Asli İle Kerem

Edebiyat ve Kitap bölümünde yer alan bu konu agent force tarafından paylaşıldı.

  1. agent force

    agent force Harbi Aktif Üye

    Aslı ile Kerem'in hikayesi...

    ilk Bölüm

    'Bi can bi canı sevse
    Alemi sancı tutar'



    Zamanlardan bir zaman, şehirler güzeli Isfahan'da, adalet ve mürüvvetiyle,
    dağdaki kurda kuşa bile hükmünü geçiren bir hükümdar yaşardı.
    Halkının talihi yaver olan Han'ın, olgunluk ve güzelliklerini yazmaya hiçbir
    kalemin gücü yetmezdi.
    Rüstem gibi yürekli, Herkül gibi bilekli
    Etbaının hukukunu korumada Ömer bin Abdulaziz kadar tedbirli
    Düşmanına bile merhamet edecek kadar sevgili
    Hem adil hem müşfik
    Hem de siyaseten temkinli idi.
    Hanlar hanının ülkesinde kurtla kuzu yoldaşlık eder, yağmur, masumun da
    günahkarın da üzerine eşit olarak yağardı.
    Her Allah'ın kulu kendi hali kendi melalinde yaşar giderdi.
    Ömür, Haccac'ın mülkündeki gibi kara bir kış şeklinde değil, her daim
    tazelenen bir baharla geçerdi.
    Alanın memnun satanın memnun olduğu bir çağdı O'nun çağı.
    Halkı baş üstünde tutar, öl dese ölürdü.
    Saçına sakalına yaşlılık güneşi doğmuş, bu deni dünyada göreceğini görmüş,
    devletine devlet, saadetine saadet katmıştı.
    Çiçeksiz bağ, dertsiz yürek olur mu?
    Hanlar hanının da onulmaz bir derdi vardı ki, ocaklardan ırak.
    Allah, her nimeti bağışlamış ne var ki, nimetlerin en tatlısını esirgemişti.
    Bebekken koklayacak, çocukken eğleşecek, erişkinken neslini sürdürecek bir
    evlattan nasipsizdi.
    Bu yüzden yürek dağına kara bir duman çökmüş, çehresi kararmış, mecali
    kesilmişti.
    Bir evlatcığa sahip olmak için başvurmadık hekim; adanmadık adak, kapısı
    çalınmadık büyücü kalmamıştı.
    Yerlerin ve göklerin sahibine gece gündüz yakarmış, 'herşeyimi al dilersen,
    yeter ki neslim kesilmesin, bana babalık payesini bağışla' diyerek eşiğine
    yüz sürmüş, bir türlü muradına erememişti.
    Ne demişler, herşeyin bir zamanı var.
    Mevla'nın takdiri erişmeyince sebep de bahane.
    Hanlar Hanı bunun bilincindeymiş lakin insanoğlu bu, sabrın da bir sınırı
    var.


    "Altı kızın biri melek
    Dünya döner çark-ı felek"


    Hanlar Hanı, derd ü gamıyla başbaşa dursun biz gelelim Keşiş ve evlad ü
    iyaline...
    Camiye mum, kiliseye bezir taşıyan bir Keşiş bu.
    Hanlar Hanı'nın hazine sorumlusu.
    Gerçekte bir, zahirde iki kitabın bağlısı.
    Eşi de sanki onun eğe kemiğinden yaratılmış.
    İriskin adında bir afet-i devran.
    Afet dediysek tam bir fitne ateşi.
    Adaleti ve kılıcının keskinliğiyle dört bir cihana nam salmış, dost düşman
    herkesin ittifakıyle hükümranlık tacına hak kazanmış olan Hükümdar'ın
    sarayına sızmış ve haylice mühim görevler edinmişti Keşiş'le karısı.
    Kimisi mal mülkle imtihan olunur kimisi evlatla.
    Keşiş'le İriskin de, Hükümdar gibi evlatsızdı.

    Günlerden bir gün, Keşiş, gam deryasına dalmış olan Hükümdar'ın huzuruna
    girdi.
    Onu, herşeyini yitirmiş gibi kara kara düşünür halde görünce,
    'Han'ım' dedi, 'haddimi aşmış olmak istemem lakin sizi böyle derde salan
    nedir?'
    Hükümdar, gam kuyusundan çıkarak, boş bakışlarla yüzüne baktı Keşiş'in.
    Bir zaman sustu, neden sonra, bakışlarını ötelere salar gibi, içlenerek,
    'sorma' dedi.
    Keşiş üsteledi,
    'Efendim, dert bir yürekte mahpus kalırsa mutlaka durduğu yeri yakar,
    dağılırsa duman gibi savrulur gider'
    Han, tavrını bozmayarak,
    'Boşver' dedi,'benimkisi paylaşınca azalacak gibi değil, Rabbimin takdirini
    kim bozabilir'
    Keşiş, sinsi adımlarla yaklaştı Han'a, sesine alabildiğine güvenilir bir eda
    takarak,
    'Yüce Han'ım' dedi,'sizin derdiniz, kulunuzun derdi. Sizi böyle kederli
    gördükçe bize de gülmek haramdır, bağışlayın tasanız nedir?'
    Han yumuşamıştı, Keşiş'in yüzüne baktı tekrar, kederli bir sesle,
    'Mevlam'dedi, 'bana herkesin gözünü diktiği devlet ve serveti bağışladı,
    beni nimet deryasına daldırdı, ne var ki, yine dünyanın en tatlı bağışını
    esirgedi benden. Yıllardır bu derdin ateşiyle yanar dururum'
    Keşiş'in gözleri ışıldadı,
    'Ulu Han'ım' dedi,'ölümden gayri her derdin çaresi vardır. Kulunuz
    hizmetkarınız haddimi aşmış olmak istemem lakin, Mevla'nın takdirine boyun
    eğmekten başka elimizden ne gelir ki! Duvarı nem, yiğidi gam öldürürmüş. Bu
    dert sizi yaka yaka kül eder korkarım.'
    'Doğru söylersin' dedi Hanlar Hanı, 'gel gör ki akıl kalbe söz dinletemiyor.
    Bazen oluyor ne yapacağımı şaşırıyor, yüreğimdeki ağır yükü nasıl
    hafifleteceğimi bilemiyorum.'
    Keşiş, avına iyice yaklaşmış bir avcının dikkat ve iştihasıyla,
    'Yiğitler yiğidi Han'ım' dedi,' 'size akıl vermekten Allah'a sığınırım
    fakat, yüreğinizdeki kederi dağıtacak bir şeyler yapmalısınız'
    'Daha açık konuş' dedi Hükümdar.
    Keşiş, ballandıra ballandıra anlatmaya koyuldu,
    'Öyle bir bağ yaptırın ki Han'ım, ne gözler görmüş, ne kulaklar duymuş ne
    hayallere gelmiş. Güllerin gülüşlerini bir an kesmediği, sümbüllerin asla
    boynunu bükmediği, zümrüt tahtlar üzerine konmuş bülbüllerin nağmelerinin,
    billur suların çağıltısına karıştığı bir bağiçe. Öyle ki, kalbinizdeki
    kasavet uçup yitsin, ruhunuz huzura ersin'
    Keşiş amacına ulaşmıştı.
    Hükümdar buyruk verdi, cennetülfirdevs misali bir bahçe kuruldu.
    Bülbüller en neşeli şarkılarını şakımaya, güller en büyülü tebessümlerini
    takınmaya başladı.
    Görenlerin aklı başından uçuyor, gözleri kamaşıyordu.

    'Keşiş bahçesinde bir güzel gördüm
    Aklımı başımdan aldı neyleyim'


    İnsan, kaderinden yine ancak kaderine kaçabilir.
    Hükümdar da, kendisini bir kara gölge halinde izleyen derdini dağıtmak için
    cennet bahçesine gittiğinde, yüreğindekini de birlikte götürüyor, dışı
    cennet-i ala, içi cehennem-i kübra oluyordu.
    Bir an bile başından uçmuyordu gam kuşu.
    Çiçekler gülümserken Han'ın gönül gözü ağladı; sular çağıldarken, göz
    pınarları durmadı aktı.
    Yüreğindeki ateş bir an bile sönmedi.
    Güller gülümser bülbüller şakırken Han'ın virane gönlünün göğü kararmaya
    devam ediyordu.
    Dertten yana şansı açıktı çünkü.
    Dert yağmuru yüklenmiş bir bulut göğünden eksik olmuyordu.


    son Bölüm

    'Çöz Aslı'm Çöz Göğsün Düğmelerini'


    Kara Cübbeli Keşiş'in bu sözlerini bir herşeyi gören, bilen ve işiten duydu
    bir de omuzlarındaki melekler duydu
    Eve varınca durumu bildirdi, Han Aslı'nın gülmez yüzünü güldürdü
    Düğün hazırlıkları başladı
    Gerdek günü, Aslı hanı kenara çekerek,
    'ey benim canımdan aziz kızım' dedi, 'sana gelinlik armağanı olarak kendi
    elceğizimle sırmadan ipekten şallar fistanlar diktim. Lakin ille de şu al
    fistanı gerdeğe girince giymeni dilerim. Eğer babanı bahtiyar görmek
    istersen bu dileğimi yerine getir'
    Aslı han, babasına sarılarak,
    'benim ceylan yürekli babam' dedi, 'seni kırar mıyım hiç'

    Davullar zurnalar susup el ayak çekildi
    Gelinle damat gerdek odasında halvete girdi
    Dertlerin her türlüsünü görmüş geçirmiş olan Kerem, ay parçası sevgilisinin
    allar giyinmiş olduğunu görerek,
    'benim yarim al giyinmiş al üstüne..' diye başlayan bir güzelleme koştu
    Han Aslı'nın al fistanı boydan boya düğmeliydi
    Tatlı bir utançla,
    'keremim' dedi, 'düğmeleri sen çöz, babamın dileği bu'
    Dertli Kerem,
    'sana el ile değil gül ile dokunmalı' dedi, 'söyle gülüm saz ile mi çözeyim
    söz ile mi'
    Aslı, utanıp sıkılarak,
    'el ile' deyince Dertli Kerem, davrandı, davrandı ya ne görsün
    Düğmeleri çözüyor lakin kendi kendine yeniden düğümleniyor
    Çözdükçe düğmeler yeniden düğümleniyor
    Bir böyle iki böyle üç böyle
    O vakit anladı ki fistan büyülüdür
    'Ocağın kurusun Kara Cübbeli Keşiş' diye ilendi, 'bana bunu da mı
    yapacaktın'
    Sabaha dek uğraştı zavallı Kerem, ama nafile
    Çaresiz boynun büküp aldı sazı eline

    Isfahan'dır bizim asıl ilimiz
    Sunam uçtu viran kaldı yurdumuz
    Ya böyle nice olur halimiz
    Çöz Aslı'm çöz göğsün düğmelerini

    Aşıp geldim nice dağlar belinden
    Neler çektim ben bu aşkın elinden
    Kurtulamam elalemin dilinden
    Çöz Aslı'm çöz göğsün düğmelerini

    Felek bizi ne günlere yetirdi
    Ömrümü günümü yedi bitirdi
    Süre süre bu diyara getirdi
    Çöz Aslı'm çöz göğsün düğmelerini

    Derdimi duyanlar cümle ağladı
    Beyler tuttu kollarımı bağladı
    Yüreğimi firkat odu dağladı
    Çöz Aslı'm çöz göğsün düğmelerini


    Söyledikçe derdi büyüdü, firkati arttı Kerem'in.
    Şafak sökmüş, ağaçlarda kuşlar sabahın şenliğine 'hu hu' diye öter olmuş
    lakin yıllarca izini sürdüğü saadete erişememiş, muradına nail olamamıştı.
    Çözdükçe düğümlendi düğmeler
    Çözdükçe düğümlendi
    Firkatin ateşiyle öyle bir ah öyle bir vah etti ki, ağzından kıpkızıl bir
    ateş fışkırarak herşeyi tutuşturdu.
    Kerem tutuştu, Aslı tutuştu, fistan tutuştu, dağlar taşlar tutuştu, gerdek
    odasından çıkan yangınla yanıp kül oldu varlık
    Kerem'in cayır cayır yandığını gören Aslı Han,
    'ey yedi kat yer ile yedi kat göğü yaratan yüce Allahım!' diye feryat
    etti, 'Kerem'imin koruyla yak beni yak'
    Aslı'nın dileği yükselen alevlere karıştı
    Sırma saçları tel tel tutuşup yandı
    Badem gözleri alev alev yandı
    Ceylan yüreği yandı

    Bir gül koklayamadan kül olan Kerem'in varlığına karıştı.
     
  2. Firkatin ateşiyle öyle bir ah öyle bir vah etti ki, ağzından kıpkızıl bir
    ateş fışkırarak herşeyi tutuşturdu.

    Eskiden ne güzelmiş şimdiye bakalım çok kolay olur olmuşş
    paylaşım için saol...
     
İlginizi Çekebilir