütfen en son Komuta ettiğiniz kuvveti söyler misiniz?”

    Bu temiz kalpli adamı meraktan kurtarmak istedim:

    -“ Muhatabınız, fırka ve kolorduya komuta ettikten sonra bir çok ordulara komuta etmiş arkadaşınızdır.”

    Verdiğim bu karşılık Alman Kolordu Komutanını, beni hiç ummadığım bir noktada duygulandırdı.

    -“Bağışlayınız biz şimdiye kadar size yanlış hitap ediyormuşuz, demek siz “Ekselanssınız!.”

    Alsas’da bir gece valinin evine davet edildik. Bir aralık Vahdettin beni bulunduğu masaya çağırdı. Vali Vahdettin’e bir soru sormuş; Vahdettin bazı karşılıklar vermiş benim pekiştirmemi gerek görmüştü.

    Veliahda, söz konusu sorunun ne olduğunu sordum:

    “- Ermeniler !” dedi.

    Alman Valisi Ermenilerin çok iyi niyet sahibi olduğundan,Türk’lerin Ermenilere karşı yürekler acısı saldırılarda bulunduğundan söz etmiş.Konuğu olduğumuz dost ve müttefik Alman milletinin yüksek bir Valisinin, gelecekteki Türkiye Padişahı ile ve hem de ciddiyetle bu konu üstünde konuştuğunu öğrendiğim zaman hayrette kaldım.Valiye bu hayretimi dile getirdim sonra;

    -Müttefikleriniz olan ve bu ittifak uğrunda maddi, manevi bütün varlığını tüketen Türkiye’ye karşı, tarihin bilmem hangi döneminde var olduğu ileri sürülen ve bu varlığı yeniden diriltmek için dünyayı aldatmaya çalışan Ermenilerden yana konuşmak düşüncesi size nereden geliyor.?..” Bu yanılgı içinde bulunan vali ile alaylı bir dilde konuşmaktan kendimi alamadım.Karşımdaki hemen, bütün söylediklerinin duyuntu olduğundan ve böyle bir davayı gütmekten uzak baktığından söz ederek beni yatıştırmaya çalıştı.Konuşmayı bitirmek için kendisine dedim ki :

    -“ Vali hazretleri buraya Ermeni sorununu konuşmak için değil kendisine dayandığımız Alman Ordusunun gerçek durumunu anlamaya geldik. Onu anladık, yeter bir bilgi ile memleketimize dönüyoruz”

    Naci Paşa bana dedi ki;

    -“Vahdettin beni yaver almak istiyor. Halbuki bilirsiniz ben saray hizmetinde bulunmaktan memnun olmam”

    -“Hemen kabul etmeniz gereklidir. Onun yanında pervasızca gerçekleri kendisine söyleyecek biri bulunsun. Gerçi, saray hizmetinde bulunmak güçtür. Fakat memleket için her şey yapılır.” Naci Paşa razı oldu.

    Veliaht, yabancı gazetecilerle görüştükten sonra baş başa kaldık.

    -“Ben size bir şey söyleyeceğim ve bu girişimde hayatımı size bağlayacağım, memnun olur musunuz?” dedim.

    -“Söyleyiniz” dedi.

    -“Daha padişah değilsiniz, fakat Almanya’da gördünüz ki imparator, veliaht ve prensler her biri bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalırsınız?..”

    -“Ne yapabilirim” diye sordu.

    -“İstanbul’a gider gitmez, bir Ordu komutanlığı isteyiniz ben sizin kurmay başkanınız olurum.”

    -“Hangi ordunun komutanlığını?..”

    -“Beşinci ordunun komutanlığını?..”

    Bu ordu Liman Von Sanders ‘in buyruğunda bulunan boğazların savunmasında görevli ordu idi: Vahdettin:

    -“ Bu komutanlığı bana vermezler.” dedi.

    -“ Siz isteyiniz.” dedim.

    -“ İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüz.” karşılığını verdi.

    Bu benim için umutsuz bir cevaptı. Bundan sonra ben rahatsızlandım, bir ay yataktan çıkamadım. Padişahın öldüğü ve Vahdettin’in tahta çıktığını öğrendim. Naci Paşa aracılığı ile padişahtan görüşme istedim. Kendisi ile Almanya gezisinde olduğu gibi samimi konuşabilir miydim, şüpheliydim. Beni çok sıcak karşıladı ben de umuda kapılarak “Hemen başkomutanlığı kendi yetkinize alınız, kendiniz “Vekil” değil bir “Kurmay Başkanı” atayınız. Her şeyden önce, orduya sahip ve egemen olmak gereklidir. Vahdettin gözlerini kapadı ve:

    -“Sizin gibi düşünen başka komutanlar var mıdır?”

    -“Vardır.” dedim.

    “Düşünelim.” dedi. izin aldım, ayrıldım.
    Birkaç gün sonra padişah beni çağırdı. Bu görüşmede de genel konular dışına çıkmayı başaramadım. Vahdettin çok ihtiyatlı davranıyordu. Hiç bir sonuca varmadan, ayrıldık. Günler geçti ve yalnız olarak padişahla görüşmek istedim. Bu kez de kabul etti. Ben konuşmaya başladım. Vahdettin hızlı bir geçiştirme ile bana karşılık verdi:

    -“Paşa, ben her şeyden önce İstanbul halkını doyurmak zorundayım. İstanbul halkı açtır. Bunu temin etmedikçe alınacak her önlem vakitsiz olur.” ve gözlerini kapadı.

    Ben tilki huylu her dalaverecinin her gün tanığı olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma, büyük üzüntü duyarak inandım. Düşündüm ki padişah önce İstanbul halkını kazanmak istiyor.

    -“Çok doğru düşünüyorsunuz, fakat İstanbul halkını doyurmak için alınması gereken önlemler, Zat-ı Şahanenizi, bütün memleketi kurtarmak için alınması gereken zorunlu ve ivedi önlemlere baş vurmaktan alıkoyamaz. Kuvvet başkasının elinde bulundukça sizin Padişahlığınız bile sözde kalmaktan kurtulamaz.” Padişah:

    -“ Ben gereken şeyleri Talat ve Enver Paşa ile görüştüm!”

    Bunu söyleyen zat bir kaç ay önce Talat ve Enver Paşalardan nefret ettiğini söyleyen onları eleştiren Vahdettin idi. Demek istiyordu ki “siz görev yetkinizin üstüne çıkıp benimle senli benli mi olmak istiyorsunuz?” Bundan sonra benim vicdani görevim son bulmuştur. Ayağa kalktım, izin istedim.

    Bir gün yanında iki Alman generali olduğu halde namazdan önce beni çağırdı Naci Paşaya yalnız görüşeyim dedim. Naci Paşa elinden geleni yaptı. Padişah tersine onlar yanındayken gelmemi söyleyince gittim.

    -“Sizi Suriye’ye komutan atadım. O tarafları düşman eline geçirtmeyeceksiniz.” Cümlesini bitirince Alman generale baktı.

    -“Bu Komutan, dediklerimi yapabilir.” dedi.

    Benim yerimde bir ahmak olsa ne kadar sevinecekti. Oysa ben bir dalavere karşısında bulunduğumdan ne kadar üzgündüm. Düşündüm diyeyim ki bir zamanlar istifa ederek haklı sebeplerle bıraktığım bir orduya, tekrar beni onun başına gönderiyorsunuz. Fakat tartışmanın anlamı yoktu salonda. Enver Paşanın güleç yüzü karşıma çıktı.

    -“Bravo” dedim, “Kutlarım başardınız”. Artık Suriye’de ordu, kuvvet isimden ibarettir. “Beni oraya göndermekle güzel bir intikam alıyorsunuz.” Enver Paşa gülüyordu.

    2. DÖRDÜNCÜ ORDU KARARGAHINDA :

    Bir gün İzzet Paşa kendilerinin kabineden istifa ettiklerini bildirdi. Ben çekilmiş olmalarını doğru bulmadım; kendisine başbakanlık verilen Tevfik Paşa kabinesini kurdurmak ve yeni baştan İzzet Paşa başkanlığında yeni bir kabine kurulmasını sağlamak zorunluluğuna inandığımı söyledim. Durumu tartıştık ve önerim benimsendi. Yeni bir kabine listesi yaptık. Milletvekili arkadaşlarımla görüştüm. Ben meclisin kesin olarak dağıtılacağına inanıyordum. Meclis salonunda bulunanlarca da önerim benimsendi oy ayrımına başlandı. Ben locada bekliyordum. Kürsüden sonuç açıklandığında hayretler içinde kaldım. Tevfik Paşa kabinesi güven oyu almıştı. Ama hiç kuşkusuz meclis hayatının bir an içinde bin renk alabilecek içerikte olduğundan her zaman uzak kalmış benim gibi bir askerin hayretine pek şaşılmaz.

    Padişah Vahdettin ile üçüncü görüşme için Naci Paşaya düşüncelerimi çıtlattım. Görüşmede Vahdettin ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti dedi ki :

    -“Ordunun Komutan ve subayları, inanıyorum ki seni çok severler bana güvence verir misin ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?”. Birden bire bu sorunun amacını kavrayamadım, bir fenalık beklememesini söyledim. Ekledi:

    -“Yalnız bu günden söz etmiyorum; bu günden ve yarından.”

    Bu bende kuşku uyandırdı. Demek ki yarın padişahın öyle bir hareket yapma olasılığı vardı ki, ordunun vatansever komutan ve subayları bundan üzüntüye düşebilirler. Sonra Osmanlı millet meclisi kapatıldı. Sonraları işittim ki güya padişahın benimle uzun uzun konuşması millet meclisini dağıtmak üzere güya bana akıl danışmış ve ben kendisini onaylayarak ordunun aynı düşüncede olduğunu söylemişim. Bundan sonra üzgündüm, bütün kararlarımız suya düşmüştü. İstanbul sokakları itilaf devletlerinin süngülü askerleri ile dolmuştu. Hala adi bir mendil gibi ayak altında çiğnenen bu çevrede, hala bir saltanat, bir hükümet var sayanlar vardı.

    3. HEDEF : PADİŞAH :

    Eski arkadaşım Fethi bey ve İsmet bey ile birlikte ihtilalci bir komite kurmaya karar verdik. Fethi bey İstanbul’da “Minber” adlı bir gazete çıkardı. Ben de kendisi ile ortak oldum. Gazetenin ne ölçüde başarılı olduğunu bilmem. Herhalde bu benim ilk ve son gazeteciliğim, başarılı olmamıştır. Bununla beraber çevre yapma çalışmalarımı sürdürüyordum. Kendi kendime şu kararı verdim; uygun bir zaman ve fırsatta İstanbul’dan kaybolmak sade bir planla Anadolu içine girmek bir süre adsız çalıştıktan sonra, bütün Türk Milletine felaket haberini vermek! İstanbul casus kaynıyordu, beni ittihat ve terakkinin karşıtı sayıyorlardı.

    4. HARBİYE NAZIRININ ÖNERİSİ :

    Bir ara harbiye nazırı Ahmet Şakir Paşa beni makamına çağırdı. “Samsun ve çevresinde bir çok Rum köyleri Türklerin saldırısına uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu yabani saldırıların önüne geçememektedir. Bu çevrenin güven ve huzurunu sağlamak insanlık adına borcumuzdur.” gibi bir rapor okudu. Raporlar İstanbul hükümetine verilirken bir de protesto eklenmişti.

    -“Emriniz Paşam?”

    -“Bu böyle midir sanıyorsun?”

    -“Sanmıyorum.”

    -“İşte, ben Sadrazam Ferit Paşa ile görüştüm, sizi uygun gördüm. Oraya gidesiniz ve sorunun iç yüzünü anlayasınız.”

    -“Pekala yalnız müsaade buyurursanız görevime bir biçim vermek gerek, sizi üzmeyeyim istersiniz, genelkurmay başkanınızla görüşerek bunu saptayalım.”

    -“Hay hay” dedi.

    Genelkurmay başkanı Fevzi Paşayı aradı, yerinde yoktu. Yirmi günden beri hasta olduğu için gelmediğini söylediler. Merak ettim, çok sonra anladığıma göre sorun şuydu: Suriye Fatih’i general Alenbee, İstanbul’a geleceği zaman harbiye nazırı, Fevzi Paşayı çağırmış ve Alenbee’yi karşılamaya gitmesini istemiş...Fevzi Paşa:

    -“Ben bunu yapamam.” demiş ve “Hastayım” diyerek evine gitmiş. Dairede Kazım Paşa ile karşılaştım. Harbiye Nazırı ile görüştü. Kendisinden aldığı direktif şuydu: “Amaç Samsun çevresinde Rumlara saldıran Türkleri tepelemek. Sonra Anadolu’da birtakım ulusal örgütler beliriyormuş, onları da ortadan kaldırmak. Mustafa Kemal Paşayı bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam Paşa ile birlikte bir yetki belgesi vereceğiz!”

    Kazım Paşa ile görüşürken kapıların kapalı olmasına dikkat ettim.

    -“Onlar ne istiyorlarsa fazlasını ekleyerek bir yönerge kaleme alınız, yalnız, bir iki noktayı ben not ettireyim.”

    -“Peki.” dedi.

    Benim önem verdiğim yetki sorunu idi. Elverdiğince Anadolu’nun her tarafına buyrultular çıkarabilmeliydim. İstediğim bir başka madde, Samsun’dan başlayarak doğu illerinde bulunan ordu güçlerinin komutanı olmaklığım ve bu güçlerin bulunduğu iller valilerine doğrudan doğruya buyruk verebilmekliğimdi.

    Kazım Paşa yüzüme baktı.

    -“Bir şey mi yapacaksın?”

    -“Evet, bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.”

    Samsun‘da Rumlara baskı yapan Türkler’i sindirmek üzere gönderilmek istenen Mustafa Kemal böylece bütün Doğu illeri için ordu müfettişliği yetkisini almıştır. Nezaretten çıkarken heyecandan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim....

    Sadrazam Ferit Paşa “ Yemekten sonra biraz görüşelim” dedi.

    -“Bir harita getirsek de müfettiş Paşa onun üzerinde bize açıklamada bulunsa..”

    -“Tutalım, Samsun ve çevresinde ne yapacaksınız?”

    -“Efendim, Samsun ve çevresinde bazı karışıklıklar varmış. Yerinde yapacağımız inceleme ile düzeltiriz.”

    Kanmamış görünen sadrazam biraz heyecanlı bir sesle sordu:

    -“Pekala.. Siz bana harita üzerinde nerelere kadar komuta yürüteceksiniz, gösterir misiniz?”

    Kuruntuya düştüğü noktayı hemen anlamıştım:

    -“Efendim, daha ben pek iyi bilmiyorum. Aşağı yukarı (Küçük haritaya elimi koydum) şu kadarcık bir parça. Cevat Paşa’nın yüzüne baktım.

    -“Efendim” dedi. “Paşa elbette o bölgedeki güçlere komuta edecek. Zaten nerede güç kaldı ki.”

    -“Zat-ı şahaneyi ziyaret ettiniz mi?

    -“İrade buyrulmadı.”

    -“Ben bildiriyorum. Yarın kendilerini ziyaret ediniz.”

    Yıldız saray’ının ufak bir salonunda Vahdettin ile diz dize denecek kadar yakın oturduk.

    -“Paşa, Paşa!...Şimdiye dek devlete çok hizmet ettin!.. Bunların hepsi artık tarihe geçmiştir!.. Bunları unutun” dedi. “Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden önemli olabilir!.. Paşa, Paşa...Devleti kurtarabilirsin!”

    Samsun ve çevresindeki asi Türk’leri tepelersem, Vahdettin’in isteklerini yerine getirmiş olacaktım:

    -“Merak buyurmayınız efendimiz” dedim. “Yüksek görüşlerinizi anladım, hemen yola çıkacağım.”

    -“Başarılı ol” dileğine eriştikten sonra huzurundan çıktım. Yaveri Naci Paşa elinde bir şey tutuyordu.

    -“Zat-ı şahane’nin küçük bir anısı” dedi. Kapağının üzerinde Vahdettin’in ilk harfleri işlenmiş bir saatti bu!..

    -“Peki teşekkür ederim” dedim.

    “Bandırma” vapuru Galata rıhtımında hazır. Tam o sırada dostum Rauf Orbay’ın aldığı bir habere göre ya yola çıkışıma engel olunacağı, ya da vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Beynimde şimşek çaktı hemen otomobile atlayıp rıhtıma geldim. Bundan sonra ancak beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak gerektir
     
  7. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Mustafa Kemal Atatük’ün Liderlik Sırları

    KİTABIN YAZARI Adnan Nur BAYKAL
    YAYIN EVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ Nisan 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Yöneticiler için yeni bir bakış.


    KİTABIN ÖZETİ :

    Son yıllarda Türkiye ve dünyada yöneticilik konusunda çok farklı tezler, kitaplar, uygulamalar ve teknikler ortaya çıkmıştır. Bu teknikler ve incelenen kitaplar genel olarak bakıldığında yönetici konumundaki kişilere bir yöntem anlatabilmektedir. Fakat bu kitaplar genellikle iş dünyasındaki karmaşaları yok etmeye veya dış ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel vs. anlayışlarına göre yazılmıştır. Örneğin iş dünyası savaşlarında Philip Morris’in Marlboro sigarasının, R.J.Reynolds’u nasıl alt ettiği gibi. Her ülkenin örfü adeti, karakteristiği, yaşama tarzları, daha geliştirirsek devlet yapılarında dahi büyük farklılıklar olduğu için bence ülkemiz yöneticilerine hitap edebilecek, bizi anlayan, bizi anlatan bir yöneticilik kitabından, yeni yöneticiler yetiştirirken faydalanmak daha geçerli olduğunu düşünüyorum.

    Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Liderlik sırları adlı kitapta ise yok denecek kadar az sayıda olan bu kitapların bence en iyilerindendir. Çünkü kitap özetinde sadece Türk insanının bu toprakları tırnaklarıyla nasıl sökerek aldığını değil Büyük Atatürk’ün devleti kuruncaya kadar yaşadığı canlı olayların her birinde gösterdiği tutum ve davranışlar, Liderlik Sırları da anlatılmaktadır.

    Çok az sayıda bir Türk Önderi için yazılmış bir kitap vardır. Bunlardan Wees Roberts’ in “Atilla’nın Liderlik Sırları” adlı kitabını okudum. Hem çok üzüldüm, hem çok sevindim. Bir Türk Hünkarı’nı bir Amerikalının anlatması elem verici ama Onu örnek seçmesi gurur vericiydi. Bundan dolayı bu kitap çok zengin tarihimizden esinlenerek Yüce Atamızın yöneticilik ilkelerini bir Türk’ün kaleminden duygu ve düşüncelerinden almak en doğru olanı olmalıdır. Kitabı yazan incelerken bir yöneticide bulunması gereken 50 adet ana özellikten tek tek bahsetmiş ve bununla ilgili canlı örnekleri sadece Atatürk’ten vermiştir. Seçilen örnekler ve anekdotlar yazarın okuduğu 100 ayrı kitaptan derlemedir. Kitap okunurken çok değişik, çok çarpıcı, çok etkileyici örnekleri bir anda okunduğunda hayret verdiren olaylarla karşı karşıya gelmek sizleri sıkmayacaktır umuyorum.

    Yazar kitabında 50 adet ana bölüme yer vermiştir.

    Bunlar;

    1. Açık Olma

    2. Adam Yetiştirme

    3. Bilgi ve Tecrübe Sahibi Olma

    4. Bilgi Toplama Yeteneği

    5. Bilgilendirme Alışkanlığı

    6. Kendini Bilme

    7. Cesur Olma

    8. Çevre Bilincine Sahip Olma

    9. Dayanıklı Olma

    10. Karşısındakini Dinleme Alışkanlığı

    11. Soyut Düşünebilme Yeteneği

    12. Emrivakiye İzin Vermeme

    13. Esnek Olabilme14. Espri Sahibi olma

    15. Fedakar Olma

    16. Gerçekçi Olma

    17. Göreve Talip Olma

    18. Güvenilir Olma

    19. Kendine Güvenme

    20. Hazırlıklı Olma

    21. Hedefe Yönelik Kararlı Olma

    22. Hesap Adamı Olma

    23. İkna Etme Yeteneği

    24. İnisiyatif Kullanma

    25. İnsan Sarrafı Olma

    26. İnsana Değer Verme

    27. Yaptığı İşe İnanma

    28. Kamuoyu Oluşturma Yeteneği

    29. Çabuk Karar Verme Yeteneği

    30. Konuşma ve Yazım

    31. Konuşma ve Yazım Yeteneği

    32 . Liyakat Aşığı Olma

    33. Mükemmeliyetçi Olma

    34. Müsamahalı Olma

    35. Müteşebbis Olma

    36. Mütevazı Olma

    37. Öğrenme Azmine Sahip Olma

    38. Öncü Olma

    39. Örgütleme Yeteneği

    40. Prensip Sahibi Olma

    41. Problem Çözücü Olma

    42. Programlı Olma

    43. Sıradışı Olma

    44. Sorumluluk Alma Alışkanlığı

    45. Strateji Bilincine Sahip Olma

    46. Olacakları Tahmin Edebilme

    47. Vizyon Sahibi Olma

    48. Yönetme Yeteneği

    49. Zaman Mevhumuna Sahip Olma

    50. Zamanlama Yeteneği

    SONUÇ :

    A. KİTABIN ANAFİKRİ :

    Liderlik, bir özellikte çok iyi olmak değil, tüm özelliklerin toplamında çok iyi olmak ve karizmasıyla bu özellikleri kendine özgü bir şekilde bütünleştirmektir. Falih Rıfkı ATAY bunu aşağıdaki şekilde dile getirmektedir:

    "Öyle şartlar içinde Mustafa Kemal’in yaptığını yapabilecek cesarette demiyorum, belki ondan daha gözü pekleri vardı; azminde demiyorum, belki onun kadar azimlileri vardı; bilgili de demiyorum, şüphesiz ondan daha bilgili olanları vardı; fakat kırk yıllık ömrümde onun liderlik dehasında hiç kimseyi görmedim."

    Bunlardan parça parça faydalanmak bizim görevimizdir.

    B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

    ”Sağ veya sol gibi aşırı uçlara mı hizmet ediyor “,”Başka bir devlet sempatizanı mı yapıyor?” v.s...korkuları olmadan Türk insanının örnek alması gereken tek Lider Atatürk’le ilgili olması, yakın tarihimizi kapsaması en iyi özelliğidir.

    C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER:

    Kitapta “Komutan Atatürk” vasıflarıyla da ilgili özellikler ve anekdotlar çok fazla sayıda olması dolayısıyla kitap T.S.K personeline daha çok hitap etmektedir. Bunun için Sb./Astsb. Uzm.Erbaş seviyesinde Konferans veya Seminerlerde detaylı
     
  8. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk ve Olaylar
    KİTABIN YAZARI
    ÇEVİREN Fuat AVCI
    YAYINEVİ VE ADRESİ Mir Tanıtım Yay.Rek.Bas.San.Tic.Ltd.Şti.Reşat Nuri Sokak 87/2 Y.Ayrancı / ANKARA
    BASIM TARİHİ 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ü, Türk gençliğine olaylar karşısında tanıtabilmek ve Atatürkçü gençlerin eğitimine katkıda bulunmak amacıyla yayımlanmıştır.

    KİTABIN ÖZETİ :

    Atatürk ve olaylar isimli kitap üç bölümden meydana gelmiştir. Yazar; kitabın birinci bölümünde ülkenin durumu ile Mustafa Kemal’in Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki faaliyetleri değişik kaynaklardan alıntılar yapılarak kronolojik sıra gözetilmeksizin aktarılmaktadır.

    İkinci bölümde ise ATATÜRK’ün doğumunun 100 ‘ncü yılında Türk Hava Kurumu tarafından çıkarılan “Vatan Sana Minnettardır.” isimli eserinden ATATÜRK’e ait anılar ile değişik yazarların yazılarından derlenen olaylar toplanmıştır.

    Üçüncü Bölümde ise Mustafa Kemal’in yaşamındaki önemli tarihler kronolojik sıraya göre yazılmıştır.

    Atatürk ve Olaylar isimli kitapta yazar değişik kaynaklardan derlediği bilgileri kısa kısa anekdotlarla aktarmıştır. Atatürk’ün yaşamından kesitlerin bilinmesi açısından yararlı bilgileri içeren kitap; orta öğrenim düzeyindeki gençlere yönelik olarak hazırlanmıştır.
     
  9. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk Olmak
    KİTABIN YAZARI Aytül AKAL
    YAYINEVİ VE ADRESİ Uçan Balık Yayınları
    BASIM TARİHİ 1997
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Kitabın Yayın Maksadı : 4-7 yaş Türk çocuklarına ve 5-8 yaş yabancı çocuklara Atatürk'ü anlatmak

    KİTABIN ÖZETİ :

    Bugünün dünyasında gelişmeler ve yeni fikirler birbirinin ardına hızla ortaya çıkmaktadır. Toplumlar bu yenilikleri ve fikirleri tartışmaktadır. Sorunlarına bu fikirlerle çözüm bulmak yeni sistemler ve doktrinler elde etmeye çalışmaktadırlar. Biz Türk Toplumu olarak bu noktada çok sağlıklı bir doktrini ve metodolojiyi elimizde bulundurduğumuzu unutmamalıyız.

    Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında bu doktrin ve metodoloji ile sağlıklı bir sosyal ve ekonomik yapı oluşturabildi ve toplumun sorunlarına pare bulabildiyse, bundan sonrası içinde bu doktrin ve metodoloji kullanabilir. Ama öncelikle bu doktrin ve metodolojiyi iyi kavramak gerek. Onun içindir ki bu kitapta bu doktrin ve metodolojinin doğuşunu Cumhuriyet öncesinden atarak daha da kavranmasını ve değerlendirilmesini amaçladık.

    Belki bugün ki çaresizliğimizin nedeni;Atatürk doktrinini iyi anlayamamak ve metodolojisinin uzağına düşmemizdir.

    Atatürk, Kurtuluş savaşı sonrasında çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmak ve Türk Halkının yapısına uygun bir rejimi ve düzeni hayata geçirmek için, şüphesiz o dönem dünyadaki olayları, fikirleri analiz ettikten sonra, özellikle devlet ve millet arasındaki etkileşimi göz önüne alarak, millet egemenliğine dayalı bir anlayışı benimsemiştir. Yani geçmişin toplumu devletin emrine verme tefekkürünü değil, devleti toplumun emrine veren Cumhuriyet rejimini geçirmiştir.

    Bunun sonrasında ise Cumhuriyeti, devrimleri ve ilkleri ite desteklemiştir;Tevhid-i Tedrisat, Medeni Kanun, Kılık-Kıyafet Devrimi, Laiklik, Harf Devrimi, Dil ve Tarih Devrimleri, sosyal ve politik alanda kadın erkek eşitliği, sanat ve bilime verdiği önemle Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin hızla gelişmesini ve ilerlemesini sağlamıştır.

    Bugün ipinde bulunduğumuz sosyo politik ve de ekonomik sorunların güzümüzde, Atatürk'ün Cumhuriyetin ilk yıllarında yaptığı tüm olayları bir bütünlük içerisinde kavrayabilmemiz çok önemlidir. Atatürk'ün başarısında ki kaynaklara baktığımızda bunlardan birinin gerçeklilik diğerinin ise matematik, hesap olduğunu görmekteyiz. Kurtuluş Savaşımızın zaferle sonuçlanmasını nasıl böyle bir hesaba borçlu isek devrimlerimizin başarısını da iyi değerlendirmeye olduğu kadar bu hesaba borçluyuz. Onun içindir ki bu noktada yukarıda bahsettiğimiz bütünlük kavramının önemi daha artmaktadır.

    Atatürk sistemci bir yapıya ve felsefe anlayışına sahip değildi. O, “Benim prensibim her olayı kendi kanunları içinde incelemektir. Ama bunu yaparken hiçbir zaman insanı ve evreni gözden kaçırmayacaksın Gözden kaçırdın mı muharebeyi belki kazanırsın ama, harbi kaybedersin.” der.

    Teferruatta bütünü, bütünde teferruatı gören bu düşünce bilimi Atatürk Metodolojisidir. Bu metodolojiyi ne kadar kavrayabiliyor ve uygulayabiliyorsak o kadar ATATÜRK oluruz.

    Metodolojinin hareket noktalarına gelince şunu düşünmeliyiz; Bir bıçak, bir katilin elinde bir cinayet aleti, bir operatörün elinde ise hayat kurtaran bir alettir. Bir metot, kutlanan insanın amacına göre başka başka sonuçlar verebilir. Atatürk; “insan ve evreni hiçbir zaman gözden kaçırmam”, derken; Bir olayın kendi kanunları içinde incelenebilmesi için sağlıklı bir değer taşıması, doğru olması gerektiğini söyler. İnceleyeceğimiz bu fikrin , bu olayın tabiat kanunları ile çatışmamış olması, ona değer vermemiz için yetmez, birde insan hayrına olup olmadığına bakmalıyız. Her ikisi için olumlu sonuç veriyorsa, bu fikrin veya olayın üstünde çalışabiliriz.

    Atatürk Metodolojisi de bu olumlu (buna faydada diyebiliriz) noktadan başlar. Yani; Tabiat kanunlarına aykırı düşmeyen insanın hayrına, yararına olan bütün fikir ve olaylar üstünde Atatürk Metodu ile (yani bilim, deney ve akil çizgileri içinde) düşünmek ATATÜRKÇÜLÜKTÜR,

    Atatürk'ün meşrutiyetçi bir yapıda olduğu, insana bakış açısından ortaya çıkmaktadır. Bir şey insanın hayranı ise o şey meşrudur. Buradan da topluma ulaşarak toplumun yararına olan şey meşrudur. Yani vicdana ve kanunlara uygundur.

    Atatürk'ün meclis çalışmaları sırasında karşılaştığı birçok olayda verdiği tepkiyle ve yaptırdığı uygulamalara bakarsak (serbest parti denemesi, hilafet teklif edenleri terslemesi, muhalefete karşı tutumu) meşruluğu hakkında daha iyi bir fikir elde edebiliriz.

    Atatürk hayatında iki devlet reçetesi yazmıştır. Bunlardan ilkinde; Osmanlı İmparatorluğu'nu batmaktan kurtarmaya çalışmış, ikincisi ise genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ya şaması ve yükselmesi için düşünüp düzenlenmiştir.

    Bu reçetelerden ilkinin ne kadar geçerli olduğunu anlayabilmek için 1909 sonrası gelişmeleri incelemek yeterlidir. Atatürk'ün o dönem teklif ettiği sosyal ve yapısal değişikler uygulansa sonuç çok daha farklı olabilirdi. Kaybedilen Balkan ve 1. Dünya Savaşları bile Atatürk Metodolojisi'nin nasıl bir düşünce biçimi olduğunu tek başına ispatlar.

    İkinci reçetenin kaleme alınması Mondros Ateşkesinden sonra başlanmıştır çünkü, bu ateşkesle görülmüştür ki Osmanlı hükümeti artık kendi iktidarından başka hiçbir şey düşünmemekte ve Anadolu elden gitmektedir. Millet kendi hakkını kendi korumak zorundadır. Atatürk reçeteye ilk Ulusal Ant'la başlamıştır. imparatorluk mu, Anayurt mu sorusunun karşılığıdır. İmparatorluğun reddi ve devleti, milletin tabanına oturtmak kararıdır.

    Bu karar doğrultusunda olayları tarih süzgeci içerisinde Atatürk Metodolojisiyle değerlendirmeye başladığımızda, işe ilk olarak mevcut yapı, Osmanlı devlet yapısı ile başlamalıyız.

    Tarih deki büyük imparatorluklara baktığımızda hepsinin yönetim ve güç üstünlüğüne sahip olduğunu görüyoruz. Bunların zaman içerisinde bu üstünlüklerini kaybettikleri ve taht kavgalarının da işin içine girmesiyle parçalanmış ve tarihten silinmiştir. Buradan da görülüyor ki; imparatorluk tabanlarının hiçbir çeşidi sağlam ve sürekli değildir.

    Öyleyse yapılması gereken sürekli bir devlet tabanı aramaktır. Tarihte imparatorlukların yıkıldıklarını görüyoruz ancak milletlerin silindiğine pek rastlamıyoruz. Örneğin; Türk Milleti tarihte her zaman bir devlet ve bayrağa sahip olmuştur. Fakat süreklilik sağlanamamıştır. Onun içindir ki Anadolu yarım adasının gerçek sahibi olan Türklerin, ulusal sınırlar içinde yeni bir devlet kurmaktan başka çareleri yoktur.

    Atatürk bu düşüncelerden yola çıkarak Cumhuriyet rejimini Türk Milletine en uygun rejim olarak görmüştür. Cumhuriyet fikrinin temeli olan seçimle iktidar olmak yöntemi gerek Türk soyunun geleneklerinden ve gerekse İslam dininin esaslarından kaynaklandığı için Türk milletine yabancı değildi. Türk Milleti Orta Asya'da çok uzun zaman hoşgörülü ve meşru bir şekilde yönetildi.

    İmparatorluk tefekküründen, milli devlet tefekkürüne geçerken önemli değişiklikler yapılması gerekecekti. Ancak bu değişikliklerin toplumun temel yapısına aykırı düşmemesi gerekiyordu. Aykırı düştüğü takdirde toplum bu değişikleri sindiremez karmaşa ve kaos ortamı baş gösterirdi. Bu yüzdendir ki, her toplumun kendine ait bir anayasa modeli vardır.

    Yeni oluşturulacak devlet, imparatorluk tabanına değil, millet tabanına basacağına göre çare, bürokratları politikanın dışına çıkarmaktır. Başka bir deyişle imparatorluk düzeninde devlet ortağı olan asker ve sivil aydın kadrosunu ortaklıktan çıkartmak ve devletin buyruğuna almaktır.

    Fakat iki dereceli seçim sistemiyle, aydın ve askerler halkın gözdesi olduğu için ikinci seçici olarak meclise girmeleri sağlanmıştır. Böyle yapmakla devlet ortaklarının tasviyesini meşru bir tabana oturtmuştur. Cumhuriyet rejimi bir imparatorluk rejimi olamayacağı için de, saltanatın ortadan kaldırılması gerekli idi.

    Cumhuriyet ile birlikte batı tipi yönetime geçiliyordu. Ancak batı ve Türk toplumunun yapısı farklı idi. Batı da sınıfa dayalı bir yapı vardı. Türk toplumu ise sınıflı bir toplum değildi. Batı da egemenliğin başka sınıflara kaymaması için bunu garanti eden müesseseler kurulmuştur. Atatürk kopyacı bir zihniyetin tersine Güçlü Devlet düşüncesinden hareket ederek;

    1. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu,

    2. Seçim sisteminin çoğunluk esasına dayalı olacağına,

    3. Millete ait olan egemenliğin sadece ve sadece milletin seçeceği B.M. tarafından

    kullanılacağını değişmez kurallar olarak belirlemiştir.

    Bu maddeler Cumhuriyet Anayasalarının da temelini oluşturmuştur Atatürk tüm şartları oluşturduktan ve Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra topluma dönük devrimler yapmıştır. Bu devrimleri yaparken amaç Genç Türkiye Cumhuriyetinin en hızlı şekilde ilerlemesini sağlamak ve halkın rejime, gelişen dünyaya daha çabuk adapte olabilmesi için çok önemlidir. Öğretim Birliği, Medeni Kanun, Harf Devrimi, Kılık-Kıyafet ve Şapka Devrimi bunların en önemlilerindendir. Amaç çağdaş bir görünüme ve çağdaş bir düşünce yapısına sahip olmak.

    Cumhuriyetle başlayan batılılaşma sürecinde de amaç batı toplumlarından biri olmak yada toplumumuzun batı potasında eritmek değildir. Amaç batı toplunun fikir dinamizmine erişmekti. Akla dayalı eğitim, batıyı nasıl bugünkü çizgisine getirmiş ise, Türk Toplumunu da bu çizgiye getirecek ve kendi değerlerine dayanarak özünü kaybetmeden batıyı aşan bir toplum haline getirecektir.

    Atatürk, bunun için dil ve tarih bilincinin oluşması, millet tabanına dönerken dilini, tarihini ve folklorunu Türk Toplumu kendi öz köküne oturmak zorundaydı. Atatürk, Türk Milletine bunları vermek için toplumun temel devrimlerine girişmiştir.

    Atatürk, tüm bu devrimleri yaparken asla bir sistem peşinde değil, Türk Milletinin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasını sağlamak amacındaydı. Onün için Atatürk devrimlerine bir sistem değil, doktrin olarak değerlendirebiliriz, ve bu doktrinin baskın farkı, hem batı ekonomik görüşünü kabul etmesi, hem de batı ekonomisinin doğal sonucu olan emperyalizme karşı oluşudur.

    Bu gün Türkiye Cumhuriyetine baktığımız zaman çok yol kat ettiğimizi görürüz. Bu yol almalar sırasında bir çok olay ve sorun ortaya çıkmış, toplum düzenini ve yapısını bozmuştur. Bu bozulmanın nedenleri dünyadaki çeşitli gelişmeler ve bizim kendi içimizde yaptığımız yanlışlardır.

    Atatürk, yaptığı devrimlerle genç ve savaştan yeni çıkmış olan bir ulusun çok kısa bir zamanda çok yol kaydetmesini sağlamıştır. Ancak Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ivme zamanla aşağı doğru düşmüştür. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sosyal yapı ve politikada meydana gelen aksaklıklar bu ivmenin düşüşünde etkili olmuştur.

    Ancak bugünkü durumu değerlendirdiğimizde gördüğümüz manzaranın bizi olumsuz bir havaya itmesine izin vermemeliyiz. Atatürk, devrimlerle bizi batlı toplumlar seviyesine çıkarmayı amaçlamıştır. Batının fikir dinamizmini kavrayıp, kendi değerlerimizi yaratmamızı istemiştir Ancak bunu yaparken asla ve asla egemenlik haklarımızdan, yani çağdaşlaşma ve ilerleme adına egemenliğimizi tehlikeye sokmamamız gerektiğini de belirtmiştir.

    Onun içindir ki Atatürk'ü anlamak, onun ilke ve devrimlerini ezbere bilmenin ötesinde, tarih süzgecinden geçirerek, bütünlük içerisinde değerlendirmelerle, onun ilke ve devrimlerini, gelişen ve değişen dünyaya, teknolojiye ve bilgiye dayanarak yeniden yorumlamak, sorunlara çare bulmaktır. Çünkü Atatürk Metodolojisi; bir sisteme dayanmadan, akıl, gözlem ve deney yoluyla, olayları kendi kanunları içinde, insan ve tabiatı göz ardı etmeden değerlendiren, duygusallıktan uzak, gerçekçi bir metodolojidir.

    Cumhuriyetin, en sancılı yıllarında işe yaramış olan bu metot pekala doğru kavrandığı ve yorumlandığı takdirde bugün için de sorunlarımıza çözümler üretebilir.

    A. KİTABIN ANA FİKRİ :

    Atatürk olmak demek; onu ezberlemek ve bir tabu haline getirmenin ötesinde; Onun fikir ve düşünce dünyasını iyi analiz edip, günün koşullarına göre ilke ve devrimleri yorumlamak, en iyi şekilde uygulamaktır.

    B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

    Atatürkçü Düşüncenin günümüz toplumlarının sorunlarının çözümünde de kullanılabileceğini ortaya koyuyor.

    C. GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

    Bu kitap çağdaş ve demokratik bir toplum olma yolunda Atatürk doktrini ve metodolojisinin daha iyi kavranabilmesi ve benimsenmesi için her insanın okuması gereken bir eserdir.
     
  10. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürkçü Düşüncede Ulusal Eğitim “Dinsel Ve Geleneksel Eğitimden Laik Ve Çağdaş Eğitime”
    KİTABIN YAZARI Harp Akademileri
    YAYINEVİ VE ADRESİ Harp Akademileri Basımevi Yenilevent / İSTANBUL
    BASIM TARİHİ 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI

    KİTABIN ÖZETİ :

    Gelişmiş toplumlarda bilgi edinme ve bilgiye ulaşmanın iki temel yolu, akıl ve bilimdir. Temeli, inanç ve duygulara değil akla, deney ve gözlem yoluyla üretilen bilimsel bilgilere dayanır. Eleştiri ve özeleştiriye açıktır. Bu nedenle, değişimin gerektirdiği uyuma ve kendini yenilemeye yatkın bir yapıdadır. Modern eğitimin bu yapısı, onun “laik eğitim olma” niteliğini sağlar.

    Yapılması gereken şey, Türkiye’de din ile ilgili her türlü düzenleme ve faaliyetlerin kamusal alan dışına çıkartılması, başta anayasa olmak üzere bütün yasal düzenlemelerin bu doğrultuda yapılmasıdır. Çünkü inancın devletten bağımsızlaşması ve özgürleşmesinin başka yolu yoktur. “Temel insan hak ve özgürlüklerine ve devletin temel yasalarına aykırı olmamak koşulu ile her inanç kümesi, kendi din öğretimini kendi örgütleri ve katkısı ile kolaylıkla ve özgürce yaptırabilir. İşte o zaman, Türkiye daha laik ve demokratik bir ülke olur.

    Şüphesiz ki dinin, toplumda “yükselen değer” haline dönüşümündeki tek etken geleneksel toplum yapısı değildir. Ancak geniş halk kitlelerinin, giderek siyasal bir hüviyet kazanan din olgusuna destek vermesi, “İslam Devleti” ülküsünü benimsemiş “din eliti” için, amaca giden yoldaki en büyük gücü oluşturmaktadır. Din elitinin amacı, siyasal bir mücadele ile İslami bir devlet sistemi olarak hayata geçirmek ve sosyo-ekonomik yapıyı dine göre yeniden yapılandırmaktır. İslamın siyasal bir din oluşu ve toplumun gelenekçi alt yapısı sebebiyle laikliğin tam olarak benimsetilememesinin yanı sıra, bazı İslam ülkelerinin tek laik Müslüman ülke olan Türkiye’de laik Cumhuriyetin çökertilmesi yolundaki gizli müdahaleleri ve devrim ihracı modelleri de dinin siyaset yolu ile egemen olması çabalarına hız katmaktadır. Böylece din, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecini yaşamakta olan ülkemizde, yeniden canlandırılarak sosyal yaşama damgasını vurmaya hazırlanmaktadır. Dinin bu hızlı yükselişinde, halkın dindar yapısını kullanarak oy toplamayı amaçlayan siyasetçilerin de büyük payı olduğu inkar edilemez. Dinin sosyal hayatın gündeminde ilk sıralara yükselmesinde de halkın dini duygularını siyasi istismar konusu yapan oy avcılarının rolü büyük olmuştur. Bu istismar, sonunda oy avcılarına bindikleri dalı kestirmiş ise de, din, Türkiye’de siyasal gündemin bir numaralı maddesi haline gelmiş, eğitimde de alternatif öğretim modelleri üreterek, Atatürk Milliyetçiliği ilkesi ile çelişen uygulamaların yaygınlık kazanmasına zemin hazırlamıştır.

    Yukarıda, Prof. Dr. Halil Çivinin “Devlet, Laik Eğitim ve Din” başlıklı makalesinden, Prof. Dr. Nuri Serter’in “21. Yüzyıla Doğru İnsan Merkezli Eğitim” adlı kitabından bazı çıkarmalar ve eklemeler ile yapılan özet değerlendirme, gerçek anlamda “laik, demokrat ve çağdaş” bir siyasal ve toplumsal yapıya sahip devletler için “ideal”dir. Türkiye’nin yönetim şekli laikliktir. Toplum yapısı ise 75 yıllık gelişmeye rağmen hala gelenekselliğin ve dinselliğin etkisi altındadır. Bu nedenle hala, siyasal ve toplumsal bir sorun olarak karşısında duran “devlet, laik eğitim ve din” sorununu çözüme kavuşturamamaktadır. Sorunun çözümü, eğitimi ulusallaştıran, çağdaşlaştıran, laik ve demokratik bir çizgiye oturtan 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulanmasındadır.

    Türkiye, bu kanunu ve bu kanunu temel yapan diğer eğitim yasalarını ödünsüz uyguladığı taktirde “laik, demokratik ve çağdaş eğitim” idealine ulaşabilir. Bu hedefe ulaşmayı kolaylaştıracak önerileri, Atatürkçü Düşüncede Eğitim ve Öğretim ilkeleri aşağıda, şu şekilde özetlemek mümkündür:

    Sekiz Yıllık Kesintisiz Temel Eğitim ödünsüz uygulanmalı, bu eğitime uygun diğer yasal düzenlemeler Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun amacına ve içeriğine uygun olmalıdır.

    Sekiz Yıllık Temel Eğitim, hayata hazırlayıcı ve yönlendirici olmalıdır.

    Eğitim, bireyler arasında fırsat eşitliği ve bölgeler arasında sosyal adalet ilkelerine uygun olarak yaygınlaştırılmalıdır.

    Bugün Türkiye’de 10 milyon yetişkin okuma-yazma bilmiyor. Her 4 kadından birinin okur-yazar olmadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bölge nüfusunun %55’i, Doğu Anadolu’da ise %42’si kendi adını bile yazamıyor. Birleşmiş Milletler Ulusların Gelişmesi Raporu’na göre 8 yıllık kesintisiz eğitime geçen ülkemiz, okula başlama yaşı geldiği halde okula gönderilmeyen kız çocuklarının oranı %29 ile İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri ve Cezayir’den daha geri durumda yer alıyor. Türkiye’deki %29’luk okula gönderilmeyen kız çocuğu oranı, 2000’li okumaz-yazmaz kadın nüfusunu oluşturacak. Türkiye’de 6 yaşın üzerindeki nüfusun okuma-yazma oranı %80’i buluyor. Ancak okuma-yazma bilenlerin %57’sinin ilkokul mezunu olması, %20’sinin de ilkokul mezunu bile olmaması düşündürücüdür.

    Eğitim demokrasiye, kalkınmaya, bilimsellik ve teknolojik gelişmeye yapısal uyum sağlamalıdır.

    Ortaöğretim kapsamındaki meslek eğitimi özendirilmeli, “Meslek-Eğitim” belge bağlantısı gerçekleştirilmeli, bu bağlantıyı kuracak “Sanayi-Eğitim“ işbirliği kurumlaştırılmalıdır.

    Yükseköğretimde kişilerin istekleri ve yetenekleri ilk planda gözetilmeli, programlar ve okullaşmalar bu iki unsura ve ülkenin ihtiyaçlarına göre yapılmalıdır.

    Eğitimi, her kademesi için, siyasi bir propaganda aracı olmaktan çıkararak, yükseköğretimdeki okullaşma oranını batı toplumlarının düzeyine çıkarmak gerekir.

    Türkiye’de, 1961’de %3,1 olan okullaşma oranı, bu yıldan sonra harcanan çaba sonucunda, 1991’de, açık öğretim de dahil olmak üzere %15,3’e yükselmiştir. Açık öğretim dışındaki oran ise yalnızca %9,6 dır.

    Yüksekokullardaki okullaşma oranları ABD’de %59.6, Güney Kore’de %37,7, Yunanistan’da %27 olduğu dikkate alındığında, Türkiye’nin yükseköğretimde kapasite artırımına gitmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

    Şu husus göz ardı edilmemelidir; yükseköğretim fonksiyonu sadece diploma vermekten ibaret değildir. Bilimsel düşüncenin dahi tam olarak benimsetilemediği, bilimi geriden izlemekte olan, hatta mesleki bir altyapı kazandırmakta dahi çoğu halde yetersiz kalan bir yükseköğretim anlayışı ile çağdaş dünyaya adım atmak ve bilimden söz etmek mümkün değildir.

    İmam-Hatip Lisesi” adı “İmam-Hatip Okulu” olarak değiştirilmeli ve eğitim programları Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinin öngördüğü şekilde, yalnızca halka din hizmetleri götürecek İmam-Hatip yetiştirmeye yönelik olarak yeniden hazırlanmalıdır.

    Bu okulların sayısı, ülkenin İmam-Hatip ihtiyacını karşılayacak şekilde zaman içinde azaltılmalıdır.

    Bu okul, mezunlarının yine Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun öngördüğü gibi İlahiyat Fakültelerinden başka diğer okul ve fakültelere girişine izin verilmemelidir.

    Okul, öğrencilere bütün dinler ve inançlar hakkında bilgi vermeli, ancak onları belli bir inanca yönlendirmemelidir. Bu nedenle okullarda verilen “din kültürü ve ahlak öğrenimi” içeriğine uygun sosyal nitelikli bir ders olarak işlenmeli bu ders sosyoloji eğitimi almış öğretmenler tarafından verilmelidir.

    Okul dışı din eğitimi ve öğretimi temel insan hak ve özgürlüklerine ve devletin temel yasalarına aykırı olmamak koşulu ile devletin sıkı denetimi altında yapılmalı ve bu eğitim için kesin olarak sekiz yıllık temel eğitimi bitirme koşulu aranmalıdır.

    Bugün ülkemizde, temiz inançlı yoksul halkımızın çocuklarını şeriat devleti için yetiştirilen 4500 vakıf, Nurcuların 1500, Süleymancıların 800 yurdu, özel dershane ve kuruluşlar, pansiyonlar, evler, 5854 gerici eğitim kurumu sıcak ilgiler, siyasal gülücüklerle izlenmektedir. Ayrıca 124 radyo, 41 televizyon, 5200 yerel gazete, dergi, yayınevi de şeriatçıların destekçisidir.

    Eğitimciler, sekiz yıllık eğitime geçişle birlikte başlayan acil sorunların çözülemediğini belirterek, ders programları ve kitapların yenilenmediğini, öğretmen açıklarının kapatılamadığını, yönlendirmeye ilişkin rehberlik hizmetlerinin organize edilemediğini ve temel eğitimden çeşitli nedenlerle yararlanamayan çocukların sayısının azaltılamadığını dile getirmektedir.

    Umulur ki, Yıllık Kesintisiz Zorunlu Temel Eğitim girişimi, aradan bir yıl geçmesine rağmen siyasilerin politik amaçlı beklentileri yüzünden henüz istenilen düzeyde oluşturamadığı altyapısını tamamlar, konunun içeriğini gerçek anlamda laik eğitim ilkesine göre doldurur da, Cumhuriyetimizin kurulduğundan bu yana, hükümetlerin sosyal ve kültürel tercihlerine göre yönlendirilen eğitimimiz çağdaş niteliklere kavuşur, düşünce ufku geniş, çok yönlü bilgilenmiş ve eğitilmiş birey ve yurttaşların gelişmesine olanak verir.

    Ancak, gelişmiş ülkelerde kişi başına eğitim yatırımının 1000 dolar olduğu günümüzde, ülkemiz için layık görülen 50-100 dolarla bu mümkün olur mu bilinmez
     
  11. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği
    KİTABIN YAZARI Ahmet Taner KIŞLALI
    YAYINEVİ VE ADRESİ İMGE KİTABEVİ
    BASIM TARİHİ 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Yazar, Atatürk’e yönelik haksız eleştirilerin yarattığı birikimle, güncel olaylara bilimsel bir yaklaşım getirerek yazdığı yazılarını bu kitapta toplamıştır.

    KİTABIN ÖZETİ :

    Kitap genel olarak dört bölümden oluşmaktadır. “Kemalizm Üzerine“ adlı bölümde yazarın güncel yazıları ve incelemeleri yer almaktadır. “Demokratik Sol-Sosyal Demokrasi Üzerine” adlı bölümde güncel olaylardan yola çıkılarak yazılan yazılar, inceleme niteliği taşıyan yazılar ve yazarın bilim ve siyaset adamları ile yaptığı tartışmalar yer almaktadır. “Güneydoğu Sorunu Üzerine” bölümünde, farklı bakış açılarına sahip kişilerle yapılan söyleşilere yer verilmiştir. “Kültür, Siyaset ve Ordu Üzerine” başlıklı son bölümde ise güncel olaylardan yola çıkan yazılar bulunuyor.

    1. KEMALİZM ÜZERİNE

    Bu bölümde yazar Kemalizm üzerine çeşitli gazetelerde yazdığı köşe yazılarını derlemiştir. Bu köşe yazıları genellikle Kemalizme karşı olan grupların yada kişilerin fikirlerine ve eylemlerine cevap verir niteliktedir. Bölümün sonunda ise yazar, köşe yazılarından sonra iki incelemesine yer vermiştir, bunlar “Atatürk’ün Kültür Siyaseti” ve “Kemalist İdeoloji”.

    Birinci bölümde verilen köşe yazılarından bazıları:

    M. Kemal’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği : Aziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamızda şöyle demişti:

    - Geçmişte Atatürk’ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.”

    Eğer Türkiye’de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal’e saldırmanız elbetteki tutarlıdır. Mustafa Kemal’i bilimsel olarak değerlendirmenin yöntemi açık: Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu?

    Bu ülkede Atatürk’ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgıyı yaşadıklarına inanıyorum.

    CHP’nin İdeolojisi ve Kemalizm : “Altı oku unutup, sıfırdan başlamadan CHP büyüyemez” diyenler var. Kemalizmin altı oku gökten zembille inmedi. Laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik, Fransız Devrimi’nin etkisini taşıyordu; halkçılık, devrimcilik ve devletçilik de Sosyal Devrim’in… Ama bu kavramlara verilen içerikler esnekti, tartışılmaz kalıplar değildi. Türkiye’nin koşullarının ürünüydü ve o koşullara bağlı olarak zamanla değişebiliyordu.

    CHP, 1980’de bıraktığı noktada kalırsa Kemalist olmaz; altı oku bırakırsa da CHP olmaz!

    Kuşkusuz ki Türkiye’de hiç kimse Kemalist olmak zorunda değildir. Ama CHP’de, Kemalizme karşı olanları kendi içinde kabul etmek zorunda hiç değildir!…

    Kadınsız Demokrasi : Kadınların, yani toplumun yarısını oluşturan bireylerin yaratıcı gücünü, toplumsal ve siyasal yaşamın dışında tutan bir toplum çağdaşlaşabilir mi?

    Mustafa Kemal, Türk kadınına çağdaş bir konum kazandırma düşüncesini uygulamaya, hem de Kurtuluş Savaş’ının en umutsuz günlerinde başlamıştır. Atatürk “kadın ve erkek” Türk insanına verilecek eğitimin ilkelerinin saptanması amacıyla, ilk öğretmenler kurultayını işte bu ortamda topladı!…

    Eğer Atatürk olmasaydı, Kemalizme bugün burun kıvıran, cumhuriyeti karalama sevdasına kapılan, “referandumla devrim” yapılabileceğini sanan bazı büyük üstatlar acaba ne ile uğraşıyor olacaktı?

    Devlet Hayranlığı Edebiyatı : Kemalizmi “devlet hayranlığı”, çağdaş Kemalizm demek olan demokratik solculuğu “çağdaşsızlık” , sınırsız bir özelleştirmeciliği ise “ilericilik” sayan kalemler acaba “cehaletin cesareti” ile mi konuşuyorlar? Yoksa sık yinelenen yalan, giderek kafalarda doğruya dönüşür umudu içindeler mi?

    Atatürk’ten 27 Mayıs Anayasası’na, Türkiye’ye bağımsız ve demokratik kurum anlayışını Kemalistler getirdiler. Halk evleri bile oldukça bağımsız ve demokratik bir yapıya sahipti. Köy enstitüleri, bugünün yüksek öğretim kurumlarında bile olmayan bir “katılımcı” ortam yaratmıştı. Özerkliğin savunucuları, Kemalizm’i sürdüren demokratik solcu ve sosyal demokratlar oldular. ”Ceberrut devlet” özlemi ile askeri yönetim dönemlerini değerlendirmeye çalışanlar hep Kemalizm karşıtıydılar.

    Bir siyasi partinin başarısı, her şeyden önce toplumsal tabanı ile örgüt yapısı ve ideolojisi arasında tutarlılık olmasına bağlıdır.

    CHP’nin geleneksel tabanı “orta sınıf”’lardır. Kemalizm de öncelikle bu toplum kesimlerinin ideolojisidir.

    Sadece bu tabana dayanmak bile Türkiye solunu bugünkü çıkmazından kurtarır. Siyasal dengeleri etkileyen bir konuma getirir.

    Atatürk’ün sağlığında yaptıklarının bekçiliği ile yetinmenin Kemalizm değil “tutuculuk” olduğunu da unutmamak gerekir!… Kemalist olabilmek için Atatürk’ün “izinde” değil, “yolunda” olmak gerektiğini bilmek gerekir!…

    Atatürk Üzerine “Cevherler”!… : Kültür bakanının baş danışmanı olmakla övünen “Zat-ı Muhterem” gene kolları sıvamış… Kemalizm’in “sol” ile ilgisi olmadığını; “militarist” bir ideoloji sayılması gerektiğini; ve de “demokrasi” ile uzaktan yakından bağlantısı bulunmadığını kanıtlamak için…

    Solculuğun bütün dönemler ve bütün toplumlar için geçerli iki “evrensel” ölçütü vardır. Toplumsal olanakları artırıcı atılımlardan yana olmak bir… O artan olanaklardan toplumun daha geniş bir kesimini yararlandırmaktan, yani daha hakça bir paylaşımdan yana olmak iki… Bu hedeflere yönelik bütüncül-yapısal dönüşümleri gerçekleştirmek ise , devrimciliktir…

    Kemalizm sadece “yeni insan”’ı yaratmadı; aynı zamanda “başdöndürücü” bir sanayileşme sürecini de başlattı.

    Demek ki Mustafa Kemal “militarist” bir ideolojinin kurucusu , öyle mi?

    Hani şu, İttihat Terakki’nin 1909’daki ünlü Selanik Kongresi’nde “ Ya üniformanızı bırakın, ya siyaseti” diye haykıran Mustafa Kemal…

    Ve gelelim Kemalizmde “demokrasi” nin bulunmadığı “cevheri” ne… Acaba şu sözler Atatürk’e değilde, “özköşk” yazarlarından birisine mi ait: “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi değildir.”

    Atatürk Diktatör müydü? : CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İtalya gezisinin hemen sonrasında, Atatürk’ün partisini faşist modele göre yeniden yapılandırmak için bir tasarı hazırladı. Herkesin beğenisini kazanan bu tasarı onay için önüne geldiğinde, Mustafa Kemal’in gösterdiği tepki ünlüdür:

    “-İsmet Paşa bu saçmaları herhalde okumadan imzalamış olacak!”

    Atatürk’ün yönetiminin, kendinden önceki Osmanlı yönetimine göre çok daha demokratik ve çok daha halkçı olduğu ortadadır. Atatürk sıradan bir “liberal demokrasi” anlayışına da sahip değildi. “Katılımcı-sivil toplumcu” bir demokrasiye inandığının somut kanıtlarını vermişti.

    Atatürk’ün Kültür Siyaseti: Eğer her siyasal iktidar değişikliğinde devletin yazılı ve sözlü yayımlarının dili, devlet tiyatrolarının oyunları, devlet kitaplıklarının raflarındaki kitaplar, bile değişiyorsa, o ülkede gerçek anlamıyla ulusal bir kültür siyaseti izlendiği söylenemez. Oysa, kültür bir duyuş ,düşünüş ve davranış birliğidir. Ulusal olması zorunlu siyasetlerin başında kültür siyasetinin gelmesi gerekir.

    Atatürk “çağdaş insanı” yaratacak koşullara öncelik verdi. Tarihteki ilk kültür devrimini gerçekleştiren önder oldu. Dilde, tarihte, alfabede, sanatta, hatta dinde yaptığı reformlar, O’nun bu anlayış içinde gerçekleştirdiği kültür devriminin parçalarıdır. Atatürk bağımsız ve çağdaş bir ulusal toplum yaratmak istiyordu. Bir yandan ülkenin kendi öz kaynaklarına dayanmasına, öte yandan da hedef aldığı toplumun gerektirdiği insanı hazırlamaya öncelik verdi.

    Atatürk’ün izi, O’nun öldüğü noktada biter, ama yolu bitmez, sonsuza dek uzanır. Bu nedenle de, Atatürk’ün neyi yaptığından çok, hangi amaçla yaptığı incelenmelidir. Ulusal olması gereken kültür siyasetini, toplumun ancak belirli kesimlerini temsil eden siyasal iktidarların insafına terkedecek bir kültür kurumlaşmasının Atatürk’ün yoluna ters düşeceğini sanıyoruz.

    Kemalizm Nedir? : Kemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, onlardan farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır.

    Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi , Birinci Dünya Savaşı’nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal-siyasal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. Mustafa Kemal , ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir.

    Kemalizmin önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma. Bu ereklere ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız devrimi ve dolayısıyla liberalizmden; devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlendi.

    2. DEMOKRATİK SOL-SOSYAL DEMOKRASİ ÜZERİNE

    İkinci bölümde yazar Demokratik Sol ve Sosyal Demokrasi üzerine yazdığı köşe yazılarına ve yaptığı söyleşilere yer vermiştir. Köşe yazılarında değindiği konuları özetleyecek olursak :

    Sosyalizmin amacı toplumsal ayrıcalıkların bulunmadığı bir düzen kurmaktır.

    Bir partinin oy alabilmesi için çıkarlarını ve dünya görüşünü temsil etmek istediği bir kitlenin varlığı yetmez. Hatta tutarlı bir programa sahip olması da yetmez. Getirdiği çözümlerin inandırıcılığı kadar, yapısal inandırıcılığı da önemlidir. Ecevit programı ve kişiliğiyle inandırıcı ancak DSP yapısıyla inandırıcı değil. SHP’de de aynı şey söz konusudur.

    SHP’deki liderlik sorunu üzerine değiniyor ve parti içi seçimlerde orantılı temsil sistemini öneriyor. Ancak çok kişinin bu fikre şiddetle karşı çıktığını vurguluyor.

    Sosyal Demokrat ve Demokratik Sol sistemlerini tanımlayarak nasıl Sosyal Demokrat olunabileceğine değiniyor.

    SHP, DSP ve CHP’nin herhangi bir şekilde birleşmeleri durumundaki analizi yapıyor ve İnönü, Ecevit ve Baykal’ın bu konudaki tutumlarına yer veriyor.

    1990’ların demokratik sol yada sosyal demokrat partilerinin programı nasıl olmalıdır tartışmalarında unutulan bir şey vardı. Program değil partinin yapısı önemlidir. Bundan dolayı CHP’nin programından önce yapısının tartışılması gerektiğini vurgulamaktadır. Kim ne derse desin önder çok önemlidir ve bu önderin çevresindeki ,kadro da çok önemlidir. Ve yine orantılı temsil sistemini savunuyor.

    Yanlış ve çıkmazda olan SHP ve DSP’nin CHP’yi de kendilerine katmaya çalıştıklarını ve CHP’yi daha doğmadan öldürmeyi düşündüklerini söylüyor. Ancak CHP için de en doğru kararın umudu yitirmektense ertelemenin daha iyi olacağını vurguluyor.

    Baykal’ın nasıl kazandığını ve CHP’nin nasıl büyüyeceği konusundaki fikirlerini belirtiyor. Baykal’ın kurultaydan zaferle çıkmasının en büyük nedeni, kitlelere heyecan verebilecek, duyguları güçlü bir biçimde dile getirebilecek, mesajları etkili olarak iletebilecek bir seslenme gücüne sahip olmasıdır. Ancak Baykal’ın bir karar vermesi gerekmektedir, “Ortak akıl”’in sözcüsü mü olacak, yoksa kısır bir takım tutkuların mı?

    Yazar bölümün bundan sonraki kısmında Demokratik Sol ve Sosyal Demokrasinin tarihsel bir sentezini ve yaptığı söyleşilere yer veriyor. Demokratik Sol yada Sosyal Demokrasi marksizmden sonra tarihsel bir sentez olarak oluşmuştur. Bu süreçte rol alan kişilere yer vermiştir: Bu kişiler,

    Ferdinand Lassalle; çağdaş sosyal demokrat ideolojinin oluşumunda adı geçen ilk isimdir. Edward Bernstein; marksizmi hareket noktası alarak sosyal demokratik düşünceye katkıda bulunmuştur. Karl Kautsky ; Bernstein’in eleştiriler yönelttiği ve özde marksizme daha sadık gibi göründüğü halde, sosyal demokrat düşünce çizgisinde önemli yeri olan bir düşünürdür. Jean Jaures ; Fransız olan Jean, bir düşünür olduğu kadarda aynı zamanda bir eylem adamıdır. İki kez milletvekili seçilmiş, sosyalist partiye önderlik etmiş, emperyalizmin baskısı altında haksızlığa uğradığına inandığı Osmanlı Devleti’ne Türklere yakınlık göstermiştir. Leon Blum; Fransanın ilk sosyalist başbakanıdır.Faşizm tehlikesine karşı komünistlerle işbirliğine yanaşmakla birlikte, sağcı burjuvaziye olduğu kadar komünizme de karşıydı. Sidney James Webb; İngiliz sosyalizminin kökenindeki en önemli isim. Demokratik sol ideolojiye katkılarının yanısıra, milletvekili ve bakan olarak uygulamaya da katıldı.

    Kemalizm ve Sosyal Demokrasi; Türkiye’ye demokrat ideolojinin, kemalizm ile birlikte girmeye başladığını söylemek yanlış olmaz. Genel ve eşit oy hakkı, sekiz saatlik işgünü, çeşitli sosyal sigortalar, gelir düzeyine göre değişen vergi sistemi, parasız eğitim, hep sosyal demokrat dünya görüşünün yansımaları olarak gerçekleşmiştir.

    Yazar daha sonra Sosyal Demokrasinin nasıl oluştuğundan bahsetmiştir. Sosyal demokrasinin oluşumunda önemli olan iki deneyime değinmiştir. İskandinav ve İngiliz ile Fansız deneyimleri. Her iki modelde, de güçlü bir kominist haraketin rekabetinden uzakta ve işçi sendikalarının büyük desteği ile geliştiler. İskandinav sosyal demokrasileri içinde en ünlüsü İsveç’inkidir. İsveç’te sosyal demokratlar,1932 yılından bu yana, küçük iki ara dışında sürekli olarak iktidardadırlardır. İngiltere’de sosyal demokrasi modelinin temeli ise, 1945-50 ve 1964-70 yılları arasındaki İşçi Partisi iktidarı sırasında atıldı. Daha sonra Türk deneyimi ile ilgili bilgiler vermiştir.

    Yazar 1974’lerden bugüne nelerin değiştiğini nelerin değişmediğini anımsatmak için, 27-29 Ekim 1974 tarihinde yapılan “2. Demokratik Sol Düşünce Forumu”nda yapılan konuşmaya yer vermiştir.

    İkinci bölümün bundan sonraki kısmında, yazar yapmış olduğu söyleşilere yer vermiştir. Erol Çevik ile KIT’ler, Devletçilik, Sosyal Demokrasinin ekonomik modeli üzerine, Prof. Bilsay Kuruç ile KIT’lerin tasviyesi, Devletçilik üzerine, İsmail Cem ile CHP’nin yeniden açılması ve başarılı olabilmesi için gerekenler, CHP’nin birleşmesi konusunda, liderlik sorunu hakkında, Ertuğrul Güney ile CHP’nin Liderlik sorunu, ideolojisi,üye ve örgüt yapısı konusunda, Teoman Köprülüler ile 1980’deki CHP ve son CHP hükümeti üzerine Cumhuriyetçilik üzerine, orantılı temsil sistemi üzerine, Prof. Ergun Türkcan ile 2. Cumhuriyet tartşması, sivil toplum, Anadolu Federasyonu, KIT’ler ve CHP’nin birleşmesi üzerine söyleşi yapmıştır.

    GÜNEYDOĞU SORUNU ÜZERİNE

    Yazar üçüncü bölümde Güneydoğu sorunu üzerine yazdığı yazılara ve bu konu üzerinde yaptığı söyleşilere yer vermiştir.

    Oradaki sorunun bir Kürt sorunu mu yoksa Güneydoğu sorunu mu olup olmadığını incelemiştir. Yazar aslında bir Kürt sorunu olmadığını fakat bir Güneydoğu sorunu olduğunu vurgulamaktadır. Devlet silahlı mücadele verenleri ezmeye çalışırken, demokrasi mücadelesi verenlere destek olmalıdır. Güneydoğu sorununun, etnik nitelikli bir parti yerine bir kitle partisi içinde savunulmasının çok daha doğru olduğunu unutmamalıyız.

    Niçin Ankara’daki, İzmir’deki, İstanbul’daki bölgesindekinden daha kalabalık olan- Kürt kökenli yurttaş isyan etmiyor da, Şırnak’taki ediyor? Olaya bir Kürt sorunu olarak bakmak, ilericilik değil, ırkçılıktır, gericiliktir. Çünkü olay bir geri kalmışlık ve insan hakları sorunudur…

    Yazar HEP’in TBMM’de grup kurması gerekliğini vurgulamıştır. Yazara göre, bundan topluma zarar gelmez, ama bazı yararlar doğar. Demokrasilerde özgür tartışmanın iki yararı vardır: Birincisi, daha sağlıklı ve dengeli bir karar alınmasına yardımcı olmak. İkincisi, kitlelerin kendi duygu ve düşüncelerinin yüksek sesle dile getirilmesi sayesinde rahatlamalarını sağlamak.

    Tıpkı Kürtçe gazete gibi, Kürtçe TV yayını da yapılabilmelidir. Ama bu yayını devlet yapmamalıdır. Zira bunu yaparsa devlet Türkiye’de yaşayan 11 dili anadili sayan topluluklara da bu hizmeti vermek zorundadır.

    Yazar Urfa insanı ile Şırnak insanı arasındaki farka değinmiştir. Şırnakta PKK ve HEP’e verilen belirli bir toplumsal destek elbetteki rastlantı değildir. Ancak Urfa’da durum farklı. Bu yörede yapılan kamuoyu yoklamasında HEP’e oy vereceğini söyleyen seçmenlerin sayısı % 1’dir. İki yöre arasındaki fark kuşkusuz ki etnik farklılıktan kaynaklanmıyor. Urfa insanı GAP’ı yaşıyor. Yarına umutla bakıyor.

    Türk kimliği ile Kürt kimliğini birbirinden ayırmak isteyen “Kürt Milliyetçileri”’nin elinde kala kala tek bir ölçüt kaldı. Dil farkı… Ancak yazar bununda aslında pek mümkün olmadığını vurgulamıştır. Kürtlerin arasında konuşulan Kürtçenin bile çok çeşitlilik gösterdiğini ve hatta bir çoğunun birbirlerini bile anlayamadıklarını söylüyor.

    Yazar bundan sonraki kısımda, Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti tarafından 18 Mayıs 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen açıkoturumda yaptığı “Güney Doğu Sorunu Nedir?” ve “Kültürel ve Siyasal Çözümler Neler Olabilir?” adlı konuşmasına yer vermiştir.

    Bölümün sonunda yine bu konu üzerine yaptığı söyleşilere yer vermiştir. Bu söyleşiler;

    Bülen Ecevit ile Güneydoğu ile ilgili askeri çözüm üzerine, Kürt varlığı ile ilgili görüşleri, GAP ve PKK nın giderek daha etkili olması üzerine, Prof. Doğru Ergil ile Terörün amacı, Dev-Sol ve TİKKO, Teröre destek veren dış kaynaklar ve PKK’ya karşı köy korucuları üzerine, Fehmi Işıklar ile olağanüstü halin kalkması üzerine, köy korucuları, HEP ile ilgili düşünceleri üzerine, Algan Hacaloğlu ile güneydoğudaki terör üzerine, yeni hükümetle birlikte devletin yöre halkına karşı tutumu , olağanüstü hal konusunda SHP’nin ikiye bölünmesi, GAP projesi ve bir halk ayaklanması beklentisi üzerine, İsmet Sezgin ile körfez savaşının terörün fırlamasındaki yaptığı katkı üzerine, asker ve sivil yöneticiler arasındaki yetki karmaşası, gençlerin terörün kucağına düşmesini kolaylaştıran işsizlik sorunu, Hizbullah ve devlet arasındaki ilişki ve Apo üzerine, Hasan Fehmi Güneş ile Nevruz nedeniyle güneydoğuda yaşanan olaylar,askeri ve sivil yönetimin hataları, Kontrgerilla yada Hizbullah aracılığı ile devlet terörü yapıldığı iddiaları üzerine, Feridun Yazar ile HEP partisinin mecliste grup kurması, APO nun HEP konusundaki düşünceleri, Güneydoğu sorunu için somut çözüm önerileri üzerine, Ercan Karakaş ile Nevruz olayları,güneydoğu sorununun uzun vadeli çözümü için yeni bir yönetim modeli, kürt partisinin kurulması konusunda söyleşi yapmıştır.

    KÜLTÜR, SİYASET VE ORDU ÜZERİNE

    Son bölümde yazarın güncel olaylardan yola çıkarak yazdığı yazılar bulunuyor. Güncel olaylardan yola çıkan , ama kalıcı nitelikteki bazı yazılar…

    Yazarın kültür, siyaset ve ordu üzerine yazdığı yazılardan bazıları:

    CHP'nin kapatılması bile TDK ve TTK'nın devletleştirilmesi kadar Atatürk'e saygısızlık oluşturmadı. Çünkü bu iki derneğin devletleştirilmesi, her yurttaşa tanınmış olan miras hakkının esirgenmesi ile Atatürk'ün miras hakkının çiğnenmesiyle gerçekleştirildi. Hukuk çiğnendi.

    Öyle dönemler oldu ki, Türkiye'de değişen her iktidarla birlikte devletin dili, kitapları değişti. Devlet tiyatrlarındaki oyunlar değişti. Ama bu yazboz tahtası içinde Türk Dil ve Tarih Kurumları doğrultularını ve etkinliklerini korudular. Çünkü siyasal iktidarlardan bağımsızlardı.Çünkü demokratik bir yapıya sahiptiler.

    Yazar iki yazısında aşağılık duygusu başlığı altında Türkçede kullanılan yabancı kelimelere yer vermiştir. Bir çok siyaset adamının, televizyon sunucularının konuşurken bazı Türkçe kelimeler yerine yabancı karşılıklarını kullandıklarını ve bunun aslında bir aşağılık duygusundan kaynaklandığını vurgulamakyadır.

    YÖK başkanı Doğramacı’nın yaptığı haksız uygulamalardan bahsetmiştir. Ondan sonra gelen Sağlam'ın da aslında aynı politikayı devam ettirdiğini söylemiştir.

    12 Eylül devrimi ile ilgili bir yazıya yer vermiştir ve aslında bunu gerçekleştiren generallerin bazı gerçekleri göremediklerini ve yanlış yaptıklarını yazmıştır.
     
  12. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk Olmasaydı
    KİTABIN YAZARI Cemal KUTAY
    YAYINEVİ VE ADRESİ Aksaray Yayıncılık 1.Levent / İSTANBUL
    BASIM TARİHİ 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün Kurduğu Günümüz Türkiye’si İle O Olmasa idi. Türk Milletinin İçinde Bulunabileceği Durum Arasındaki Uçurumu, Ayrımı Ortaya Sermek,

    KİTABIN ÖZETİ :

    Atatürk olmasaydı, Çanakkale Zaferi olmazdı.

    Çanakkale Zaferi olmasaydı İngiliz, Fransız, Ruslardan oluşan itilaf devletleri, savaşı planladıkları üzere en çok 17 ayda zaferle bitirir. Rus çarlığı haşmetle sürer, İstanbul / Boğazlar Rusların eline geçer, Sevr antlaşmasının şartları gerçek olurdu.

    Trablusgarp ve Balkan harpleri yenilgilerinden sonra morali sıfır benliği yok olmuş ezik ve bitik Türklük için destan devri kapanır.

    Dünyanın hiçbir esir milletinde emperyalizmin baskısı altında, milli kurtuluş fikri oluşamaz ve hareket gelişemez. Çarlık Rusya yıkılmasaydı Orta Asya ve Kafkasya’daki Türkler kısa süreli de olsa bağımsız devlet kuramazdı.

    Çanakkale savunması dominyon sömürgelerde bağımsızlık ve haysiyet şuurunu uyandırdı

    Atatürk olmasaydı orduyu politika dışında tutmak mümkün olmazdı. İkinci büyük Millet Meclisinde bu prensip tatbik edildi. Bu durumda olanlar ya asker ya Milletvekili oldular. Atatürk olmasaydı üzerinde çağın damgası olan hiçbir hareket ve müesseseyi maziden koparıp kuramazdık. Ya hep ya hiç aydınlığını onda bulduk

    Milliyetçilik duygusundan yoksun kalmaya devam edecek, eşiğinde olduğumuz ümmetçilik kazanına düşecek, hiçbir zaman sağlam olamamış bir din kardeşliği kisvesi altında ya Arap ya Acem şoven milliyetçiliği potasında kaynayacaktık. Araplaşma – araplaştırma düzeni (URUBE)’nin hammaddesi olacaktık.

    Atatürk olmasaydı, Türkiye zamanın şartları içinde Bolşevik rejimini kabul edebilirdi.

    Atatürk olmasaydı, kadın hak ve hürriyetleri öteki işlam ülkelerinin şartları içinde kalacaktı.

    Atatürk olmasaydı, Devlet, hayat idare-i maslahat (yaşanılan günü kurtarma) Maslahat-amiz illetinden kurtarılamazdı.

    Atatürk olmasaydı, Kurtuluş mücadelesi süreci içerisinde gerçek hürriyet ve istiklâllimizi imkansız kılan tatbik, safhasındaki bütün dünyanın Ermenilerle ilgili almış olduğu kararı hak-adalet-tarih hakikatleri içinde lehimize sonuçlanması asla mümkün olmayacaktır.

    Atatürk olmasaydı, sanat ve sanatçının değeri bugünkü değerine gelemezdi. Toplum içinde sanatkarı özlenen mevki, makamların üstünde görmek ve bunu tescil ettirmek o günlerde ancak ona has bir özellikti.

    Atatürk olmasaydı bizler ve bizden sonrakiler, şahsi tercihini bir tarafa iterek, milleti için değişmesi şart bir çağ sanatı anlayışı adına fedakarlık örneği gösteremezdi.

    Atatürk olmasaydı, bizi benliğimize kavuşturan gerçek tarihimizden de cehaleti yenmek için tek dayancımız olan Türk alfabemizden mahrum kalırdık.

    Atatürk olmasaydı, bugün ülkemizdeki hümanizm kuruluşları ya hiç olmaz, olsalar bile yasal statüyü koruyamaz, içe açık dışarı kapalı kalmaya mahkum ve mecbur olurduk.

    Milletin imkanlarının devlet hayatında daima göz önünde tutulması, lüks- gösteriş-şatafattan uzak, aynı zamanda vakarlı haysiyetli- zevkli, güzel-asil-cazibe olabilme yapısı devlet varlığına hakim onunla beraber gelmiştir.

    Osmanlı İmparatorluğunun kaybettiği topraklar üzerinde bağımsız ve manda ferliği kabullenmiş 13 Devlet kurulur. Atatürk sayesinde bunlar ile “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine uygun olarak dostluklar kuruldu.

    Atatürk olmasaydı, yaşanılan şartlar ne olursa olsun, İstiklal ve hürriyet için açıkça ifadesi şart gayeleri devlet literatürüne o sokamazdık.

    Atatürk olmasaydı, din ve maneviyatı akıl ve mantıkla böylesine bağdaştıran bir başka insan bulamazdık.

    Atatürk olmasaydı, ülkemiz ve milletimiz üzerinde asırlarca oynanmış haksız, ahlaksız senaryoların tortularından kurtulamazdık.

    Atatürk olmasaydı, Türk milleti için kusur olarak gösterilen haksız-yersiz-kasıtlı- mantıksız iddia ve kanaatler sonuna kadar yerinde kalacaktı.
     
  13. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk'ün Avrasya Devleti
    KİTABIN YAZARI İsmet BOZDAĞ
    YAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayınevi Tekin Yayın Dağıtım San. Ltd.
    BASIM TARİHİ 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerin tek çatı altında toplanışı.

    KİTABIN ÖZETİ :

    KİTABIN ANA BÖLÜMLERİ :

    1. Milliyetçilik akımının Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkileri

    2. Atatürk’ün Avrasya Devletini kurma çalışmaları

    3. Türkiye - Sovyet Rusya ilişkileri

    4. Sonuç

    GİRİŞ :

    Gazi Mustafa Kemal, daha 1900’lü yılların başında Osmanlı İmparatorluğu 5,5 milyon kilometrekarelik topraklarda hüküm sürerken Balkan savaşı bile olmamışken, Selanik’teki arkadaş toplantılarında Osmanlı Devletinin parçalanacağını söylemiş fakat yerine neyin gelmesi gerektiğini söylememişti. Mustafa Kemal Paşa hiçbir şeyi zamanından önce açıklamamış, zamanı gelmeden oluşmasına girişmemiştir.

    1. MİLLİYETÇİLİK AKIMININ OSMANLI İMPARATORLUĞU ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ :

    Osmanlı Devletinden Yunanlılar, Sırplar,Romenler kopmuş Bulgarlar, Ermeniler, Araplar ve Arnavutlar sabırsızlıkla sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Parçalanmak Osmanlı İmparatorluğunun kaçınılmaz sonu idi. Bu son çok uzakta değildi Osmanlı Devleti parçalandıktan sonra bırakacağı siyasi boşluğu ne dolduracaktı ? Mademki çok uluslu devletleri parçalayan milliyetçik akımları olduğuna göre, Osmanlı Devletinin bıraktığı siyasi boşluğu dolduracak toplum Milliyetçilik akımlarından etkilenmeyecek bir toplum olmalıydı. Bu fikir Gazi Mustafa Kemalin beynini yıllarca tırmaladı. Osmanlının bırakacağı boşluğun Anadolu yarımadasından Çin seddine kadar uzanan topraklar üzerinde dil,tarih, kültür birliği ve bütünlüğünü yaşayan toplumların kolayca bir araya gelebileceklerini düşündüğü ve ölümsüz bir devletin bu temeller üzerinde kurulabileceğini fark etti.

    2. ATATÜRKÜN AVRASYA DEVLETİNİ KURMA ÇALIŞMALARI :

    “Dünyada şimdiye kadar başka başka milletlerin birlik kurdukları ve yüzyılları beraberce yaşadıkları görülmüştür. Bizim, kurmak istediğimiz birliğin tarihte geçmişi olan birliklerin en üstünü olmasını isteriz.”

    ATATÜRK

    Evet! Gazi Mustafa Kemal Paşa “Tarihte görülmüş birliklerin en üstününü” kurmak amacındaydı. Bu fikri vicdanında bir sır gibi saklıyor bütün hareketlerini o noktayı hedefleyerek gerçekleştirmeye çalışıyordu. İşte bu Atatürk’ün gözünde milli misak’tı Ülke Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, düşman denize dökülmüş, vatan kurtulmuştu ancak ekonomi ve insan gücüde tükenmişti, bütçe neredeyse yok gibiydi enflasyon %250 ‘idi.

    İşte böyle imkansız bir bütçeden 1924 yılında 200.000 TL. Ödenek ayrılmış ve “ Türkiyat Enstitüsü” kurulmuştu.

    (200.000 TL. 200.000 altının karşılığıdır.)

    Mustafa Kemal Paşa yok canından işte bu koşullar içinde “Büyük Türk Devletleri Birliği” hayali uğruna bu ölçüde fedakarlık yapmayı göze alabiliyordu ve hedefine yürümeyi tüm bu fedakarlıkları hovardalık farzedenlere rağmen sürdürüyordu.

    Türkistan ve çevresindeki Türk kaynaklı toplumların hareketlerini sürekli izledi ve paralel çalımalar yaptı.

    3. TÜRKİYE - SOVYET RUSYA İLİŞKİLERİ :

    Gazi Paşa Büyük Türk Devletleri birliği kurma çalışmalarının gizli kalmasına büyük özen gösteriyordu. Ancak Sovyetler Birliği bu folklör,etnografya,tarih düzeyinde sürdürülen çalışmalardan rahatsız oluyordu, çünkü Türkiye ile bu toplumlar arasında kurulacak ilişkiler yalnızca Sovyetlerin zararına olabilirdi çünkü, Osmanlı Devletinin defteri kapatılmış, onun yerine onun kadar güçlü ve ondan daha uzun ömürlü bir devletin defteri açılmıştı.”Türk Cumhuriyetleri Birliği”.

    4. SONUÇ :

    Selanik günlerinden beri bir sır gibi vicdanında sakladığı bu fikir artık gerçekleşme yoluna girmeliydi. Onun için Türkiyat Enstitüsü yolunu seçmişti.

    Türkiyat Enstitüsü harıl harıl çalışıyordu önce “ Türk Dili Encümeni” kuruldu. Dildeki Arapça kökenli sözcükler yerine halkın içinde yaşayan Türkçe sözcüklerin yerleştirilmesi için bir ön çalışma başlatıldı. Eğer bir Türk Dünyası yeniden kurulacaksa, dili Arap ve Fars dilinin egemenliğinden kurtulmalıydı. Atatürk’ün bir diğer hedefi de; tarihti, tıpkı dil encümeni gibi bir tarih encümeni kuruldu. Gazi Paşa Tarih konusunda oldukça titiz davranıyordu. Tebliğlerin hepsini dikkatle okuyup gözden geçiriyor ve bu konuda çalışan yerli yabancı uzmanlara “Türk Tarihinin Anahatları” adını verdiği bir kitabın bölümlerini yazdırıyordu.

    Mustafa Kemal tarihin devlet hayatındaki önemini çok iyi bildiği için bir yandan Dil Encümenini kurup ona dili sadeleştirme ve zenginleştirme görevi verirken bir yandan da bir Tarih Encümeni kurup onada Türk Tarihinin Orta Asya Türk Devletlerine kadar uzatılması çalışmalarına başlaması görevini veriyordu. Tüm bunlar “Atatürk’ün Avrasya Devletinin” temelini atan çalışmalar olmuştur. Ne yazık ki bütün bu çalışmalar Atatürk’ün vefatı nedeniyle yavaşlamış yarıda kalmış, hedefine ulaşamamıştır. Tüm bunlar Atatürk’ün geleceği görmedeki ustalığını ve dehasını ortaya koymaktadır.
     
  14. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI ATATÜRK’ün Bana Anlattıkları
    KİTABIN YAZARI Falih Rıfkı ATAY
    YAYINEVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI 19 MAYIS 1919’dan önce ATATÜRK’ün Fikri ve Askeri hayatının oluşum ve değişimini anılarla anlatan Falih Rıfkı ATAY tarafından kaleme alınmış bir eserdir.

    KİTABIN ÖZETİ :

    Türk milletinin Alman ordusunun yanında savaşa katılması istendiği sıralarda yurdumuza bir Alman heyeti gelmişti. O zamanki Osmanlı devlet adamları ve devlet reisleri ordumuz hakkındaki tüm sırları ve ordumuzu bu heyete teslim etmişlerdi. Mustafa Kemal ATATÜRK bundan büyük bir rahatsızlık duyuyordu.Bunların olmaması için tüm yetkili makamlara rahatsızlığını ve nedenlerini tüm açıklığıyla bildirmiş fakat kimse oralı olmamıştı. Hatta onlardan birisi Mustafa Kemal’in bu rahatsızlığının memleket ve milletine duyduğu aşktan ileri geldiğini fakat memleket ve milletin buna layık olmadığını söylemiştir.

    Mustafa Kemal Arıburnu ve Anafartalar’da elde ettiği başarılar sebebiyle dost düşman birçok kişinin ismini duyduğunu biliyordu.Buna dayanarak Osmanlının içinde bulunduğu durumu anlatmak üzere Osmanlı yöneticilerine ziyarete gidiyordu. Nazır bey ile yaptığı görüşmede de ona içinde bulunduğumuz kötü durumu açıklamaya çalışmış fakat o kabullenmek istememiş gerçeklerin kendi bildikleri olduğuna inanmaya devam etmiştir. Mustafa Kemal’i Heyeti Vukela’ya şikayet etmiştir.

    Mustafa Kemal’e heyecanlı bir eğilim içinde olan Yakup Cemil adında bir kişi Bursa’da arkadaşlarıyla yaptığı bir ihtilalde Vatanın selameti için devlet başındakilerin öldürülmesi gerektiğini ve bunu da kendisinin yapacağını söylemiştir. Ayrıca en önemlisi de vatanın kurtulması için devletin başına Mustafa Kemal’in gelmesi gerektiğini söylemiştir. Daha sonra bu adam yakalanarak asılmıştır. Mustafa Kemal Yakup Cemil’in bu hareketini doğru bulmamıştı, buna rağmen onu kurtarmaya çalıştı.

    Mustafa Kemal Yedinci Ordu’ya ilk defa kumanda ettiği sırada bu ordunun da içinde bulunduğu gurup kumandanı General Falkenhayn’a önem verdiği konusunda hem fikir olmayınca münakaşa oldu ve durumdaha büyük makama aksetti. General Falkenhayn Mustafa Kemal’in tamamen gerçeklerden oluşan görüşlerine değer vermemişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal bütün sonuçlarını kabul ederek isyankar bir şekilde kendi görevine son verdi ve yerine Ali Rıza Paşa’yı tayin etti. Daha sonra Mustafa Kemal’i II nci Ordu K.lığına tayin ettiler. Mustafa Kemal onu da kabul etmedi. Halbuki Mustafa Kemal sadece içinde bulunduğumuz acı durumu açıklamaya çalışıyor fakat onlar buna inanmak istemiyorlardı. Bu sırada Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Halep’e gitmek için yol parası dahi yoktu. Mustafa Kemal bundan kimseye söz etmediği halde Falkenhayn Mustafa Kemal’e bir miktar altın gönderdi. Mustafa Kemal bu paranın ordu ihtiyacı için gönderildiğini sandı. Fakat daha sonra gerçeği anladı ve parayı Falkenhayn’a geri yolladı.Birkaç at ve kısrak satarak para sağladı. Bundan da anlayacağımız gibi Mustafa Kemal hiçbir zaman kendisini vatanından ön planda tutmamıştır.

    Veliaht Vahdettin ve Mustafa Kemal’in Almanya gezisinde de Mustafa Kemal her fırsatta Vahdettin’e vatanın içinde bulunduğu müşkül durumu açıklamaya çalıştı. Orada da birçok yere gezi yaptılar. Her gittikleri yerde bir Alman komutanı onlara Alman ordularının gerçek durumunu değil de istedikleri yönlerini gösteriyorlardı .Hatta birisinde Mustafa Kemal ve Vahdettin cepheye gidip Alman ordularını daha yakından görmek istedi . Bu istekleri kabul edildi fakat daha oraya varmadan nereleri gezecekleri planlanmıştı. Mustafa Kemal Vahdettin’den tecrübelerine güvenerek gösterdiği yöne gitmesini istedi ama Vahdettin yapılmış plandan dışarı çıkmadı. Mustafa Kemal’de ondan ayrılarak gösterdiği yöne gitti. Ağaçta gözcülük yapan bir Alman askeri ile görüştü. Alman ordusunun kötü durumu hakkında önemli bilgiler aldı. Görülüyor ki Alman ordusunun durumu kendi askerinin dahi durumu inkar edemeyeceği kadar kötüydü.

    Seyahatten sonra Mustafa Kemal büyük bir rahatsızlık geçirdi ve bir süre dış ülkede tedavi gördü. Bu sırada veliaht Vahdettin padişah oldu. Mustafa Kemal ile görüşmek üzere yanına çağırdı. Çünkü her fırsatta vatanın içinde bulunduğu durumu kendine anlatmaya çalışan Mustafa Kemal ile gezi sırasında bir çok görüşmeleri olmuştu. Buradan Mustafa Kemal’in tek isteğinin mülk ve makam değil vatanın kurtuluşu olduğunu açıkça anlıyoruz.

    Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmede Mustafa Kemal kendisine her şeyden önce orduyu bizzat kendisinin kumanda ederek sahip çıkmasını istedi.Ancak ondan sonra sağlıklı kararlar alınabileceğini bildirdi. Günler sonra yaptıkları başka bir görüşmede Mustafa Kemal padişahın orduyu düzeltip başına geçmek yerine ilk önce halkı kazanmaya çalıştığını anladı.

    Vahdettin birgün Alman generalleri ile görüşme yapıyordu. Mustafa Kemal Alman generalleri olduğu için içeri girmek istemediğini belirtti.Ama Vahdettin özellikle onlar olduğu için içeri girmesini istediğini söyledi. İçeri girer girmez Mustafa Kemal’e iltifatlar yağdırmaya başladı. Sonunda Mustafa Kemal’i Suriye’ye kumandan tayin ettiğini ve oraları düşman eline kaptırmamasını söyledi. Alman generallerine dönerek“ Bu kumandan dediğimi yapabilir” dedi. Mustafa Kemal ATATÜRK bu görevin ona İstanbul’dan uzalaştırılmak için verildiğini biliyordu. Sonra Mustafa Kemal ATATÜRK bu işin Enver Paşa ve Vehip Paşa’nın başının altından çıktığını öğrendi.

    1 nci Dünya harbinde yüzlerce km. uzunluğunda bir cephe üzerinde üç ordu vardı. Bunların sadece isimleri orduydu. Bu ordular zayıf, dağınık bir takım kuvvetlerdi. Mustafa Kemal bu üç ordunun birleştirilerek tek ve sağlam bir ordu kurulmasını istiyordu. Fakat bu tekliflere kimse kulak asmadı.

    Bir gün Mustafa Kemal’e Erkanı Harbiye reisi o günün raporlarını okuyordu. Bunlar her zaman yazılan basit raporlardı. Yalnız bu raporlarda bir ingiliz esirin yazdığı rapor Mustafa Kemal’in dikkatini çekti. Mustafa Kemal bu rapordan İngilizlerin bir kaç gün sonra bütün cephe üzerinde taarruz yapacaklarını anladı. Kolordu komutanlarına tedbir aldırdı. Ve Limon Van Sanders’e haber verdi. Fakat o buna gülüp geçti.Mustafa Kemal’in dediği gerçekleşti ve Limon Van Sanders’in ordusu bozguna uğradı. Burada Mustafa Kemal’in ileriyi görme yeteneğini ve sezgi gücünü görüyoruz.

    Mondoros mütarekesinin yapıldığı sıralarda durumun kabul edilemezliğini bir çok makama yazılar yazarak açıklamaya çalıştı ama kimse kulak asmadı.

    Bütün bunlar olurken Mustafa Kemal bir taraftanda arkadaşları ile toplantılar yapıyor ve vatanın bölünmezliği için neler yapabilecekleri hakkında sabahlara kadar tartışıyor ve onların görüşlerini alıyordu.

    Mustafa Kemal yine arkadaşları ile yaptığı görüşmede Anadolu’ya gitmeye karar verdi. Bir vapur hazırlattı. Mustafa Kemal tüm tehlikelere karşın Anadoluya en kısa yoldan gitmeye kararlıydı. Bunuda ancak vapurla yapabilirdi. Mustafa Kemal Sinop’a geldiğinde oradakilerden Samsun’a kolaylıkla gidebilecek bir yolun olmadığını öğrendi. Fakat yine de o Samsun’a ayak basmak için o kadar acele davranıyordu ki zaman kaybetmektense tehlikelere göğüs germeyi tercih ediyordu.Zaten Mustafa Kemal daha yola çıkmadan Bandırma Vapuru’nun Karadenizde batırılacağı haberini aldı. Bandırma Vapuru’nun pusulasıda bozuktu fakat o yine de yola çıktı.

    Ve nihayet Mustafa Kemal Samsun Limanı’na ulaştı...
     
  15. Ilean07

    Ilean07 RoCkRaLiChE

    KİTABIN ADI Atatürk’ün Fikir Sofrası
    KİTABIN YAZARI İsmet BOZDAĞ
    YAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayınevi
    BASIM TARİHİ 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün akşam sofrasının temel felsefesi

    KİTABIN ÖZETİ :

    Atatürk de, bildiğimiz bizim gibi bir insandı. Bir çok kişisel özellikleri vardı. İnsan ilişkilerinde nasıl davranırdı? Neyi sever, neye öfkelenir,nasıl düşünürdü? Günlük hayatı nasıldı,kaç saat uyur,kaç saat çalışırdı? Fikirlerini uygularken kullandığı metodlar nelerdi? gibi bir çok sorular aklımıza gelebilir. Bu kitapta da bunların dışında ATATÜRK’ün sofralarından, verdiği eğlencelerinden, toplantılarından bahsedilmiştir.

    “Atatürk’ün Sofrası” demek fikir ve kararlarını kesinleştiği an demektir. Atatürk’ün hayatında dinlenme için ayrılmış bir zaman yoktur. Uyumuyorsa, okumuyorsa, yazmıyorsa mutlaka sofrada arkadaşları ile bir şeyler konuşmakta, bir şeyler tartışmakta, haber alıp vermekte, uyguyalayacağı düşüncelerine sosyal taban hazırlamaktadır. Atatürk’ün güçlü bir kişiliği olduğunu hepimiz biliyoruz. O çevresindeki insanların , hatta yakın arkadaşlarının kendi karşısında rahat konuşmadıklarını , fikirlerini açıklamaktan çekindiklerini görüyordu. Her şeyi bilmek , her bildiğini değerlendirmek inancında idi. O nedenledir ki konuştuğu insanları rahatlatabilmek , her şeyi konuşabilmek ve çözümlemek için sofrasına çağırırdı. Şu inançtaydı; içki ve dostlukla rahatlamış insanlar , bir süre sonra fikirlerini cesaretle ortaya koyar, bildiklerini , işittiklerini kendi görüşlerine göre değerlendirirlerdi. Bu yüzden Atatürk; bir çok devlet ,memleket, dünya meselelerini zaman zaman sofraya getirmiş , orada konuşulmuş hatta karara bağlamıştır. Devlet ,memleket , dünya olayları Atatürk sofrasının aynasıdır. Fikirler ulusal görüşlere orada dönüşürdü. Örneğin, sofrasındaki en yakın arkadaşlarını çevresinden uzaklaştırır, bakan,başbakan değiştirir ,kadrosunu kurar, kadrosunu tasfiye eder, halkı aydınlatır ve devlet adamlarını uyarırdı.

    Bu kitabın genelinde Atatürk’ün sofralarından alıntılar mevcuttur. Bunlardan bazılarına değinecek olursak:

    TÜRK MİLETİ’NİN ÖYKÜSÜ

    Bu bölümde Cumhuriyetin 10. Yılını kutlamak için verilen geceden bahsediliyor. Gecede halkı ile eğleniyor ve onlara öğütler veriyordu. Bir Yüzbaşıya da “Gençlik bilekte değil kafadadır” diyerek büyüklüğünü gösteriyor. Ayrıca yeri geliyor, eğlence yerini meclise çeviriyor. Yaptığı inkılapları anlatıyor. Kırtasiyecilikle boğuştuğumuzu , vatandaşlara babadan oğula sıçrayan bir ideal verdiğimizi ve Yarının Türkiyesi’nin temellerini attığını söylüyor.

    BİR GÜN ATATÜRK GİZLİCE KÖŞTEN KAÇTI

    Bu bölümde gerçekten Florya Köşkü’nden sıkıldığını Atatürk arkadaşı Nuri CONKER’e anlatır.Bir arabayla kaçarlar ve bir çocuk gibi sevinirler. Bu arada askerlere “Merhaba Asker!”deyip, karşılığında topluca “Sağol” dendiğini anlatıyor. Arabayla bir köye giderler ve orada Halil Ağadan ayran içip onu köşke yemeğe davet ederler. Yemekte ise köylünün derdini sorunlarını dinler ve direkt bakanlara ve başbakana emir verir.

    MAZARİK’DE BİR AKŞAM

    Yine köşkten kaçıp halkın arasına karışmıştı. Sonra Harbiye Öğrencisi iken gelmiş olduğu Mazarik adlı kokteyl ve yemek salonuna geldi. O’nun oraya geldiğini duyan vali, sivil ve resmi polisler otomobillerle gelince Atatürk rahatsızlığını dile getirir ve köşke döner.

    YORGO’NUN MEYHANESİ

    Öğrencilik yıllarında geldiği yerlerden biriydi burası. Köşkte arkadaşlarıyla otururken akıllarına gelir ve hemen oraya gidip, anılarını tazeleyip dertleşirler. Bir ara halinden sıkılıp “Vatandaş olmak başka bir güzellik yahu.”der.

    Bu kitapta değinilen diğer anı başlıkları ise şunlardır;

    ATATÜRK AFERİSTLERLE BOĞUŞUYOR

    BİR ALTIN TABAKA HİKAYESİ

    DOKTOR REŞİT GALİP DEVRİMLER KONUSUNDA ATATÜRK İLE ÇATIŞIYOR.

    MADAM SENYA OLAYI

    ÇALLI İBRAHİM’İN KÜRKÜ

    ATATÜRK İSMET PAŞA İLE ÇATIŞIYOR.

    ATATÜRK’ÜN BEĞENDİĞİ BİR JEST

    YAHYA KEMAL’E VERİLEN SOFRA CEZASI

    DEVLET VE PARTİ

    ATATÜRK’ÜN YAKASINA YAPIŞTIĞI PARTİ

    ÇELİK PALAS’TA BİR AKŞAM

    ANKARA PALAS‘TA DANSLI ÇAY

    AHMET EMİN YALMAN ATATÜRK’ÜN MASASINDA

    ATATÜRK VE REFİK KORALTAY

    ATATÜRK’ÜN FRANSIZ SEFERİ’NE VERDİĞİ DERS

    KOLAĞASI MUSTAFA KEMAL

    ATATÜRK’E SUİKAST İHBARI

    BİR SOFRADA ÜÇ OLAY

    Kitapta adı geçen başlıklarda çeşitli yer ve mekanlarda Atatürk’ün yemeklerde, partilerde ve çaylarda aldığı kararlar ve düşünceler işlenmiştir. Ayrıca Atatürk’ün en yakınlarından alınan her bir bilgi aynı olayın görgü tanıkları ile pekiştirilmiş, hafızalardaki yanlışlıklar düzeltilmiş ve gerçeğe en yakın biçime dönüştürülmüştür. Atatürk’ün sofralarının temel felsefesi O’nun şu sözünde yatmaktadır: “HÜKÜMET UYANDI ,HADİ BİZ YATALIM”.

    ANAFİKİR: Bizler konuştuğumuz insanları rahatlatabilmek, dertlerine çözüm bulabilmek, onları daha iyi anlayabilmek için en iyi yöntemi seçmeliyiz. Onları yemeğe davet edip, dostluk, içki ve hoşgörü ile rahatlatarak,fikirlerini cesaretle ortaya döktürerek bildiklerini, işittiklerini acılarını ve sevinçlerini paylaşmalıyız. Bu sayede hayatta bakış açımızı genişletmiş oluruz.