Askerimize neden Mehmetçik denir?

Türk Ordusu bölümünde yer alan bu konu Ömer tarafından paylaşıldı.

  1. Ömer

    Ömer Yönetici

    Türk askerine neden Mehmetçik deniyor?

    Şu isimleri hatırlıyor musunuz? Mohaç, Belgrad, Kosova, Malazgirt, Mercidabık, Çaldıran, Sakarya, Tunus, Hanya, Revan, Otlukbeli vd. Bunlar Türk tarihinin altın harflerle yazılmış şeref sayfalarından yalnızca birkaçı.

    Ortak yönleri ağustos ayında gerçekleşmiş olmaları. O halde ağustosa Türk’ün zafer mevsimi demek hatalı değil.

    Peki Mehmetçik denildiğinde kimi hatırlarsınız?

    Bu zaferleri kazanan kılıç ve gaza erlerini, yani atalarımızı, yani sınırlarımızı koruyan, Türk varlığının teminatı vatan evlatlarını, istikbale uzanan Türk gençliğini değil mi? Hani Cahit Sıtkı’nın deyişiyle;

    Sen ben uyurken biri var uyumaz
    Bir tıkırtı olsa derhal doğrulur
    Nöbette talimde ayakta kış, yaz
    Memleket namusu ondan sorulur

    mısralarının kahramanlarını değil mi?

    Mehmetçik, “Küçük Muhammed’ler” demek. Ruhunda Âlemlerin Efendisi’nden tevarüs eden imanın, şecaatin, İslâm idealinin yaşadığı gençliğin adıdır Mehmetçik... Îlâ–yı Kelimetullah (Yeryüzünde Allah adını yaymak) için var olmuş ve bu uğurda serdengeçtiliği benimsemiş erlerin adı.

    Türk askerine Mehmetçik adının verilmesi, bu bakımdan çok manidardır ve hiçbir İslâm ülkesinde böyle bir özveri görülmemiştir. İslâm’ın sancaktarlığını yapmak bakımından bu isim bile, Türk askerinin kimliğini ve kişiliğini ortaya koymaya yeter.

    İmdi, ağustos ile Mehmetçik, iki tılsımlı kelime gibi birbirleri için var olmuşlar. Bunları biraraya getiren ortak şifre ise zafer’dir. Bu tılsımlı şifredir ki asırlar ve asırlar boyu bir kızılelmaya dönüşüp Mehmetçiğin başına taç olmuştur. Ahmet Kutsi’nin (Tecer) şu iki mısraı bu tılsım sayesinde değer kazanıp Türk ruhunda mâkes bulur:

    Sen Mehmetçik, söyle büyük kahraman

    Sana zafer kadar yakışan ne var?

    * * *

    Yayla ile kışla, birbirlerinin zıt anlamlısı iki kelimedir. Yayla; genellikle yazın, havası iyi ve serin olduğu için tercih edilen arazi parçası iken, kışla; kışı geçirmeye elverişli mekanlar için kullanılır. Ancak eskiden halk bu iki kelimeye askerlikle ilgili mânâlar yüklemiş ve kışla, askerlerin toplu olarak barındıkları mekanları, yani askeri garnizonları ifade ederken, yayla bir eğlence ve asude hayat mekanı olarak anlaşılmıştır. Yani birisi rezm’in (savaşın) diğeri bezm’in (meclisin) mekanı. Ordu–millet olan Türkler’in hayatı işte bu iki konak arasında, yani yayla ile kışla arasında; iki hal ve davranış biçimi içinde, bezm ve rezm arasında geçer. Bezmde eğlenilir, iş yapılır, sohbet edilir, maddi ve manevi zevkler tadılır; rezmde savaşılır, Allah adına gazalar edilir. Yani birisi şahsî; diğeri millî bir tavır. Birinde kendisi ve çevresi için var olmak, diğerinde vatan için yok olmak vardır. Bu bakımdan Türk düşmanlığı ile maruf şair Byron bile bu gerçeği itiraf ederek “Kılıcı maharetle kullanan Türk eli, insanların yarasını sarmakta da ustadır” der.

    * * *

    Türk askeri vatan için yok olur mu? Şehid olmuş ise hayır! Onlar İslâm idealinin mukaddes kurbanları olarak öte alemde daimi nimetler içinde hayatlarına devam ederler. Zira ki şehidlerin ölmeyeceklerine dair Peygamber müjdesi önlerinde durmaktadır.

    Kurban olmaya gelince: Anadolu’dan asker ocağına gönderilen delikanlılardan bazıları hâlâ elleri kınalanmış olarak gelirler. Türk annesi, oğlunun elini kınalayarak onu vatana kurban ettiğini ifade eder ve delikanlıyı bu bilinçle kışlasına gönderir. Tıpkı kurbanlık koçların kınalanması, gelinlik kızlara kına yakılması (zira onlar da kocalarına kurban verilmektedirler) gibi.

    * * *

    Her Türk erkeğinin hatıraları arasında askerlikle ilgili olanlar ayrı bir yer tutar şüphesiz. Asker arkadaşlığı, bazen kan kardeşliğinden de öte bir mânâ taşır. 20 yaşın tozpembe dünyasında hasretin, hüznün, sevdanın, ana kucağından asker ocağına çıkışın, olgunlaşma yolunda atılan adımın ve kısaca adam olmanın ilk ciddi imtihanını veren bir gencin, vatan sevgisi ve millet şuurunu özümlerken yaşadıkları elbette kolay kolay unutulur şeyler olmayacaktır. Dünyanın hiçbir ordusunda Türk Mehmetçiği’nden daha temiz yürekli, daha sağlam yapılı ve daha özverili bir askere rastlanmamıştır. Türk milletinin toprak bütünlüğünü muhafaza ve istiklali müdafaa bahsinde ondan daha şecaatli bir genç bulunamaz. Bayrağın dalgalandığı, ezanın okunduğu her karış vatan toprağında onların vatana has aşk ve sevdaları vardır. Şahsi hasretleri ise bu duygularına birer renk katan tablolar olarak her zaman zihinlerde bir yer bulur. Tıpkı Bekir Sıtkı Erdoğan üstadın Kışlada Bahar şiirinde olduğu gibi, “İbibikler öter ötmez, sütler kaymak tutar tutmaz, sanki duman tüter tütmez, tüfekleri çatar çatmaz, daha güneş batar batmaz, vatan borcu biter bitmez” orda olacağına dair, sevgilisine verdiği söz gibi.

    Konuyu bağlayalım: Ağustos ayı hem tarihteki büyük zaferlerimizin yıldönümlerini, hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin bayramı olarak zaferi temsilen her yıl çeşitli askerî törenler, fener alayları, geçit resimleri vs. ile kutlanır. Bu bayramın tadı, Türk askerinin sert adımlarla ve yerleri titretircesine rap rap yürüyüşlerini seyretmekle çıkar. Eğer onları sayrederken göğsümüz kabarmıyorsa yeniden silkinip kendimize gelmenin zamanıdır.

    Bu ağustos ayında, Türk milleti kadar eski olan Türk ordusunda şehid düşmüşler için birer Fatiha okuyalım ve Ayhan İnal’ın aşağıdaki mısralarıyla onları bir kez daha selamlayalım:

    Kefenler gelinliğin
    Duvaklar sana doğru
    Gökler yıldızlar senin
    Şafaklar sana doğru Dallar senden yanadır
    Yapraklar sana doğru
    Fatihalar sanadır
    Adaklar sana doğru
    Gözler türbene çevrik
    Dudaklar sana doğru
    Başlar önünde eğik
    Bayraklar sana doğru

     
  2. Ömer

    Ömer Yönetici

    Asakir-i Mansure-i Muhammediye (Türkçe: Muhammed'in zafer kazanan askerleri), yeniçeri ocağının Vaka-i Hayriye ile kaldırılmasından sonra Sultan II. Mahmut tarafından 1826 yılında kurulmuş yeni ordunun adıdır.

    Dindarların tepkisini azaltmak için Muhammediyye ismi eklendi. Asakir-i Mansure-i Muhammediye'nin başına ilk olarak 'serasker' unvanıyla eski yeniçeri ağalarından Ağa Hüseyin Paşa getirildi.

    Asakir-i Mansure-i Muhammediye 'tertip' adı verilen sekiz birlikten meydana gelirdi. Her tertibin başında 'binbaşı' adında bir komutan bulunurdu. Bu binbaşılar 'başbinbaşı'ya bağlıydı. Her tertip 16 'saf'tı. Her saf bir yüzbaşının komutasındaydı. Her yüzbaşının iki 'mülazim' yardımcısı vardı. Her tertipte bir top bulunurdu.

    Toplara 'topçubaşı' denilen bir subay komuta ederdi. 16 saftan oluşan tertipler sekiz sağ ve sekiz sol olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Bunlara 'sağ kolağaları' ve 'sol kolağaları' atanmıştı. İki yıl sonra bu örgüt yeniden düzenlenerek 'tertip'lere 'alay' ve komutanlarına 'miralay' dendi. 'Saf' terimi 'bölük' olarak değiştirildi. Her alay, binbaşı komutasındaki üç taburdan meydana getirilmişti.

    Sol ve sağ kolağası adını alan iki subay, bir kâtip, bir sancaktar, her bölüğe 'yüzbaşı' ve 'mülazim'lerden ayrı olarak bir 'başçavuş' ve bir 'bölük emini' atanmıştır. Her alayda 'miralay' yardımcısı bir 'kaymakam' bulunurdu. İki alay bir 'mirliva'nın ve üç alay bir 'ferik'in komutası altındaydı. Miralayın üstü subaylara 'paşa' denirdi. Asakir-i Mansure-i Muhammediye'nin en büyük komutanı 'müşir'di.